Güneş turunculaşıp da gitmeye hazırlanırken zemin kattaki tek gözlü evinden çıktı. Şubat ayının soğuğunu anında tüm vücudunda hissediyordu. Şubat sanki hep soğuk ve hep gri gibi, güneş açsa bile üşütür gibiydi. Montunu ani bir hareketle giyindi, anahtarı, telefonu ve cüzdanı iç cebine sıkıştırdı. Nereye gideceğini, neden yola çıktığını bilmeden yürüyordu.
Üniversite için gelmiş, zar zor bulduğu küçük ve eski bir evi kiralamış, dört senesini koca şehirde harcamıştı. Annesinin ve babasının bir baltaya sap olsun diye yolladıkları memlekette sap olmayı bırak baltayı bile bulamamıştı. Babasına beş ay önce mezun olduğu okulundan sonra iş bulduğunu ve işte tutunmak için memlekete dönemeyeceği kolpasını sıkmış, günlük bazı işlere gidip kira parasını çıkarmıştı. Hâlâ iş arıyor, koca şehirde ince de olsa bir dala tutunmaya çalışıyordu.
Dün gittiği son iş görüşmesi de olumsuz sonuçlanmıştı ve bu sefer olduğunu düşündüğü işi alamamanın sıkışmışlığıyla kendini sokağa atmıştı. Ali’yi aradı önce. İl dışında olduğunu öğrendi. Mert’i yokladı. Telefon uzunca çalıp kapandı. Telefonu cebine götürürken Şubat’ın soğuk rüzgârı bomboş sokakta onun yüzünü buldu. Aniden irkilip başını yukarı kaldırdı. Hava kararmak üzereydi, bulutların turuncudan mora dönüşünü seyretmek için iyice gözlerini açtı. Sonra birden aklına sahile inmek geldi. Şimdi koşsa beş dakikaya varacağını hesapladı. Sonra kimseciklerin olmadığı sokaktan koşarak sahile vardı.
Hâlâ gün batmamıştı ve denize yansıyan görsel şölen içini açıyordu. Telefonuna davranıp iki manzara fotoğrafı çekti. Sonra kenardaki banka oturup insanların gelip geçişini seyretmeye koyuldu.
Aniden gelen farkındalıkla “Ulan Caner aylardır iş arıyorsun bulamadın ve sen hâlâ güneş kaçmadan yakalamak için koşuyorsun, çocuk musun!” diye içten içe kendine kızdı. İçinde birken sıkıntıyı derin bir “Hoh!”la dışarı bıraktı ve nefesinden çıkan beyazlığı seyretti. Ardından yakınlardaki bir banka oturdu. Yine bazı günler olduğu gibi havanın kararmasını denizden geçen gemileri sayarak bekleyecek, elinden kaçırdığı güne hayıflanacaktı.
Ailesine gerçeği söylemek geçti içinden. Fakat geçip gitti. Babasıyla yüzleşemezdi. Sürekli aşağılandığı yeterdi. Bir kere çıkacaktı karşısına ve bak ben başardım diyecekti. Bakakalacaktı babası ve gurur duyacaktı oğluyla. Sonunda saygın biri gibi hissedecekti. İş bulması lazımdı acilen.
Telefonunun titreşimiyle irkildi. İç cebinden çıkardığı telefonuna bakınca Mert’in aradığını gördü. “Alo Mert, oğlum niye açmıyorsun telefonları ya! Ha anladım, biraz kafam dağınık gel diyecektim. Yok yok önemli bir şey değil. Konum mu? Ne konumu? Tamam bu gece sendeniz, konumu at yarım saate gelirim.” Mert’in biraz kafanı dağıtalım teklifinden ne anlaması gerektiğini anlamamıştı. Fakat Mert’in geceleri pek de sağlam pabuç olmadığını biliyordu. O halde ne diye hiç bilmediği teklifi kabul ettiğini sordu kendisine. Verecek cevabı da yoktu.
Mert’in konum mesajı gelene kadar denizden geçen gemilere baktı. Karanlığın içinde bir silüet gibi olmalarını izledi. Alıp başını gitseydi o gemilerden biriyle. Yok olmak belki fazla acımasızdı ama başka bir yerde yeniden var olmak fena fikir değildi. Düşünceleri de beş parasız olduğundan tekrar var olacağı yerde de işsiz olmaktan korktu. Gemiye uzaktan bakmak en iyisiydi o halde, kendi hayatında üçüncü kişi veyahut da hiçinci kişi olmak.
Mert’in mesajıyla yakınlardaki konuma yürüdü. Bu sokaklar geceleri gündüzden daha parlak olan sokaklardı. Mert’le buluştuğunda sanki hiç de eğlenceli geçmeyecek bir gecenin ayak izlerini görmüş gibi oldu. “Ya adamım rahat olsana, iş bu, bulunur.” demişti. Bulunan bir şeyse aylardır ezildiği referansların altından neden kalkamadığını sorguladı.
