Oraya vardığımda, aslanı arka bahçeye gömüyorlardı, yine. Neymiş efendim aslanları böyle terbiye ederlermiş. Akıllanmayan aslanların sonu da böyle olurmuş. Burada olmaktan artık o kadar bunalmıştım ki… Akşamları uykuya dalınca uykum hiç bitmesin, sabahlar olmasın ve o hayvanları temizlemekle uğraşmayayım istiyorum. Aslında ben şu iki ayaklı hayvanlarla muhattap olmak istemiyorum. Bir insan bir aslandan ne ister ki? Neymiş, o ateş çemberinden geçecekmiş hayvan geçmezse sonu… Her neyse. Güne bunları düşünerek başlayıp kendimi daha da aşağı çekmek istemiyorum.
Burada sabahları da ayrı bir derttir zaten. Güneş daha tam doğmadan, paslı demir kapı gıcırdayarak açılır, içeriden saman kokusuna karışmış ağır bir hayvan kokusu yükselir. Bir de üzerine bizim mutfaktan gelen yanık çay kokusu eklenince insanın ruhu üçüncü günden itibaren istifa dilekçesi yazmaya niyetlenir. Dilekçeyi yazan ruh, göndermeye gelince ortalarda görünmez olur tabii. İnsanın alıştığı yerden bir hışımla çıkıp gitmesi cesaret ister. İşte o cesaret çok az kişide vardır.
Benim görevim kâğıt üzerinde hayvan bakım görevlisi. Gerçekte ise aslanın huysuzluğunu çekmekten tutun da maymunun çaldığı anahtarı aramaya kadar geniş bir hizmet yelpazem var. Sabah ilk iş, hortumu alıp kafeslerin önünü yıkıyorum. Kaplanlar bana bakıp esniyor. Esnemek dediysem öyle insan gibi değil. Bir ağız açıyorlar, benim bütün hayat planlarım o ağzın içine sığar. Maymunlar zaten ayrı bir mesele. Benden daha düzenli bir hayatları var. Ben sabah kahvaltıyı kaçırırken onlar muzlarını sayarak yiyor. Geçen gün bir tanesi ceketimin cebinden kalemi almış. Oturmuş betonun üzerine çizikler atıyor. Benim istifa dilekçesi yazacak vaktim bile yok. Öğlene doğru eğitim sahası açılır. Ortada kumluk bir alan, etrafında paslı demir parmaklıklar. Müdür bey gelir, elinde düdük. Düdüğü öyle bir çalar ki insan sanır burada olimpiyatlar yapılacak. Oysa yapmaya çalıştığımız tek şey, bir aslanın ateş çemberinden geçmesini beklemek. Aslan da karşıda oturur, bizi izler. Gözlerinde öyle bir ifade vardır ki sanki bize ateş eder gibi. Haklı da. Koca hayvan savanlardan gelmiş, biz burada ona yanmakta olan bir çemberden atlamasını söylüyoruz.
Bazen düşünüyorum, bu hayvanların en akıllısı kim diye. Günün sonunda cevap hep aynı çıkıyor. Kesinlikle biz değiliz. Çünkü aslan ateşten korkuyor, kaplan kafese kızıyor, maymun fırsatını bulunca kaçmaya çalışıyor. Bir tek biz burada kalmaya gönüllüyüz. Anlamsız şeyler için günlerini feda eden ve bunları normal gören canlılar biziz. Ne zaman şu hayvan dışkılarını küreklemeye koyulsam ve o anda müdürün o iğrenç düdüğünü duysam midem bulanmaya başlar. Mecbur küreği sallamaya başlıyorum. Biliyorum birazdan duyacağım o düdüğü. Kafamdan şarkı mırıldanmaya çalışıyorum. Yaptığım işi unutur ve ritme bağlarsam kolayca bitiririm. Derken o iğrenç düdük duyuldu. Müdür bize doğru geliyordu. Göz göze gelmemek için duymamazlıktan geldim. Ritmimi bozmadan kürek sallıyordum. Müdür yaklaşırken maymun kafesinden ses çıkarmaya başladı. “Bu da beni hiç