“Yıldızlararası filmini izledin mi?” diye sordum. İzlediğini söyledi. Hatta okullarda ders niyetine izletilmiş bir film olduğunu. “Bizim zamanımızda öyle değildi, onca şeye rağmen hâlâ soğuk savaş zamanlarının müfredatını okuturlardı.” diye söylendim. Sonra çocukla vedalaşıp evin yolunu tuttum. Yeni genli bir çocukla konuşmak bana farklı hissettirir sanmıştım ama değişen bir şey yoktu. Bu yeni gen işini bilim insanları ustaca düzenlemişti demekki.
Yürürken yol kenarındaki menekşeye baktım. Sonra gri rengindeki iğrençliği midemi bulandırdı. Ansiklopedilerden okuyup öğrendiğime göre önceleri yani eski zamanlarda mor renkli menekşelerin olduğunu ve harika koktuklarını hatırladım. İnsanoğlu ne kadar da aptaldı.
Her şey küçük bir pastayla başlamıştı. O zamanlar Dünya’nın lideri olan ama şimdi topraklarında yeller esen iki devlet uzun zamandır birbirleriyle basın açıklamaları yoluyla atıştıktan sonra nihayet bir araya gelmişler. Sonra misafir olarak gelen devlet başkanı pastanın üstündeki çilekli sosun akışkanlığının ve her dilimde pastanın içine doğru süzülmesinin bir işaret olduğunu, bu işaretin de kan akıtmak olduğunu düşünmüş ve kendi devletine döner dönmez savaş ilan etmiş.
Şimdilerde dünyamız için oldukça vasat olan bombalarla bir süre birbirlerini bombalamışlar ardından başka devletlerin savaşa müdahalesiyle iş kızışmış. Uzun yıllar asla dinmeyen bir savaşa girmişler. Fakat aklımın hâlâ almadığı şey soğuk savaş döneminde yaşayan insanların ne kadar zalim olduğu. Savaşıyor olmalarını anlıyordum fakat savaştayken sivil halkı bombalarla ve silahlarla imha etmelerini anlayamıyordum.
Sonraları savaştan yorgun düşen halk ve devletler barış yapmak istemişler ve barış için savaşı başlatan iki devlet arasında bir davet düzenlenmiş. Bu davet için hazırlanan pastanın çilek soslu olmamasına özen gösterilmiş. Fakat demiştim ya insanoğlu ne kadar aptal diye. Bu sefer de yeşil ve üstünde çiçekler olan bir pasta yapılmış ve misafir gelen devlet başkanı “Sizin ülkenizi çok bombaladık artık çimen, çiçek kalmamıştır.” mesajı almış. Bunun üzerine ülkesinde döndüğünde iki atom bombasıyla ülkenin yarısını yok etmiş.
Dur durak bilmeyen insanoğlu aptallığı her geçen gün artarak daha fazla insan katletmiş. Bir grup insan da sokaklarda terör eylemlerine başlamış. Kendilerine Newnazi diyen grup atom bombalarının atıldığı üssü ele geçirmiş. Küçük ve kendilerine her şeyin beşbin yıl önceden vadedildiğini savunan devleti anında yok etmiş. Gerçi bu nefretin öncesi olduğunu da okumuştum. Şimdilerde kendine yıllar öncesinden vadedilen şeyler olduğu iddasında bulunan kimse yok. Hem o ırkı yok etmiş olmalarından hem de yaşadığımız dönemin yıllar öncesinin 3. ve 4. Dünya Savaşı’na çıkıyor olmasından. Şimdiki insanoğlu daha az aptal ve o karanlık dönemlerden bir şeyler almak istemiyorlar.
Uzun süren savaşların ardından dünya nüfusunun yüzde yetmiş beşten fazlası yok olunca insanlar bir araya gelerek devlet ve millet algılarını yıkmışlar, barış sağlamışlar. Sonra uzun yıllar sığınaklarda kendilerini donduran bilim insanları uyanmış ve Yeni Dünya’yı tasarlamaya başlamışlar.
Ve işte buradayız. Artık dünyanın yüzde sekseninde insan yaşamıyor. Devletin başındaki sağlıkçılar önce herkes çocuk yapsın dedi. Sonra baktı bu şekilde hızlı çoğalamayacağız bebek merkezleri kurdu. Yapay hücreler tasarladılar ve dış ortamda bir bebeğin oluşmasını sağladılar. Hücrelere ekledikleri genler kusursuz özelliklere sahip olduğundan son aptal insanoğlunun kendi dönemim olduğunu söyleyebilirim.
