Kıyı Saf Tutunca

Dilber Yeliz Yılmaz

Ramazan gecesi, yatsının ardından İstanbul Boğazı’nın üstüne ince bir serinlik çökmüş; rüzgâr, suyun tuzunu geminin demirlerine sürerek ağır ağır dolaşıyordu. Güvertede şehir ışıkları titrek bir dua gibi uzanırken içeride başka bir âlem vardı: çalgı sesleri, camlara çarpıp geri dönen kahkahalar, tavandan sarkan ışıkların terli alınlarda gezinen rengi… Disko, geminin kalbini gürültüyle çalıştırıyor; teravih ise kıyıda, minarelerin arasında görünmez bir ritimle şehri sakinleştiriyordu.

Ömer, iki sesin tam ortasında duruyordu. Cebindeki tesbihe hafifçe dokundu. Üniformasının yakasında “ÖMER” yazan küçük isimlik, göğsüne iğnelenmiş bir sorumluluk gibiydi. Babası yıllar önce şu cümleyi fısıldamıştı:

“Adı Ömer olsun, eğrilince doğrulsun.”

Babasının cümlesi şimdi sanki metal harflerin içinden yeniden dile geliyordu.

O gece gemide işi vardı. Sigorta dolabının önünde, elinin altında kırmızı bir şalter, parmağının ucunda koca bir eğlencenin nabzı… İçerideki müzik bir kaçış gibi yükselirken dışarıdan gelen o uzak çağrı –ezanın kırılıp suya karışan yankısı– Ömer’in içine “dinlen” diye değil, “dur” diye dokunuyordu. Teravih kelimesi ilk kez ona uyku değil, huzur vaat ediyordu. Bir an, hakla batılın yan yana durduğunda ikisinin de kirlenebileceğini düşündü. Gemi, suyun üstünde bu disko kalabalığını taşıyordu ama Ömer’in içi bu kadar yükü aynı anda taşıyamıyordu. Şalteri indirirse geminin içi susacaktı. Belki de işinden olacaktı.

İndirmezse de kendi kafasındaki gürültü susmayacaktı. Parmakları kırmızı butona değdi, fakat çalgıların ritmi daha da yükseldi. O sırada Ömer, bu gece seçmesi gereken şeyin eğlence ya da ibadet değil gürültü ile dinlenme arasındaki çizgi olduğunu anladı.

Diskonun kapısını araladığında sıcak, yüzüne tokat gibi çarptı. Terle karışmış parfüm kokuları, meyve aromalı duman ve metalik bir ışık… İnsanların omuzları birbirine sürtünüyor, kahkahalar müzik sesinin altına gömülüp boğuklaşıyor, DJ’in parmakları sanki geminin kaderini değil de kalabalığın nabzını çeviriyordu.

Ömer kalabalığın arasından ağır adımlarla geçti; bir an, yakasındaki isimliğe bakan birinin bakışını yakaladı. “Ömer” yazısını görünce yüzlerde beliren o tuhaf beklentiyi düşündü. Sanki adını okuyan herkes ondan sert, düzgün, haklı ve güçlü bir şey bekliyordu. Sanki bu dört harf, ona “doğru ol” diye değil “doğruyu kesip at” diye emir veriyordu. Ömer’in göğsünde o eski cümle yine kıpırdadı: eğrilince doğrulsun. Ama doğrulmak, bazen de insanın içini çatırdatan bir işti.

Bir masanın kenarında bardaklar devrildi; gülüşmeler bir anda yükseldi, sonra bir itiş kakış… Genç bir adam kızgınlıkla bağırdı, bir başkası omuz attı; disko ışıkları öfkeyi de neşeymiş gibi boyadı. Ömer, birinin kolunun titreyip boşluğa düşüşünü fark etti. Kızcağız bir anlık bir kararma yaşar gibi oldu; dizleri büküldü, kalabalık umursamadı. Ömer’in eli refleksle uzandı; kızın dirseğini tuttu, onu karmaşadan çekip aldı. O anda içinden geçen ilk şey merhamet değil, kızgınlıktı. İnsan, kalabalıktayken daha hızlı yalnız kalıyordu. Başını kaldırıp sigorta dolabının olduğu koridora baktı. Kırmızı şalter, sanki uzaktan bile eline değiyordu.