sevmiyor.” dedi. Sessizce seni kim niye sevsin, dedim. “Bir şey mi dedin duymadım.” dedi. Yok bir şey anlamında kafamı salladım. Maymun daha da delirip ordan oraya atlamaya başladı. O sırada diğer maymun sessizce kenara pusmuştu. O an gözüme ilişti sanırım bu maymun müdürün anahtarları çarpmıştı. Anahtarın yokluğunu fark etmemişti müdür. Düdüğü tekrar ağzına götürüp olabildiğince öttürdü. Çalışanlar çoktan alanda toplarlanıp çemberi hazırlamıştı. Aslanı tasmasından tutup asılıyorlardı. Önüne yiyeceklerinden yol çizmişler onu fark ettirip takip etmesini sağlıyorlardı. Aslanın yeleleri rüzgarda savruluyor patileri de yere bastığı gibi toprak savruluyordu. Nasıl asaletli bir hayvandı. Şu aslanları resmen telef ediyorlardı. Küreği elimle tutup başımı dayamış onları izliyordum derken müdür o iğrenç düdüğünü çaldı yine. Bana bakarak “ne o güzel mi dizi?” dedi. Ben de silkelendim. Küreği bırakıp ayağa kalktım. Üzerimdeki tozu silkeledim. Müdürün yüzünde her zamanki o yapışkan gülümseme vardı. Sanki burada olup biten her şeyden keyif alıyormuş gibi. “Çalışırken dalmak yok,” dedi. “Hayvanlar seni izliyor.” Hayvanların bizi izlediğini ilk kez o gün düşündüm. Gerçekten de öyleydi. Aslan çemberin ortasında ağır ağır dönüyor, başını ara sıra bize çeviriyordu. Kaplan kafesin içinde ileri geri yürüyordu. Maymunlar ise parmaklıkların arkasında birbirine sokulmuş, gözlerini kırpmadan olan biteni izliyordu.Sanki biz sahnedeydik de onlar seyirciydi.
Müdür düdüğü bir kez daha çaldı. Aslanın tasmasını tutan iki görevli hayvanı çemberin içine soktu. Yere bırakılmış et parçalarıyla onu yönlendiriyorlardı. Aslan her adım attığında çemberdeki herkes biraz daha geriye çekiliyordu. Oysa az önce onu sürükleyen de onlardı. İnsan dediğin garip bir hayvan. Önce korktuğunu zincire vurur, sonra zincire vurduğundan korkar. Ben küreği tekrar elime aldım ama çalışmıyordum. Gözüm hâlâ maymun kafesindeydi. Az önce kenara pusmuş olan o sessiz maymun, müdürün düşürdüğü anahtarları hâlâ elinde tutuyordu. Parmaklarıyla anahtarları çeviriyor, arada dişleriyle yokluyordu.
Bir süre sonra diğer maymunlara baktı. Sonra bize baktı. O bakışın içinde tuhaf bir şey vardı. Bir hesap yapıyormuş gibi. Aslan çemberin ortasında kükredi. Müdür düdüğünü çalınca kükreyiş yarıda kesildi. Aslanın başı bir an yere düştü. İşte o an oldu. Maymun, anahtarı kilide soktu. “Çıt.” Ses küçüktü ama bana gök gürültüsü gibi geldi. Kafes kapısı aralandı. Maymun kapıyı itmedi bile. Sadece geri çekildi. Bir süre hiçbir şey olmadı. Sonra diğer maymunlardan biri kapıyı yavaşça itti. Kapı gıcırdayarak açıldı. Müdür hâlâ düdük çalıyordu. Kimse kafes tarafına bakmıyordu. Maymunlar sessizce dışarı çıktılar. Koşmadılar. Bağırmadılar. Sadece yürüdüler. İçlerinden biri müdürün arkasına kadar geldi. Elindeki anahtarları yere bıraktı. “Şıngır.” Müdür döndü. O anda aslan bir kez daha kükredi. Ama bu sefer düdük sesi onu susturamadı. Çünkü düdük artık yerdeydi. Kimse ne yapacağını bilemedi. Çember bozuldu. Görevliler geri çekildi. Kaplan kafesinde çılgın gibi parmaklıklara vuruyordu.
