Kâğıtsızlar

Açık Çay, Derin Veda - Halime Selcen Nazlıkaya

Açık Çay, Derin Veda

Halime Selcen Nazlıkaya

Oraya vardığımda, aslanı arka bahçeye gömüyorlardı, yine.

​Gömülen bu kez bir hayvan değil, koca bir gölgeydi. Mahallenin, çocukluğumuzun "Aslan"ı... Kareli ceketinin içindeki o dik duruşu, gür kahkahası ve her düştüğümüzde bizi ayağa kaldıran o müthiş özgüveniyle bildiğimiz dostumuz.

​"Yine mi?" dedim, sesimdeki bıkkınlık rutubetli havaya karıştı.

​Fazıl küreği toprağa sertçe saplayıp alnındaki teri sildi. Gözleri kan çanağıydı. "O gitmiyor." dedi hırıltılı bir sesle. "Biz gömüyoruz, o bir yolunu bulup sofradaki boş sandalyeye oturuyor. Biz unutuyoruz sanıyoruz ama bir bakmışız en sevdiği şarkı çalıyor ve yine aramızda."

​Aslan’ın gerçek adı artık kimsenin umurunda değildi. Hatta belki hatırında bile değildi. O, bizim ortak vicdan azabımız, söyleyemediklerimizin toplamıydı. Üç ay önce o kazadan sonra onu toprağa vermiştik vermesine ama ruhunu bir türlü o çukurda tutamamıştık. Her buluşmamızda, her içkimizde, her kahkahamızın yarım kaldığı o saniyede Aslan yeniden dirilip aramıza katılıyordu.

​"Bu sefer derin kazın," dedim yanlarına giderek. "Sadece bedenini değil, o son kavgayı da gömün. 'Gitme' demeyişimizi, anahtarı elinden almayışımızı da atın o çukura."

​Amcamın oğlu küreği bana uzattı. Sessiz bir devir teslim töreni gibiydi bu. Küreği elime aldığımda toprağın ne kadar ağır olduğunu hissettim. Aslan’ın lakabı boşuna değildi; hayattayken her yeri kapladığı gibi, ölüyken de tüm anılarımızı işgal etmeyi başarıyordu. Toprağı savurdukça, onun o meşhur gülüşünün kulaklarımda çınladığını duyar gibi oldum. Sanki çukurun dibinden bize bakıyor ve "Beni bu azıcık sevginizle mi tutacaksınız?" diye alay ediyordu.

​"Bu son olsun," dedi Fazıl, sesi titreyerek. "Eğer yarın sabah yine uyanıp onun gibi konuşmaya başlarsak, bu bahçede gömecek yerimiz kalmayacak."

​Güneş batarken bahçede taze bir toprak yığını ve ağır bir sessizlik kaldı. Eve doğru yürürken cebimde telefonum titredi. Rehberde "Aslan" yazısını görmekten korkarak ekrana baktım. Sadece bir bildirim karesiydi ama biliyordum; o aslan o bahçeden yine çıkacaktı. Çünkü bazı dostlar siz kendinizi affedene kadar asla gömülmezdi.

Ertesi hafta yine o meşhur artık bir rutine dönüşmüş o gün geldiğinde, bahçe kapısının önünde durdum. Elimde bu kez kürek yoktu. Fazıl’ın da elinde ne bir ceket vardı ne de boş bir şişe. Birbirimize baktık; ikimiz de o toprağın altından yine o gür kahkahanın fırlamasını bekliyorduk. Bu kez farklı bir şey yaptık. Bahçeye girmedik.

​Arka bahçeye giden o rutubetli yolu değil de sokağın sonundaki eski çay bahçesine giden yolu seçtik. Aslan’ın en sevdiği masaya oturduk. Boş sandalyeye bu kez bir hayalet değil bir anı iliştirdik.

​"Garson," dedi Fazıl, sesi bu kez hırıltılı değildi. "İki çay. Ama açık olsun."

​Aslan çayını her zaman zift gibi koyu içerdi. Bizimkiler ise açık, taze ve hafifti. O an anladım; biz onu gömmeye çalıştıkça inadına içimizde büyümüştü. Aslan'ı özgür bırakmanın yolu onu toprağa hapsetmek değil, onun olmadığı bir hayatta kendi rengimizi seçmekti.

​Cebimde telefonum titredi. Bu kez ekrana bakarken ellerim titremedi. Rehberdeki "Aslan" isminin üzerine geldim ve "Düzenle" dedim. Artık bir lakap ya da bir sitem değil, sadece bir isimdi o. Belki de ilk kez, aslan o bahçeden çıkmayacaktı. Çünkü biz, aslanı değil, kendi suçluluk duygumuzu o bahçede bırakıp ilk kez sadece "biz" olarak masadan kalkmıştık işte.

​Güneş bahçedeki o taze toprağın üzerinde değil, içtiğimiz o açık çayın içinde parlıyordu.

Derin bir nefes aldım, göğsümdeki ağrının yerini ılık bir boşluk almıştı. Fazıl'ın gözlerinde de aynı dinginliği gördüm aynı anda.

Fısıldadım.

​'Sonunda... Şükürler olsun, başarmıştık.'