Bu gece biraz eğlenmenin Caner’e iyi geleceğini düşünüyordu Mert. Bir eğlence merkezinin kapısında “Kafanı bu gece dağıt, yarın geri toplarsın.” diyiverdi. Caner kafasının zaten dağınık olduğunu diyemedi.
O gece herkesin bağıra çağıra anlamsız bir şarkı eşliğinde zıplayıp dans ettiği diskoda Mert’in üçer beşer devirdiği şişeleri sayarak vakit geçirdi. Mert içtikçe daha da saçma şeylerden konuşuyor, yer yer Caner’in kafasına takmamasını, bunların gelip geçici olduğunu söylüyordu. Diskodaki eğlenceye ayak uydurmak için bazen ayağa kalkıp dans etmeye çalışan Mert’i tutuyor, içten içe gecenin bitmesi için yalvarıyordu.
Bir aralık Mert yine sarhoş kafasıyla dans etmeye çalışırken iri yarı bir adamla dans eden kıza çarpınca gözüne sağlam bir yumruk yiyiverdi. Yumruğun şiddetinden sahibinin kafa tutulmaması gereken bir adam olduğunu öngörüp diskodan apar topar ayrıldılar. Caner içinden Mert’i aradığı, onun aklına uyduğu, onu vazgeçirmediği her an için lanet okuyor, uzun bir süre Mert’i görmek ve ondan tavsiye almak istemiyordu. Mert’i bir taksiye atıp evine yollayınca yine kendisiyle başbaşa kalmış bir vaziyette yürümeye başladı. En kalabalık ve sesli anlardan sonra etrafında kimsenin olmayışına alışıktı. Mert’le buluşma hatasına düşmeden önce oturduğu banka doğru yürüdü.
Uzaktan gözüne çalınan mahyada “Hoşgeldin Ya Şehri Ramazan” yazısını görünce bugün yaptığı şey bir anlığına onu şehrin kanalizasyonuna sokup çıkarmış gibi hissettirdi. Geçmişten küçük küçük anlar hâlâ boş olan banka gelip oturduğunda gözlerinin önünden geçip gitti. Annesinin elinden tutup camiye gittiği, camide namazı yarıda bırakıp çocuklarla koşturduğu, koşup yorulunca sırt üstü yatıp caminin kubbesinin altında küçücük kaldığı anları hatırladı. Uzun zaman olmuştu camiye ayak basmayalı. Hatta namaz nasıl kılınır unutmuş, ezberlediği dualardan aklında yalnızca fatiha, subhaneke, ihlas kalmıştı. Artık Allah’ın onu kabul etmeyeceği bir vaziyette olduğunu düşündü. Cami onun için çocukluğundan kalmış bir hatıraydı artık.
Bunları düşünürken banktan gördüğü camiden insanlar bölük bölük çıkmaya başladı. “Şimdiden hayırlı Ramazanlar” “Allah oruçlarımızı kabul etsin.” “Hocam ağzına sağlık ne iyi okudun öyle” sesleri kulağına çalındı. Babalarının ellerinden tutan küçük çocuklara takıldı gözü.
Caminin önündeki insan topluluğuna bakıyorken orta yaşlı bir adam ağır ağır banka doğru yürümeye başladı. Kendisine doğru birinin yaklaştığını görünce Caner baktığı yerden gözlerini çekti ve gelip geçen tek tük gemilere odaklanmaya başladı. Adam Caner’in oturduğu banka sanki bir başkası orada oturmuyormuşçasına oturdu. Derin bir hoh çekti. “Gemileri izleme saatim geldi.” diyiverdi. Caner adamı garipsedi ve cümlesine bir yanıt vermesi gerekmediğini düşündü. Bir süre ,yaklaşık yarım saat kadar, denizin sesi ve gemi sirenlerini, yoldan geçen insanların seslerini dinlediler. Hava oldukça soğuktu ama gökyüzündeki ayaz yıldızları ayan beyan etmişti. Adam bütün sessizliği bozan bir cümle savurdu:
“Sen de mi arıyorsun?”
Caner soruyu anlamadı hatta bir müddet sorunun kendisine sorulduğunu da anlamadı. Ardından sessizliği bozdu:
“Neyi?”
“Neyi olacak evladım, bineceğin gemiyi.”
“Ben gemi falan aramıyorum dayı, biraz bakıp gidiyorum.”
“Daha ne kadar bakacaksın? Gemiler kalkıp gidiyor?”
“Boş versene dayı, gece gece felsefe yapamayacağım.”
Adam biraz sinirlice “Eehh!” diyip sırtını Caner’e döndü. Caner az önce geçen konuşmaya bir anlam vermese de içten içe soruyu biraz merak etmişti.
“Sen buldun mu dayı?”
“Geç oldu ama buldum evlat. Geç oldu ama…”
Caner ne soracağını bilemedi. Ancak içten içe bankına gelip kurulan adamın derin biri olabileceğini düşünüyordu.