Güverteye çıktığında rüzgâr yüzündeki sıcaklığı çekip aldı. İstanbul, karanlığın içinden usulca aydınlanıyordu. Uzakta bir caminin silüeti belirdi. Minarenin yanındaki ışıklar, sanki geceye çizilmiş ince bir sınır gibiydi. Ömer cebindeki tesbihe bir kez daha dokundu. Boncuklar parmaklarının arasında sadece sayılmıyor, bir yandan da tartılıyordu.

Boynunun içinde, yakasının altında küçük bir pusula kolye vardı. Onu çocukluğundan beri taşırdı. Babası yol görsün diye vermişti. Yollar görmüştü de… İskenderiye’nin rıhtımını, Beyrut’un sabahını, İzmir’in pas kokusunu; her beldede başka bir dil, başka bir yüz, başka bir ticaret hesabı… Cebinde farklı dillerde yazılmış küçük notlar taşımasının sebebi gösteriş değildi; bazı insanlar kelimeleri biriktirirdi, bazıları da suskunluklarını. Ömer, suskunluk biriktirenlerdendi. Ve en ağır suskunluğu, bir gün haklı olanı bildiği hâlde susmasıydı.

O gün… bir işin, bir paranın, bir “şimdi sırası değil” cümlesinin arkasına saklanıp haksızlığa göz yumduğu gün… Babasının yüzüne bakamamıştı. Daha doğrusu bakmış ama kendini tanıyamamıştı.

“Faruk olamadım.” dedi içinden.

“Hakla batılı ayırmak yerine, ikisini aynı masada oturttum.”

Diskonun ışıkları içeriyi gizliyordu. Teravih ise garip bir şekilde insanın içini açığa çıkarıyordu. Teravih, dışarıdan bakana uzun bir namazdı belki; Ömer’e göre ise ilk kez dinlenme demekti: kaçışın dinlenmesi değil, vicdanın dinlenmesi.

Rüzgâr, bir an ezanın yankısını suyun üstünden getirir gibi oldu. Sanki kıyıda saf tutan insanların omuz omuza duruşu buraya kadar uzandı. Ömer, karşı durmanın kolay; doğruya dönmenin ise ağır bir iş olduğunu o gece anladı.

İçeriden bir çığlık daha yükseldi. Bu kez kahkaha değil, ince bir panik:

“Abi biri fenalaştı!”

Kaptanın sesi telsizden çatallandı:

“Ne oluyor orada?!”

DJ mikrofona eğilip bağırdı:

“Hadiiii!”

Ömer, kalabalığın içindeki öfkenin büyüdüğünü ve taşkınlığın bir kıvılcıma baktığını gördü. Şalterin yanında durduğunda onu izleyen iki çift göz daha vardı: biri güvenlik, biri barda çalışan delikanlı. Ömer’in sesi yükselmedi; tam tersine sesi kısılarak netleşti:

“Bu gemide kimseyi kırmayacağım. Ama bu gürültü burada kalmayacak.”

Kıyıda, sanki teravih başlamıştı ve koca şehir bir arada saf tutmuştu. Ömer’in parmağı şalterde bekledi. Akışa bırakmak mı, durdurmak mı? Ve o bekleyişin içinde ilk kez, geminin değil kendi yüreğinin yönünü tayin ettiğini hissetti.