O an fark ettim. Hayvanlar kaçmıyordu. Hiçbiri çıkıp ormana doğru koşmadı. Aslan çemberin ortasında duruyordu. Maymunlar kenarda oturmuştu. Kaplan kafesinin önüne gelmişlerdi. Hepsi bize bakıyordu. Sanki bir şey bekliyorlardı. Müdür titreyen sesiyle bağırdı: “Yakalayın onları!” Kimse kıpırdamadı bir süre. Ardından çalışanlardan biri küreğini yere bıraktı. Sonra bir başkası. Sonra bir başkası daha. Ben de elimdeki küreğe baktım. Sonra yere bıraktım. Kimse ne yapacağını bilmeden öylece bakakalmıştı. Müdür: “Ne bakıyorsunuz, hareket edip yakalasanıza!”diye bağırdı. Hepimiz bir yana koşuşturmaya başladık. Maymunlar her bir yana dağılmıştı. Birisi içeriye girdi ben de onun ardından koşmaya başladım. Oradan oraya zıplıyor kafeslerden patır kütür sesler geliyordu. Ortalık savaş alanı gibiydi. Bütün kodirodu dolandı en son arka kapıya zıpladı. Kapıyı açtı. O sırada ben donakaldım. Arka bahçede yine bir aslanı gömmek için mezar kazıyorlardı. Aslan cehennemiydi burası. Çalışanlar maymunu görünce kürekleri atıp tam koşacaklardı ki maymunu görünce herkes bir an donup kaldı. Kürekler havada asılı kaldı sanki. Sonra biri bağırdı: “Tutun şunu!” Ama maymun çoktan birinin omzuna sıçramıştı. Adam dengesini kaybedip az önce kazdığı mezara yuvarlandı. Toprak kaydı, kürek gürültüyle düştü. Adam çukurun içinde debelenirken maymun mezarın kenarında oturmuş onu izliyordu. Sanki yaptığı şeyden gurur duyuyormuş gibi başını yana eğmişti.
Ben ise hâlâ arka bahçeye bakıyordum. Toprağın yanına yatırılmış o aslanın gövdesi rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Yeleleri tozlanmıştı. Birkaç saat önce çemberin ortasında yürüyen o görkemli hayvandan geriye koca, sessiz bir gövde kalmıştı. Bir çalışan küreği alıp mezara doğru koştu. Bir diğeri maymuna taş fırlattı. Ortalık yine bağırışlarla doldu. O an içimde bir şey kırıldı. Belki de uzun zamandır kırılmıştı da ben yeni fark ediyordum.
Sessizce geri döndüm. Kimse bana bakmıyordu. Herkes maymunun peşindeydi. Hayvan barınaklarının olduğu koridora girdim. İçeride garip bir sessizlik vardı. Gürültü dışarıda kalmıştı. Aslan kafesinin önüne geldim. İçerideki aslan köşede yatıyordu. Başını kaldırıp bana baktı. Gözleri sarı, ağır ve yorgundu. Bir süre birbirimize baktık. “Sen haklısın,” dedim fısıldayarak. Elimi cebime attım. Az önce yere düşen anahtarlardan biri cebimdeydi.
Anahtarı kilide soktum. Elim bir an durdu. Sonra çevirdim. Aslan kıpırdamadı. Kapıyı yavaşça açtım. Bir adım geri çekildim. “Aslında çıkmak istersen diye.” dedim. Aslan ağır ağır ayağa kalktı. Bir süre kapıya baktı. Sonra bana baktı. Yanımdan geçerken sıcak nefesini yüzümde hissettim. Koşmadı. Sessizce ağır ağır yürüdü. Koridorun sonuna doğru gitti. Ardından ben de yürüdüm. Arka kapı hâlâ açıktı. Sis bahçeye dolmuştu. Gün doğumu toprağın üzerinden turuncu bir ışık gibi yükseliyordu. Aslan kapının eşiğinde durdu. Başını kaldırıp sabahın kokusunu içine çekti. Sonra yavaşça dışarı çıktı. Ben arkamı dönüp bir kez daha sirke baktım. İçeriden hâlâ bağırışlar geliyordu. Maymunlar, düdükler, kürekler… aynı gürültü, aynı karmaşa.
Cebimden kâğıdı çıkardım. Dün gece yazdığım istifa dilekçesiydi. Kağıdı hayvan pisliklerinin oraya fırlattım. Kapıdan çıktım. Sis ağır ağır dağılırken aslan önümde yürüyordu. Toprağın üzerinde büyük patilerinin izleri kalıyordu. Ben de o izlerin arkasından yürüyordum. Aslanın patileri ormanın derinliklerinde kumları havaya kaldırdıkça benim de omuzlarımdan büyük bir yük dökülüyordu sanki.