Bir Yüze Geç Kalmak

Dilber Yeliz Yılmaz

Koridorun sonu o akşam Volkan’a olduğundan daha uzun görünüyordu. Sanki hastanenin beyaz duvarları, içlerinde sakladıkları bütün kötü haberleri uzatıp çoğaltmak için özellikle parlatılmıştı. Floresanların ince vızıltısı tavandan değil de doğrudan kafatasının içinden geliyormuş gibi zonkluyor, ağır dezenfektan kokusu boğazına görünmez bir bez parçası tıkıyordu.

Yoğun bakım kapısının önünde doktorun biraz önce kurduğu cümle hâlâ tamamlanmamıştı zihninde:

“İlk yirmi dört saat çok kritik…”

Gerisi yoktu. Gerisini ne sormaya cesaret etmişti ne de duymaya.

Hemşire, kundaktaki bebeği ona uzattığında Volkan iki kolunu da olması gerektiği gibi açtı ama içinden hiçbir şey o harekete yetişmedi. Ne sevinç, ne şaşkınlık, ne de baba denilen o ilk büyük ürperti. Sadece görev duygusuyla, sanki kırılacak bir emaneti teslim alıyormuş gibi tuttu çocuğu. Başını eğip yüzüne bakması gerektiğini biliyordu; insanın hayatında bir kere yaşayacağı o ânı kaçırmaması gerektiğini de. Ama bakamadı. Bebeğin yüzü yerine kundağın kenarındaki sarı dikişi gördü, sol bileğine takılmış plastik bantın cılız şakırtısını duydu, bir de ağırlığını hissetti. O kadar.

Evrakları aceleyle imzaladı, hemşirenin söylediklerini yarım yarım işitti. Asansöre binerken kucağındaki küçücük bedene değil kapanmadan hemen önce görünen yoğun bakım kapısına baktı. Hastaneden çıktığında hava daha da soğumuştu. Volkan, çocuğu ilk kez değil de sanki bir başkasından ödünç alınmış, vakti gelince geri verilecek bir şeyi taşır gibi tuttuğunu fark etti. Sonra bunu düşünmekten utanıp başını önüne eğdi.

Eve geldiğinde sessizlik, hastanedeki uğultudan daha korkutucu çıktı. Peteklerden gelen kuru ısı odanın içine bir rahatlık değil kullanılmamış bir bekleyiş yayıyordu. Sanki ev de kimin eksik olduğunu biliyor, ama adını koyamıyordu. Koymak istemiyordu

Volkan montunu çıkarmadan koltuğun kenarına oturdu, kundaktaki bebeği dizlerinin üzerine biraz daha dikkatle yerleştirdi. Bebek önce hafifçe kıpırdandı. Sonra ince, kesik bir ağlayış bıraktı havaya. Bu sesin kendi çocuğunun sesi olup olmadığını Volkan nereden bilebilirdi? Daha o noktaya bile varamamış olduğunu o anda anladı. Hastanede doktor doğumdan hemen sonra, dalgınlığın ve koşuşturmanın arasında bir şey söylemişti:

“Sol omzunda küçük bir ben var, annesine çekmiş.” demişti galiba.

Ya da o, öyle hatırlamak istiyordu.

Kundak yavaşça gevşedi. Volkan’ın parmakları, bezin katlarını çözerken titremiyordu;. Titremekten daha ağır bir şey vardı üstünde, insanın kendi içinden geri çekilmesi gibi bir hissizlik. Bebeğin minicik omzuna baktı ve eğildi. Cildi pürüzsüzdü ve mis gibi kokuyordu. Bir daha baktı.

İçinden kendine kızdı ve söylendi:

“Yorgunsun işte Volkan. Bir cümleyi yanlış hatırlıyorsun. Saatlerdir ayaktasın. Eşin ölümle yaşam arasında yatarken sen burada ben arıyorsun.”

Tam kundak yeniden kaymasın diye kenarını düzeltirken plastik bileklik gözüne ilişti. Üzerindeki ismi önce okuyamadı. Işığa yaklaştırdı. Tekrar baktı. Orada eşinin adı yazmıyordu. Başka bir kadın adı duruyordu ince siyah harflerle; yabancı, soğuk ve kesin. Volkan, bir insanın felaketi bazen bağırarak değil de küçücük bir yazı olarak öğrenebileceğini gördü.

Telefon çaldığında zaten anlamıştı ama yine de açtı; çünkü insan bazen hakikati tek başına taşıyamayıp dışarıdan da duymak ister. Hastaneden aradığını söyleyen bir kadın telaşla:

“Beyefendi, bir karışıklık olmuş. Çok üzgünüz, özür dileriz. Hemen buraya dönmeniz gerekiyor.”

Volkan ise yalnızca kucağındaki bebeğin yüzüne bakıyordu. İlk kez gerçekten bakıyordu. Bu çocuğun kendisine ait olmadığını artık biliyordu ama onu asıl sersemleten şey bu değildi. Sersemleten, kendi öz çocuğuna da henüz hiç böyle bakmamış olduğunu fark etmesiydi. Korkusunu sevginin önüne koymuş. Eşinin kapalı gözlerini düşünmekten yeni doğan gözlere hiç yaklaşamamış; babalığı daha başında el yordamıyla, eksik, ürkek, yarım tutmuştu.

Yanlış olan yalnızca hastanenin bandı, hemşirenin telaşı, evrakların karışması değildi; yanlış olan, onun da en kıymetli şeye tam vaktinde bakamamış olmasıydı.

Telefon hâlâ kulağındaydı, karşı taraf bir şeyler söylemeyi sürdürüyordu. Volkan ayağa kalktı. Kundaktaki bebeği bu kez daha dikkatli, daha insanca, düşmesin diye değil ürkmesin diye kavradı. Kapıya yönelirken içinden geçen tek cümle şuydu:

“Bir adam, bazen çocuğunu yanlış aldığı için değil zamanında yüzüne bakamadığı için kaybeder.”

Yanlış bazen bir yazıda başlar; asıl acı, bakışın geciktiği yerde yaşar.