“Peki ben nasıl bulurum dayı anlatsana biraz. Bineceğim gemiyi ben nasıl bulurum?”
“Kitabın ortasından sordun yeğen. Aslında her geminin yüzdüğü deniz aynı. Hepimiz aynı dünyanın insanlarıyız. Ancak bineceğin geminin seni götüreceği yer başka. Ben bir gemiye bindim önceleri. Senin yaşlarındaydım. Beni aldı disko toplarının dönüp durduğu alemlere savurdu. Duvarlara çarptım, afalladım. Öyle yerlerden çıkmış biri olarak bilirim ki öyle yerlerden çıkmak kolay değildir. Onca sahte ışığın altında gerçek ışığı bulmak kolay değildir. Yollar önüne serildiğinde seçmen gereken yolu bulmak zordur. Allah’ın nasipli kuluymuşum. Allah yolunu bulmayı bana nasip etti.
Sana gelince yeğen bu banka kadar gelip gemileri izliyorsan yolunu bulmaya yaklaşıyorsun demektir.”
Adam bir anda kalkıp gitti. Caner biraz önce sarfedilen cümlelerle başbaşa kaldı. Adamın arkasından nereye gittiğini, daha anlatacakları olup olmadığını sormak geldi içinden ancak düşünmek istedi. Yalnız başına, düşünmek.
Bir sonraki gece teravih çıkışı adam yine aynı yere, Caner’in olduğu banka geldi oturdu. Caner’i zaten orada bulacağını biliyormuş edası vardı. Nuh Peygamberden bahsetmeye başladı. Gemiye binmenin tercih olduğunu, kimilerinin ise gemiye binmeyip de helak olacak kadar nasipsiz olduğunu anlattı.
Her geçen gece Caner aynı bankta teravih çıkışını beklemeye başladı. Bir gece sahur saatine kadar Hz. Musa (a.s.) peygamberin kıssası üzerine konuşunca adamla beraber bir çorbacıda sahur yapıp oruca niyetlenmeye karar verdi. Adam namazsız sahur olmaz diyip Caner’i camiye davet edince Caner namaz kılmayı bilmediğini söyledi. Adam gözlerini kısıp Caner’e baktı ve “Orada bilene de saf var bilmeyene de.” diyiverdi.
Sabah namazı çıkışı cemaatten bir adam yaklaşıp “Oo Kaptan abi bir misafir tutup getirmişsin.” diyince Caner günlerdir konuştuğu adama Kaptan diye seslendiklerini fark etti. Bineceği gemiyi arayan birine Kaptan deniyor olması onu oldukça etkilemişti.
Adam “Nasıl getirmeseydim? O da benim gibi bineceği gemiyi arıyordu.” diyiverdi.
Caner’in ısınan gönlü ayaklarının yolunu da değiştirdi. Bir sonraki günler teravihte Kaptan’ın yanında saf tutmaya başladı. İmamın her dediğini pür dikkat dinliyor, evine döndüğünde imamdan aldığı kitaplarla namazın nasıl kılındığına dair daha da derin bilgiler öğrenmeye çalışıyordu.
Banktaki konuşmalar, sahur, sabah namazları ve gece kıldıkları teravih namazlarıyla dolu dolu geçen bir ramazanın son teravih namazıydı. O gece Kaptan banka gelmedi. Ezan okununca Caner camiye geçip cemaatte Kaptan’ı aradı. Bulamayıp namaza durdu. Teravih bitince cemaatten kimselere Kaptan’ın nerede olduğunu sormaya başladı. Kimsecikler nerede olduğunu bilmiyordu. Sonra birden camiye ilk girdiği gün Caner’e misafir diyen adam gelip eline bir kağıt tutuşturdu. “Kaptan verdi.” dedi. Caner kağıda bakınca bir mühendislik şirketinin adını ve numarasını gördü. Adam söze girip “Yakınlarda bir limanda gemilerle ilgilenen bir şirket. Oldukça tecrübesiz bir eleman arıyorlar. Kaptan abinin selamıyla kendini tanıtırsın.” dedi. Caner iş bulma ihtimali ile havalara uçacakken asıl sorması gereken şeyi atladığını fark edip “Kaptan nerede?” dedi. Karşısında adam “O bir kaptan, burada kalıcı değildi. Gemisine binip senin gibi misafirleri ait oldukları yerlere götürmeye gitti.” dedi. Ardından Caner’in eline içinde bir miktar para olan zarfı da tutuşturup “Bir de bunu vermemi istedi, içinde sana ait bir not var.” dedi ve uzaklaştı.
Caner camiden çıkıp da banka bir bakış attı. Ardından evin yolunu tutarken zarfın içindeki parayla karşılaştı. Sonra gözüne iliştirdiği notu açıp okudu:
“Sen de artık kendi geminin kaptanısın yeğen. Gemine sahip çıkma ve yeni limanlara demir atma zamanın geldi. Fakat hepsinden önce en güvenli limanına, yuvana dön, selametle.”