Özel Genesis Hastanesi’nin 302 numaralı odasında; Müzeyyen ikizlerden birini –gerçek olanı, minik pembe olanı– bağrına basmış uyurken, Hayri koridorda deli gibi diğer bebeği arıyordu. Aslında çok da bulmak istemiyordu; çünkü bulursa iki kat masraf olacaktı. Sedye sesleri, “Altın takmaya geldik!” diye bağıran halalar, kafeteryadan gelen bayat poğaça kokusu… Tam bir doğum günü curcunası.
“İkinci nerede? Benim oğlum nerede?” diye söylenirken, açık bir kapının önünde tekerlekli yatağın üstündeki koca kundağı gördü. “Hah, işte sen buradasın kerata. Babana masraf olmaya mı geldin?” Kundağı kaptı, odaya daldı.
Eve döndüklerinde üç saat geçmişti. Müzeyyen yatağında oturmuş Caner’i emziriyor, diğer beşikteki “bebek” ise… Farklıydı. Çok farklı. Çok çok farklı.
“Hayri,” dedi Müzeyyen sesi titreyerek, “bu beşik niye bu kadar ağır? Sallayamıyorum.”
Hayri mutfakta biberonu ısıtırken –aslında kettle’a bakıp “ne zaman bitecek bu iş” diye mırıldanıyordu– seslendi: “Kemikleri iri hanım, babasına çekmiş. Ben doğduğumda altı buçuk kiloymuşum, annem kundak yerine çarşaf sarmış.”
“Hayri ya, mesele kilo değil. Sanki bu çocuk horluyor. Ama bebek horlaması değil… Gece vardiyasından dönmüş kamyoncu gibi.”
Hayri odaya girdi; elinde biberon –içine yanlışlıkla tarçın dökmüştü– beşiğe eğildi. “Uykusu ağır işte. Zeki bebekler horlar diyorlar, beyinleri fazla çalışıyor. Hem benim babam da horluyor biliyorsun gülüm.”
Müzeyyen kundağın kenarını araladı. “Alnında kırışık var Hayri. Kulağının arkasında da kalem mi taşıyor bu? Hayri!”
Hayri gözlüğünü düzeltti. “Kalem tutucu o. Bebek aksesuarı. Sen bir Caner’e bak, bir bu benim aslan parçasına.”
Akşam olunca iş iyice tuhaflaştı. Caner mışıl mışıl uyurken, “Cevdet” –Hayri ona öyle isim koymuştu– biberonu eliyle itiyordu.
“Hayri, süt içmiyor bu, itiyor!”
“Seçici çocuk. Laktoz intoleransı belki;hem benim babam da süt sevmezdi.”
Beşikten derin bir ses geldi: “Tshhh… Bu süt masrafı yüksek, verim düşük.”
Müzeyyen dondu. “Hayri, o ‘çık çık’ değil, bütçe eleştirisi!”
Örtüyü açtığında gördüler: Kundaktan kolunu çıkarmış, Hayri’nin sehpaya bıraktığı ekonomi gazetesini inceliyordu. Battaniye omuzlarında öyle duruyordu ki v yakalı süveter gibi görünüyordu. Dudağının üstünde de hafif bir gölge...
“Hayri… Bıyık izi var bunun!”
Hayri yakından baktı. “Sütün kaymağı kalmış. Hem olsa ne olacak? Çağ hız çağı, bebekler anne karnında neler neler yapıyor.”
Ertesi sabah Hayri ceketini giyerken beşikten kumanda sesi geldi. Müzeyyen koştu: “Televizyonu açmış, Bloomberg izliyor!”
Hayri sırıttı. “Geleceğini kuruyor. Finansal okuryazarlık erken başlar.”
“Ama az önce ‘baba’ diyecek sandım, ‘emlak vergisi’ dedi! Duydum!”
Hayri omuzlarından tuttu. “Lohusalık yoruyor seni hayatım. İkiz zor iş. Biri normal, biri dahi. Dengeliyorlar. Bak Cevdet ne vakur duruyor.”
Beşikteki gerçekten vakurdu. Kundak dar gelmeye başlamış, ayakları beşikten taşacak gibiydi. Patik yerine sanki 42 numara sivri burun kundura şişkinliği vardı.
“Ben hastaneye gidiyorum,” dedi Müzeyyen. “DNA testi yaptıracağım.”
Hayri kapıyı kapattı. “Asla! Benim oğlumun şerefiyle oynatmam. Aynı babam. Bak çay bardağına melül melül bakıyor, kıtlama içmeyi öğreniyor bile.”
Üçüncü gece Müzeyyen uyandı. Mutfaktan tıkırtı geliyordu. Koştu, gördü: “Cevdet” kundaktan kurtulmuş, tezgâha tırmanmış, domatesleri diziyor. Yanında soğan, biber… Menemen hazırlığı sanki.
“Hayri! Mutfakta yemek yapıyor bu!”
Hayri uykulu halde geldi. “Midesi kazınmış garibimin. Yemeğe de meraklı. Babasına çekmiş.”
Tam o sırada kapı çalındı. Polis, doktor ve elinde gerçek bebekle ağlayan bir adam...
“Hayri Bey?”
Doktor açıkladı: “Karışıklık olmuş. Siz aceleyle Şevket Bey’i almışsınız. Emekli başmuhasebecimiz, sedyede uyuyordu o gün.”
Müzeyyen: “Ben demiştim! Bıyık demiştim!”
Ağlayan adam: “Siz de benim oğlumu almışsınız! Üç gündür süt istiyor, altını kirletiyor… Hiç muhasebeci gibi davranmıyor!”
Hayri hâlâ inatla: “Şevket mi? Bu benim Cevdet’im!”
Beşikten ses yükseldi. Kundak yırtıldı, Şevket Bey doğruldu, pijamasıyla ayağa kalktı.
“Hayri,” dedi boğuk sesle, “tarçınlı süt içirdin, reflüm azdı. Gazetenin tarihine bak, geçen haftanın. Hisse tahminlerin berbat. Al şu kundağı, emekli maaşımı yatırmaya götür beni.”
Hayri dondu kaldı. Müzeyyen bayılacak gibiydi, doktor gerçek ikizi uzattı.
Her şey normale döndü. Şevket Bey hastaneye, bebek eve. Müzeyyen iki minik yavruyu yan yana yatırmış gülümsüyordu.
“Bak Hayri, ikisi de bebek. Bıyıkları yok.”
Hayri boş beşiğe baktı, iç çekti. “Yine de… Cevdet çok karakterliydi. Aynı babama benziyordu. Bu çocuklar daha ‘agu’ diyemiyor.”
Müzeyyen yastığı fırlattı. Hayri güldü ama gözleri biraz nemliydi. O günden sonra her muhasebeci gördüğünde ceketini ilikler, usulca fısıldardı:
“Büyüdün de muhasebeci mi oldun sen aslan parçası?”