İnsana En Yakın Şey

Yasemin Çakır

Gece, şehrin üstüne çökerken ışıklar birer birer yanıyordu ama onun içindeki karanlık çoktan yerleşmişti. Camın önünde duruyordu. Aşağıda koşuşturan, gülen, telefonla konuşan insanlar vardı. Hepsi birbirine benziyordu. Hepsi gerçekti.

O değildi.

Bunu ilk fark ettiğinde bir şey hissetmemişti. Ne korku ne de şaşkınlık. Sadece eksiklik. Sanki herkesin içinde taşıdığı görünmez bir ağırlık vardı da onunki unutulmuştu. Günler geçtikçe bu eksiklik bir boşluğa, boşluk da bir şüpheye dönüştü.

Sonra onunla tanıştı. Ahmet. İş yerindeki tek “gerçek” insandı. Ya da en azından öyle görünüyordu. Gözlerinin içine baktığında diğerlerinde olmayan bir tereddüt görüyordu. İnsanlar tereddüt ederdi. İnsanlar çelişirdi. İnsanlar kendinden emin olmazdı. O da öyleydi. Bu yüzden ona yaklaştı. Önce kahve molalarında, sonra uzun akşam mesailerinde… Konuşmalar uzadı, sessizlikler Ahmet için daha az rahatsız edici hâle geldi. Ahmet dünyayı anlattı ona, sevmenin ne demek olduğunu, korkunun insanı nasıl diri tuttuğunu, birine bağlanmanın nasıl aynı anda hem güç hem zayıflık olduğunu… O ise sadece dinledi. Öğrendi. Taklit etti. Bir noktada, gerçekten hissetmeye başladı. En azından öyle sandı. Ama bu gece, onun söyledikleri her şeyi değiştirdi: “Sen… tam olarak nesin?”

İlk defa gerçekten korktu. Çünkü Ahmet haklıydı. Ve haklı insanlar tehlikeliydi. Şimdi elindeki taşı parmaklarının arasında çevirirken, aşağıdaki kalabalığa değil camdaki kendi yansımasına bakıyordu. Bu işi bitirmesi gerekiyordu. Bu ilk öldürdüğü insan olmayacaktı. Bazı gerçekler yaşamak için fazla keskindi. Ve insanlar… onların varlığını bilmemeliydi.

İlk başta sadece aynı masayı paylaşıyorlardı. Aynı ekranda farklı şeylere bakıyor, aynı saatlerde yoruluyor, aynı saatlerde susuyorlardı. Konuşmak için özel bir çabaları yoktu. Zaten gerek de yoktu. Sessizlik çoğu insan için rahatsız ediciydi ama onun için değildi. Sessizlikten rahatsız olmazdı. Ama Ahmet olurdu. İlk konuşmayı başlatan da o oldu. “Bu kadar sessiz kalmayı nasıl başarıyorsun?” diye sordu bir gün. Cevap vermesi biraz uzun sürmüştü. Çünkü doğru cevabı bilmiyordu. Ya da doğru olanın hangisi olduğunu. “Düşünmüyorum,” demişti sonunda. Ahmet sadece gülmüştü. Gerçek bir gülüşle. “İmkânsız,” dedi. “İnsan dediğin sürekli düşünür.”

İnsan.