Ömer sonunda harekete geçti. Kırmızı şalter aşağı indiği an, geminin içinden bir can çekişmesi gibi bir uğultu koptu. Işıkların göz alan rengi söndü, geriye yalnızca insanların şaşkın nefesleri kaldı. Birkaç saniyelik boşluk, kalabalığın üzerine soğuk su gibi döküldü. “Ne yapıyorsun ya?!” diye bağıranlar oldu; “Eğlencemizi mahvettin!” diyenler oldu. Küfürler, öfkeyle birbirine karıştı. Ömer, korkmadı, kendini savunmadı ve kimseye üstünlük taslamadı. Sadece, tek bir cümle kurdu:

“Biri fenalaştı. Herkes bir adım geri dursun.”

Bir emri değil, bir ölçüyü hatırlatıyordu. Hakla batılı ayırmak, bıçakla kesmek değil de bir çizgiyi görünür kılmaktı şimdi.

İçeride panik büyümeden sönsün diye ışıkları tamamen kapatmadı; loş bıraktı. Müzik yerine anons sistemiyle sakin bir yönlendirme yaptı. Güvenliğe eliyle işaret etti; barda çalışan delikanlıya bir bardak su uzatmasını söyledi. İnsanlar hâlâ homurdanıyordu ama Ömer’in sakinliği, geminin metalini bile utandıracak kadar ağırdı. Kızın yüzü solgundu. Biri kolonyayı uzattı, biri yer açtı, biri eğilerek kıza iyi olup olmadığını sordu. Ömer, kalabalığın içinde ilk kez merhametin de bulaşıcı olabileceğini gördü. Disko, biraz önce kaçışın gürültüsüydü; şimdi o gürültünün altından, insanın gerçek sesi sızıyordu.

Derken DJ, mikrofondan bir şey diyecekmiş gibi duraksayıp sustu. Elindeki kulaklığı indirip Ömer’e baktı. Barmen –az önce eğlenceyi savunur gibi dikilen delikanlı– elinde suyla güverteye doğru yürüdü. Sarhoş bir adam, omzunu duvara yaslayıp gözlerini kapattı; sanki kendini ilk kez duyuyordu. Ömer, onları vaazla çağırmadı. Yalnızca kapıyı açtı; rüzgârın, şehrin, denizin açtığı kapı. Güverteye çıktıklarında İstanbul daha sessiz görünüyordu. Minarelerin çevresindeki ışıklar, geceyi ikiye bölüyordu: gürültü ve dinlenme. Kıyıdan gelen ses artık bir yankı değil bir hâl gibiydi. Sanki şehir saf tutmuş, omuz omuza nefes alıyordu.

Ömer tesbihini avucunda çevirdi. Boncukların şıkırtısı, az önceki müziğin yerine geçmedi. Geçmesin diye de çevirdi zaten. Cümlesini büyütmeden:

“Yatsı geçti.”

Sonra durdu; kelimelerin arkasına saklanmadan ekledi:

“Teravih de insanın içi için bir durak.”

DJ gülmedi. Barmen alay etmedi. Sarhoş adam tek kelime etmedi. Rüzgâr, o cümleyi alıp şehrin üstüne serdi.

Birkaç kişi, ne yaptığını tam bilmeden Ömer’in yanında durdu; sanki bir safın ilk taşı gibi… Kimi ellerini cebine soktu, kimi başını eğdi, kimi sadece gökyüzüne baktı. Disko ışıkları sönünce yıldızlar göründü. İnsan, gökyüzüne gözlerini dikince sesini kısmayı hatırlıyordu. Ömer o anda teravihin ne demek olduğunu kendi kalbine yazdı: Dinlenmek… kaçmak değil doğru yerde durmaktı.

Su, geminin altından akıp gitti. Hayat akıyordu, evet. Ama Ömer ilk kez akışa kapılmadı. Hakla batılı aynı masada oturtmadı; çizgiyi çizdi, taşkınlığı durdurdu ve bir canı kalabalığın içinden çekip aldı. En tuhafı da şuydu: Ömer o gece ilk kez dinlendi; müzik sustuğu için değil içindeki kavga sustuğu için.

Gemi yürüdü; disko sustu. Ömer, adının hakkını vermenin bağırmak değil doğru yerde sessizce saf tutmak olduğunu öğrendi.