Öyle Miymiş?

Fatma Ünsal

Hacı Ali Bekir Bey, Allah’ın sevgili kullarındandı. Dünyadan bakınca en azından öyle gözüküyordu. Parayla iman kimde, orası Allah’a ayandır malum. Ama yaşı kemâle ermiş bir âdem ne isterse ona sahipti. Bunun da farkındaydı hani. Şükrüne şükür ulardı. Zikrine zikir. Eşi Hatice Hanım’la hac farîzalarını yerine getirmişlerdi üç yıl önce. Üç sefer de umrelerini eda etmişlerdi. Bu zamanda nerede böylesi? Dördüncü sefere de iç geçiriyordu geçirmesine ama çocukları önünü alıyor: “Baba, yaşınız ilerledi. Aklımız kalıyor. Bir mazlumun karnını doyurup sırtını giydirseniz de olur.” deseler de babasına dinletemiyorlardı. “Sizden para isteyen mi var? Onu da yaparız onu da.” diye çıkışınca çocukları da ne etsin dilleri lal, öylece kalıyorlardı. “Bir kere Beytullah’ın tadına varan, durabilir mi?” diyordu kocasını tasdiklerken Hatice Hanım, sesi tepesine varmadan.

Ama Allah’ın işine karışılır mı? Onlar böyle niyetlenedursunlar, Ali Bekir Bey’in bacaklarına bir ağrı geldi oturdu ki yerinden kaldırmak mümkün değil. Kaç doktor kapısı aşındırsalar da temelli bir çare bulamadılar. Doktorlar ağız birliği etmişçesine, “Ayakta çok durmak yok Ali amca. Yoksa diz kapaklarına günlük iğneye başlarız ona göre.” deyince de hayalleri yıkılıverdi adamcağızın. Hâliyle Hatice Hanım’ın da. “Acaba ben oğlanların birini alsam da ikimizin yerine o mübarek yerleri dünya gözüyle bir daha görsem mi?” diye usulca niyetini dillendirdi Hatice Hanım. Lâkin, “Sen görünce ben nasıl görmüş oluyorum hanım? Hem olmaz, başında benim olmam şarttır.” diye o kapıyı da temelli hanımının suratına kapatıverdi Ali Bekir Bey. Hatice Hanım da bir daha bu konuyu açmadı. Ama kalbinden de atmadı.

Mübarek ramazan gelince bir canlılık sardı ihtiyarları. Ayaklarına fer geldi. Teravih için yine mahallenin o huşu dolu camisine gidiyorlardı. Önceden beş dakikalık yoldu. Ama ihtiyarlık yolları uzatırdı. Yine de düzenli gitmekte kararlıydılar. Son teravihlerimizse ya, diye iç geçirdiler. İmam değişmiş diye çalınmıştı kulaklarına. Gençten bir oğlanı atamışlar eskisinin yerine diye duydular. “İyi iyi,” dedi Hacı Ali. “Delikanlı imam iyidir. Allah vere de tavukların yem yemesi gibi didiklettirmese bize secdede.” Hatice Hanım, beyinin bu lafına kıkır kıkır güldü.

Genç imamı beğenmişlerdi. Biraz hızlıydı kerata ama o kadar da değildi şimdi. Hele Ali Bekir Bey bayılmıştı. Hani kız torunu olsa dakikasında nişanlayacaktı imamla. Gerçi imamın da evli olduğunu öğrendi. Zaten olmayan damatlık ihtimaline üzüldü. Sevdi sevmesine ya, çocukların üst kattaki patırtıları için uyarı geçerken, “Çocuklar, burayı diskoya çevirmeyin evlatlar. Aman ha aman ha! Elbet sizin eviniz ama burası da disko değil ki yavrum. Hele biriniz var yanık yanık türkü söylüyor, olmaz. Anneler sahip çıkalım yavrulara.” demesi acayibine gitmişti. Sonra disko lafı. Disko da neydi? Çıkışta gençlerden birini tutup sorayım dedi ama her seferinde yaşlılığın cilvesi, unutuverdi. İmam efendi bir dedi, iki dedi. Çocuklar disko lafını duydukça gürültünün dozunu artırıyorlardı. Cemaatten bir kısım da hâliyle kalkacağı, secdeye varacağı vakitleri ara ara şaşırıyorlardı. Bunu Hatice Hanım bilebilir, diye düşündü namazda. Ne de olsa benden yedi yaş küçük.

Yolda aklına geldi. “Hanım,” dedi. “Bu disko ne ola ki? İmam ağzına dolamış, disko aşağı disko yukarı söyleyip duruyor. Yenilen içilen bir şey mi? Zurna minvali bir şey mi?” Hatice Hanım yutkundu, düşündü. “Vallahi Bey, bilmiyorum ki. Bana tencere tava sesiymiş gibi geldi. Hani tereklikten evvelden bazen bir tabak kayar da peşinden diğerleri de pat pat gürültüyle yere yığılırlardı ya öyle bir şey gibi geldi. Yarın Arzu’yu arayayım da sorayım.” “Olmaz olmaz,” diye itiraz etti Hacı Ali Bekir. “Değişik bir şeyse mahcup oluruz. Kendimiz öğreniriz sorma olmaz.” diye art arda tekrarladı. Kadın ses etmedi. Evlerine vasıl oldular.