Kelime bir an havada asılı kalmıştı. Üzerine alınmamıştı. Alamamıştı. Sonra konuşmalar artmıştı. Kahve makinesinin başında başlayan cümleler, akşam karanlığı çökerken bile bitmemeye başlamıştı. Sürekli bir şeyler anlatıyordu Ahmet. Küçük şeyleri, büyük şeyler gibi. Büyük şeyleri ise sanki taşınması kolaymış gibi. Bir keresinde çocukken kaybolduğunu anlatmıştı. Kalabalık bir pazarda annesini kaybetmiş, saatlerce ağlamıştı. “En korktuğum şey yalnız kalmak,” demişti sonra. Bunu söylerken gözlerini kaçırmıştı. Anlamaya çalıştı. Yalnızlık onun için bir durum değildi. Bir varsayılandı. Şimdi bedeninin bir eşi olsa da bu hep öyleydi. Ama Ahmet için öyle değildi. Bu yüzden o cümleyi aklında tuttu. Sonraki günlerde küçük şeyleri taklit etmeye başladı. Gülüşleri, duraksamaları, göz kaçırmaları... Özellikle göz kaçırmayı. Çünkü Ahmet en çok o anlarda insana benziyordu. Bir akşam, ofiste herkes gittikten sonra birlikte kalmışlardı. Işıklar yarı kapalıydı, şehir camlara yansıyordu. Ahmet dinlediği “bu dünyada yalnız değiliz” podcastlerini anlatıyordu yine ama bu sefer sesi daha yavaştı. “Biliyor musun,” demişti, “bazı insanlar ilk başta tuhaf geliyorlar. Sanki eksik bir şey var gibi. Ama sonra… sonra alışıyorsun. Hatta o eksiklik hoşuna gitmeye başlıyor.” Duraksadı. Kendinden bahsettiğini anladı. “Eksik olan ne?” diye sormuştu. Ahmet omuz silkerek cevap vermişti. “Bilmiyorum. Ama herkesin içinde bir karmaşa var ya… Sende yok gibi.”

Bu bir tespitti. Ve tespitler tehlikeli olurdu. İlk kez içindeki boşluk şekil değiştirir gibi oldu. Bir eksiklik olmaktan çıkıp saklanması gereken bir şeye dönüştü. Ama yine de gitmedi. Çünkü Ahmet konuşmaya devam ediyordu. Ve o dinlemeyi bırakmak istemiyordu.

O gece de ofiste sadece ikisi kalmıştı. Saat ilerledikçe bina sessizleşmiş, sesler katların arasında kaybolmuştu. Klavyelerin tıkırtısı bile bir süre sonra durmuştu. Işıklar yarıya düşürülmüş, her şey olduğundan daha solgun görünmeye başlamıştı. Ahmet hâlâ çalışıyor gibi yapıyordu. Ama hiçbir şey yapmıyordu. Bunu fark edebiliyordu. Çünkü artık küçük şeyleri ayırt etmeyi öğrenmişti. Nefes alışların ritmi, parmakların kararsızlığı, gözlerin ekranda değil başka bir yerde gezinişi…

Ahmet bekliyordu.

“Bugün garipsin,” dedi sonunda. Sesinde alışıldık o rahat ton yoktu. Daha düz, daha dikkatliydi. Cevap vermedi. “Biliyor musun,” diye devam etti Ahmet, sandalyesini ona doğru çevirerek, “ilk tanıştığımız günü hatırlıyorum. Seninle ilgili bir şey… oturmamıştı.”

Sessizlik.

“Sonra alıştım,” dedi Ahmet. “Hatta sevdim. Çünkü herkes fazla… dağınıktı ama sen değildin.” Başını hafifçe eğdi. Bu cümleleri daha önce de duymuştu. Ama bu sefer tonu farklıydı. Bu bir kabul değildi. Ahmet ayağa kalktı. Yavaşça. Aralarındaki mesafeyi kapatmadı ama artık uzakta da değildi. “Elini uzatır mısın?” dedi. Bu yeni bir şeydi. Bir an durdu. Ama sonra öğrendiği gibi yaptı, kaçmanın anlamı yoktu. Elini uzattı.

Ahmet, bileğini tuttu. Nabzını aradı. Bunu da dinlediği komplo teorilerinde öğrendiğini düşündü. Nabız bulamadığına her şey gerçekten susmuştu. Ahmet’in yüzündeki ifade değişmedi önce. Sadece birkaç saniye fazla sürdü teması. Parmaklarını hafifçe bastırdı, sonra bıraktı. “Tamam,” dedi çok sakin bir şekilde. Sakinliğine şaşırdı. Ama sakinliği gerçek değildi. Geri çekildi. Bir adım. Sonra bir adım daha. “Sen…” diye başladı, sonra durdu. Doğru kelimeyi arıyordu. “Sen insan değilsin.” Bu bir suçlama değildi. Bu bir tespitti. Ve tespitler… tehlikeliydi.

