Ankara’da doğmuştu ama denizin tuzuyla büyümüştü sanki. Çocukluğu Ulus’un dar sokaklarında, eski taş binaların gölgesinde geçmişti. Gençliği ise bir geminin güvertesinde. Yıllardır Karadeniz’in hırçın sularında, Akdeniz’in ağır kokulu limanlarında çalışıyordu. Sabahları halatların sürtünme sesiyle uyanır, geceleri makine dairesinden gelen ritmik uğultuyla uykuya dalardı. Gemi onun evi, tayfalar ailesi olmuştu. Gürcü kamarotun sert kahkahası, Laz ustabaşının çay molasında anlattığı fıkralar, uzak limanlarda tanıştığı yabancı yüzler… Hepsi dalgalar gibi gelip geçmişti hayatından. Fakat insanın içindeki şehir, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, bir yerden sonra çağırıyordu.
Yıllar sonra ilk kez Ankara’ya ayak bastığında, denizin iyot kokusundan sonra bozkırın kuru ayazı yüzüne çarptı. Garın önünde bir an durdu. Gökyüzü açık, hava serindi. Şehrin sesi farklıydı. Burada martı yoktu, dalga yoktu ama kalbinin atışı hızlanmıştı. Ulus’a doğru yürümeye başladı. Yol boyunca eski taş binalar ona çocukluğunu fısıldıyordu. Aşağıda, heybetli duruşuyla Birinci Meclis binası görünüyordu. Kalın duvarları ve mütevazı mimarisiyle hâlâ dimdikti. Tarihin içinden geçiyormuş gibi hissetti. Sokak lambalarının sarı ışığı, taş kaldırımların üzerine yumuşak gölgeler düşürüyordu.
Derken birden müzik sesi duydu. Işıklar, neon tabelalar, kapı önlerinde bekleyen gençler… Ulus’taki gece kulüplerinin önünden geçiyordu. Bir diskonun kapısı açıldı. İçeriden yükselen ses, göğsünde bir anlığına gemi makinelerinin titreşimini hatırlattı. Parlak kıyafetli insanlar kahkahalarla içeri girip çıkıyordu. O ise ağır adımlarla yürümeye devam etti. İçinde bir boşluk vardı. Ne tam denize ait hissediyordu kendini ne de şehre.
Diskoların ışıkları arkasında kalırken sokak daraldı, havası değişti yolun. Hacıbayram tarafına yaklaştıkça kalabalık azaldı, sesler kısıldı. Tarihi evlerin ahşap cumbaları karanlıkta siluet gibi uzanıyordu. Taş duvarlara dokundu, soğuk ama canlıydılar sanki. Bir köşeyi döndüğünde minarenin zarif gölgesi gökyüzüne uzanıyordu. Tam o sırada yatsı ezanı yükseldi. Ses, Ankara gecesini ikiye böler gibi göğe doğru yayıldı. O an zaman durdu. Ezanın ilk “Allahu ekber” nidâsı, yıllardır içinde biriken pasa dokunur gibi kalbine sızlattı. Gemide fırtınaya yakalandıkları bir geceyi hatırladı. Dalgalar güverteyi döverken içinden ettiği sessiz duaları… Şimdi o dualar, bu şehirde yankı buluyordu.
Gözleri dolarak Hacı Bayram-ı Veli Camii’nin avlusuna girdi. Avluda misk kokuları vardı. Taş zemine vuran ayak sesleri, hafif bir uğultu oluşturuyordu. Cami kapısından içeri adım attığında sıcak bir hava yüzünü sardı. Halının yumuşaklığı, gemi güvertesinin sertliğine inat huzur vericiydi. Saflar yavaş yavaş doluyordu. Omuz omuza duran insanlar arasında kayboldu. Teravih namazı başlayınca imamın sesi caminin kubbesinde yankılandı. Okunan ayetler, dalgaların ritmi gibi bir ahenkle yükselip alçalıyordu. Her kelime, kalbinin paslı yerlerine dokunuyor, yılların yorgunluğunu siler gibi oluyordu. Secdeye vardığında, alnını halıya koyduğu o an, denizdeki bütün fırtınaların dindiğini hissetti.
İmam, Rahmân’dan, sabredenlerden, yolunu arayanlardan bahseden ayetler okudukça gözlerinden yaşlar süzüldü. Gemide geçen yalnız geceler, uzak limanlarda hissettiği gurbet, neon ışıklarının altındaki yabancılık… Hepsi eriyip gidiyordu. Teravih bittiğinde caminin içi hâlâ o ayetlerin yankısıyla doluydu. Dışarı çıktığında diskoların ışıkları uzakta birer silik parıltı gibiydi artık. Aşağıda eski Meclis’in taş duvarları geceye sessizce bakıyor, tarih ve bugün aynı sokakta yan yana duruyordu.