Sonra yeni gen ile tasarladıkları bebeklerin yanında insanoğlu kendisi de doğum yapıyor hemen buna bir son verdi. Çünkü aptal bir insanoğlu ihtimali herkesi korkutuyordu. Bebek merkezlerine sıkı kontrollerle götürüldük ve çocuk sahibi olmamızı engelleyecek sıvılara mazur bırakıldık. Ve şimdi buradayız, bu gri ve metal dünya yığının altında ölmeyi bekleyen bir avuç aptal insanız. Bizden sonraki yeni gen dünyayı güzelleştirir mi acaba ve eski kitaplardan, ansiklopedilerden okuduğuma göre önceleri yemyeşil olan dünyamızı geri getirirler mi acaba diye düşünmeden edemiyorum. Fakat içimde bir korku var. Belki de insanoğlunun çok zeki olması da bir tür aptallıktır. Duyguları bir kenara atmak ve yalnızca beyinle yaşamak insandan birçok şeyi çalarsa diye korkmadan edemiyorum.
En önemli şeyi anlatmayı unuttum, âşık olduğumu. Benim gibi son aptal nesilden olan bir kadına aşık oldum. Geçmişte yaşananları okumaya tahammül eden sayılı insanlardan olduğu için kütüphanede karşılaşmıştık. Daha doğrusu çarpışmıştık. Binlerce yıllar geçse de bu klişeden vazgeçemiyorduk demekki. Sonra tanıştık ve ben her geçen gün daha çok kapıldım.Eski dönemden ırkının Almanlara dayandığını söyledi. Almanlar hakkında çok okumalar yapmıştım bu yüzden başta Alman olmasından korktum. Sonuçta ataları sabun yapmakta ustaydı.
Sonraları tabularımı yıktım ve evlenmeye karar verdik. Eğlenceli bir düğün yaptık ve evimize taşındık. O zamanlar gençtik ve dünya her ne kadar sıkıcı olsa da bize eğlenceli gelirdi. Beraber dünyanın yaşanabilir yerlerine ziyaretlere gider, yeni yerler görürdük. Sonra her şey monotonlaşınca ev sessizleşir hale geldi. Belki bir çocuğumuz olabilseydi evimize neşe katardı. bir süre buna üzüldük ve birbirimizi mutlu etmek için yollar aradık. Fakat olmuyordu, ev asla gözümüze güzel görünmüyor yalnızlaştıkça yalnızlaşıyorduk.
Sonra sağlıkçılardan oluşan devlet büyükleri bir yasa çıkardı ve insanların yalnızlığını önlemek için bebek sahiplenme uygulamaları hazırladı. Bu uygulamaya göre beğendiğimiz özellikleri girip bebek hakkında detay veriyorduk ve evime geliyordu. Ön şartları vardı tabiki. Bu da evli olmaktı. Neyseki şartlar bizi çok zorlamamıştı. Uygulamaları telefonumuza indirdik ve heyecanla nasıl bir bebek istediğimizi düşünmeye başladık. Uzunca düşünüp istişare ettikten sonra Alman olsun istedim. Eşimin sarı saçları mavi gözleri beni benden alırdı her zaman. Çocuğumuzun eşime benzemesini çok isterdim. Eşim de bu fikrime mutlu oldu ve uygulamadan özellikleri seçmeye başladım. Almanların sarı saçı, sarı gözü, uzun boyu ne varsa seçtim. Fakat biraz gudubet insanlardı. Ben güler yüz ve sempati ekledim. Zekasal anlamda ekleme yapamıyorduk çünkü zaten çok zeki olacaktı. Özellikleri tamamlayıp oluştur butonuna basarken telefon yanlışlıkla elimden kaydı ve yere düştü. Telefonu elime aldığımda “Siparişiniz hazırlanıyor” yazısıyla bakıştım. Sipariş detaylarına girince “Karışık oluştur” butonuna basılmış olduğunu gördüm. Yanlışlıkla evimize rastgele bir bebeğin gelmesini kabul etmiştim. Evi dört döndüm ve kendimi eşime nasıl açıklayacağımı düşündüm. Siparişi iptal edebiliyor muyum diye uygulamayı didik didik aradım fakat iş işten geçmişti. Eşime her şeyi anlatıp gelecek olan bebeği kara kara beklemeye başladık.
Bir ay sonra pencereden kasvetli dünyayı seyrederek çayımı içerken bir leylek ağzında bohçayla kapıma kadar geldi. Bohçayı dikkatlice bırakıp gri gökyüzünde süzülerek geri döndü. Bebeğin geldiğini anlayıp heyecanla kapıyı açtım ve bebeği içeri aldım. Merakla yüzünü açtım ve tüm sarı genlerin aksine kahverengi gözlü ve kahverengi saçlı kumral bir bebekle bakıştım. Bebek heyecanla sesler çıkarıyor ve kollarını sallıyordu. Bohçanın üstünde bir kart vardı. Üstündeki yazıda “Tebrikler, karışık oluştur butonuyla hazırladığımız Türk kanı taşıyan bebeğinizi sağlıkla ve barışla büyütmenizi dileriz.”
“Eyvah!” dedim. Türk olma ihtimalini hiç düşünmediğimi fark ettim. Oysa okuduğum kitaplarda Türklerin ne kadar çılgın olduğu yazardı hep. “Başa gelen çekilir.” deyiverdim çaresizce. “Bize kök söktüreceği kesin. Ne de olsa ataları gemileri karadan yürütmüş bir bebek!”