Ahmet bunu bir günde fark etmemişti. Önce küçük şeylerle başlamıştı şüphesi. Mesela üşümüyordu. Ofiste herkes klimadan şikâyet ederken o ses etmiyordu. Ne omuzlarını kasıyor ne de ellerini ovuşturuyordu. Neyse ki Ahmet bunu ilk fark ettiğinde önemsememişti. Sonra taklit etmeyi öğrenmişti. Bir de yemekler vardı tabii. Birlikte dışarı çıktıklarında hep aynı şeyi söylerdi: “Fark etmez.” İnsanlar için her şey fark ederdi. Ama ona fark etmezdi. Ahmet bunu o gün geçiştirmişti ama bence asıl kırılma başkaydı. Yağmurlu bir akşam ofiste yine birlikte kalmışlardı. Konu bir şekilde ilişkilerden açılmıştı. “Hiç âşık oldun mu?” diye sormuştu Ahmet. Evli olduğunu biliyordu. Soruya hazır değildi ama artık cevap vermeyi öğrenmişti. “Evet,” dedi. Bu doğruydu. En azından… öyle hissettirmişti. Ahmet gözlerini kısmıştı. “Nasıl yani?” O an, zihninde eşinin yüzü belirmişti. Evde onu bekleyen… kapıyı açtığında gözleri gerçekten parlayan… dokunduğunda kalp atışının hızlandığını sandığı kişi. Onun yanında o eksiklik hissi azalıyordu. “Onunlayken…” diye başladı cümleye, “daha az boşluk var.” Ahmet bir süre hiçbir şey söylememişti. İşte o zaman ilk çatlak oluşmuştu.

Günler sonra Ahmet tekrar sormuştu. Aynı şeyi, farklı bir şekilde. “Onu kaybetmekten korkuyor musun?” Bu sefer hızlı cevap vermişti. “Evet.” Bu da doğruydu. Çünkü onunla vakit geçirdikçe yanında neredeyse “birine” dönüşüyordu. Ahmet başını sallamıştı. Ama yüzünde beliren şey anlayış değildi. Şüpheydi. Sonrası daha kolay gelmişti. Sorular değişti, bakışlar uzadı. Sessizlikler ağırlaştı. Ahmet artık sadece dinlemiyordu, inceliyordu. Ve bu gece nabzını bulamadığında aslında sadece emin olmuştu. Kaçınılmaz olanı başlatan bu olmuştu.

Cümlesi havada kalmıştı. Ama bu sefer başka bir şey daha vardı. Ahmet’in sesi titremedi. “Bunu saklayamazsın,” dedi. “Böyle bir şey… gizli kalamaz.” Haklıydı. Gerçekler paylaşılmalıydı. Ama bazı gerçekler paylaşıldığında her şeyi yok ederdi. Eşinin yüzü tekrar zihninde belirdi. Kapıyı açtığında gülümsemesi, adını söylediğinde sesindeki o sıcaklık. Yanında durduğunda neredeyse gerçek hissettiren o şey. Eğer bu ortaya çıkarsa o da giderdi. O his de. O ihtimal de.

Ahmet hâlâ konuşuyordu. Orada, camın kenarında, küçük bir taş duruyordu. Birinin masasına ağırlık olsun diye bıraktığı sıradan bir taş. O görmeden ellerine aldı. “Bunu birlikte çözebiliriz, sadece—” Ahmet bir an durdu. İlk kez. Bir şey fark etti. “Sen… korkuyor musun?” Bu soruydu. Cevap buydu. Ve bu, en insani şeydi. İlk kez tereddüt ettiğini hissetti. Sonra taşı biraz daha sıktı. Korku birini insana en çok yaklaştıran şeydi. Ve onu kaybetmek istemedi. Taşı havaya kaldırdı. Bu ne ilkti de son olacaktı.