Hacı o gece rüyasında kendini kutsal topraklara götürecek olan bir gemiyi beklerken gördü. Tabii Hatice Hanım da yanındaydı. Çocukları, hacıları uğurlamaya gelen coşkulu kalabalık…İçten içe de düşünmüyor değildi ama işin saçmalığını. Evet, Türkiye’den gemiyle hacca gidilirdi elbet gidilmesine ama ne gerekti? Uçakla tertemiz, hızla gitselerdi ya. Üstelik gittikleri bir şey değil, bir de deniz tutuyordu bu ikiliyi. “Daha sevaplı daha sevaplı.” dedi büyük oğlu babasını duymuş gibi. “Cefa çeke çeke gidersen daha sevaplı baba, öyle düşünme.” “Bu çocuk beni nereden duydu?” derken cevabını da kendisi verdi. Gerçek de sansa rüyada olduğunun farkındaydı Hacı Bey. “Kusa kusa gidince cümle günahları dökeceğiz ha, ne yapalım? Çıktık bir kere yola. Allah ulaştırsın.” dedi yanındakilere.

Kalabalıkta tanıdıklar da vardı tanımadıkları da. Konuştular, ya böyle yolculuk nereden çıktı diye onlarla da tartıştılar ama iş, oldu bir kereye geldi dayandı her seferinde. Baktılar ki uzaktan gök mavisi bir gemi yaklaşıyor bunlara doğru. Heyecanlandılar. Gemi, düdüğünü bir öttürdü, hacı adayları aynı anda zıplar gibi oldular. Meşakkat başlamıştı. Hac demek, meşakkat de demekti ne de olsa. Gemi iyice yanaştı rıhtıma. Hacı Ali Bekir, yerinde duramıyordu. Geminin adı da işlenmişti sağ tarafına: Yâdigâr-ı Bekir. Adını gemide de görünce hemen Hatice Hanım’a, çocuklarına gösterdi heyecanla. Onlar tam geminin adına dalmışlardı ki kalabalığı bir ses yardı hem de tanıdık bir ses: “Ey hacı adaylarımız, bakın çok gürültü etmektesiniz. Böyle olmaz. Mübarek yola çıkarken diskoya çevirmek olmaz. Az sükûnet, sükûnet!” Kalabalık uğultuyu kesti, gemi yolcularını almak için demirledi.

Hacı Bey, rüyasında da irkildi. “Yine böyle dedi bizim imam hanım, bak yine disko diyor. Bu ne demesi? Dur ben şuna bir yol sorayım.” diye genç cami imamına doğru yol alıyordu ki yakınında olan imam taa başka başta belirdi. O başa gitmeye başladı bu sefer Hacı Bey. Tam yaklaşmış soracaktı ki imam bu sefer başka tarafa kayıverdi. “Yahu dur be adam,” diye kalabalığı yara yara ilerlerken kulağına sabah ezanı çalınmaya başladı. Kalabalığın sesi eridi eridi, ezanın sesi gürleşti. Rüyadan uyandı. Baktı hanımı kalkmış, sahuru kaçırdık sahuru diye dertleniyordı. Bari su içselerdi, o da kaldı. Biraz öylece yattı. Sabah namazına dururken dünyalık bu kelime de yuvalanmıştı kulağına. Sahuru edemediğine de yanmıyor değildi.

Öğlende camiye vasıl oldu. Genç imamı buldu. Hoşbeş, şöyle böyle derken fırsatını bulup sorusunu sordu: “Yahu, teravihte bağırıyorsun çocuklara disko diye. Rüyama girdin, rüyamda da bağırdın. Efendi, ne ola bu disko? Gezmedik yer bırakmadık, ömrü hayatımızda duymadık. Hanımla düşün düşün bulamıyoruz. Ne ola disko?” diye tekrarladı sorusunu. Genç imam, kızardı bozardı. Gülmekle yutkunmak arasında kaldı. Ne dese bilemedi. Sonunda, “Elzem bir şey değildir Hacı Baba.” dedi. “Düşün ki çok gürültü var ama çok da ışık var. Yani ışıklı gürültüdür. Ben de öyle duyuverdiydim zamanında. Yoksa aslını görmedim şükür.” diye hızlı hızlı açıkladı, apar topar toplanan sofra örtüsü gibi konuyu topladı, gizli bohçayı sırtına astı. Ben şu ikinci kata bir bakayım, diye de hacının yanından kaçar gibi uzaklaştı gitti.

Hacı Ali Bekir, rahatladı. Sevinçle eve geldi. Böyleymiş, diye hanımına da izah etti. O da başını usulca salladı anladım der gibi. Bir iftar vakti, evleri ağzına kadar çocukları ve torunlarıyla doluyken akşamı kılan Hacı Bey, koridorda çığlık çığlığa koşan torunlarına üst perdeden bağırdı: “Yahu diskoya çevirdiniz, az yavaş. Komşular gelecek.” O an evin içinde zaman durdu, mutfağı toplayan gelinler durdu. Çocuklar durdu. Salondaki oğlanları kızları durdu. Küçüklerden birinin, “Dedem diskoyu ne bilir yav?” demesiyle gülme selinin fitili ateşlendi. Hacı Ali Bekir, bozuldu bozulmasına ya belli etmedi: “Senin dedenin bilmediği yoktur. Hadi işine işine!” diye çocuğu eliyle oyununa iteledi.