Yerinde duramıyor. Bankın etrafında dolanıyor, denize doğru birkaç adım atıp geri dönüyor, banka oturup vücudunu hızlı hızlı sallandırıyor, başı dönünce kendini durduruyor ama bu sefer de ayaklarını öyle hızlı sallıyor ki diz eklemleri ağrımaya başlıyor. “Gelmeyecek mi acaba?” düşüncesi geliyor birden zihnine. Olduğu yerde kalakalıyor. Birkaç dakika heykel gibi kaskatı kesiliyor. Kıyıya yaklaşan gemileri izledikçe buzları çözülüyor. Gelecek, biliyor. “Belki de bu gemilerden birinde” diyor kendi kendine. Sonra kıyıda duran gemilere takılıyor gözü. Belki de bu gemilerden birinde oturmuş onu bekliyor. Olamaz mı? Olabilir. Yerinden kalkıyor.
Çevredeki insanların bir kısmı kocaman gemilere çıkmaya çalışan bu yaşlı adamın görüntüsüne şaşırarak bakıyor. Diğerleri için bu tanıdık bir sahne. Her cuma aynı saatlerde tekrarlandığını biliyorlar bunun. Seslerini çıkarmadan olan biteni izliyorlar. Kimisi yardım bile ediyor. Yaşlı adamın koluna girerek gemilerine çıkarken destek oluyor, onunla beraber “Gültenn” diye sesleniyorlar. Sonunda adamın yanına gidip “Gülten diye biri yokmuş burda beyamca” diyorlar. “Yan gemiye sor istersen.” Başka yolları denemediler mi? Denediler. Adamı karşılarına alıp tane tane anlattılar, en baştan öyle birinin olmadığını söyleyip göndermeye çalıştılar, terslediler, hatta birkaç kere polis bile aradılar. Ne yaparlarsa yapsınlar adam sonraki hafta aynı saatlerde yine geldi. En sonunda pes ettiler. Artık kimse bu oyunu bozmuyor. Bozacak gibi olanları da durduruyorlar. Arayış böylece sürüyor.
Sıranın sonundaki gemide işe yeni başlamış bir genç adam güverteyi siliyor. Gözü yan gemide “Gülteen” diye bağıran adamda, kulağı arkada kendi içlerinde konuşan arkadaşlarında. “Yazık” diyor biri, “terk edilmiş galiba. Her hafta karısını arıyor.” Yanındaki itiraz ediyor “Nerden biliyorsun karısı olduğunu, ben kızı diye duydum” diyor. “Yok ya” diyor öteki, “karısını arıyor. Bu abi teravihteyken karısı elde avuçta ne varsa alıp aşığıyla kaçmış gitmiş. Sonra Kıbrıstan kartpostal atmış adama. Delirmiş o da.” Cık cıklıyor yanındaki. “Kadına güven olmaz” diyor. “Abi öyle değil. 70lerde adamın kızı diskodayken kaçırılmış. Denizden çıkarmışlar sonra. O zamandan beri de kıyıya gelip onu arıyormuş.” diye itiraz ediyor yine diğeri. Genç adam hüzünleniyor. Sıra onların gemisine gelene kadar öylece durup adamı izliyor. Gözlerindeki çaresizliği, yerinde duramayışını, insanları sarsıp yalvarır gibi Gülteni sormasını…
Önceki gemilerin hepsi bitince gemiden inip yaşlı adamı karşılıyor. Gemiye çıkmasına yardım ediyor. Adam müteşekkir, yardım etmek için girdiği koluna birkaç ufak dokunuş bırakıyor. Gemiyi aramak için uzaklaşacakken genç adam önüne geçiyor. “Dur beyamca, otur soluklan biraz. Kimi kaybettin, kimdir nasıl biridir bu Gülten anlat da yardımcı olalım sana.” diyor, hafif soğuk bir su ikram ediyor adama. Yaşlı adam belli ki arayışına devam etmek istiyor. Ama yorulmuş. Gencin gösterdiği yere oturup suyunu içiyor.
O oturunca etrafı kalabalıklaşmaya başlıyor. Ama yaşlı adam farkında değil. Sadece onu oturtan gence dönüyor. “Diskoda tanıştık” diyor. “Köşedeki Azer disko, bildin mi?” “Bildim tabii” diyor genç. “Gider misin oraya?” diye soruyor adam. “Gitmez olur muyum ya, sürekli.” diye cevaplıyor bu sefer. Yaşlı adamın gözleri parlıyor. “Belki Gülteni de bilirsin o zaman. Nerde, nereye gitti bulamıyorum. Sen biliyor musun?” “Ne oldu ki, niye gitti Gülten?” “Buluşup kaçacaktık, gemiyle gidecekti. Teravihten sonra. Herkes teravihteyken o gitmeyecekti, kılmıyorum diyecekti. Hazırlanıp kaçacaktı evden. Sonra burda bekleyecekti beni. Sizin gemide mi acaba?” Genç adam etrafına bakıyor. Kimse yardımcı olacak gibi değil. Kıyamıyor adama. Zaten hışı çıkmış, oturduğu yerde zor nefes alıyor. Bir de bu gemiyi aramasın diyor. “Değil, diyor. Gelmedi buraya.”
Yaşlı adam cep saatini çıkarıyor. Gözleri kaygıyla açılıyor. Yerinden fırlayıp “teravihe yetişmem lazım” diyor. Kalabalıktan derin iç çekişler duyuluyor. Birkaç kişi cık cık yapıyor, bazıları etrafa dağılıyor. Genç ani bir kararla ayağa fırlayıp kolundan tutup geri oturtuyor yaşlı adamı. “Otur beyamca” diyor. Cüzdanından bir fotoğraf çıkarıyor. “Gülten” diyor. Adamın gözleri kocaman açılıyor. Titreyen elleriyle yüzündeki gözyaşlarını silip ellerini kıyafetinde kuruluyor. Sonra fotoğrafa uzanıyor. Gözlerini kısıp uzun uzun izliyor. Önce dudaklarına değdiriyor sonra göğsünün üstüne koyuyor. Genç adama bakıyor. “Öldü” diyor genç adam gözleri buluştuğu an. Yaşlı adam başını sallıyor. Ağır ağır yerinden kalkıyor. Bir daha da ortalarda görünmüyor.
Arkadaşları genç adamı günlerce konuşturmaya çalışıyor. “Sen nerden tanıyordun Gülteni?”, “kimdi o?”, “kimin fotoğrafını verdin?”. Başta bir cevap vermiyor. Ama bir cuma, yaşlı adam yine gelmediğinde, başlayan soru yağmuruna dayanamıyor artık. “Adamın gözleri görmüyordu” diyor, “gemileri gezerken oraya buraya çarpıp durdu, insanları tutup Gülten mi değil mi emin olmak için soruyordu. Ben de huzura ersin dedim. Annemin cüzdanımdaki fotoğrafını veriverdim.”