‘’Yollar seni gide gide usandım.
Yollar seni gide gide usandım.’’
Dilinde bu şarkı, elinde valizi, sırtında çantası ile yürüyordu toprak yolda. Evler görünmeye başlayınca köye varmış olmanın tedirginliğini hissetti. Biraz dinlenmek için bulduğu bir taşa oturdu. Peşinden gelmek istemezcesine tekerleri zor dönen valizi yanına park etti. Kafasında düşünceler birbirini kovalıyordu. Hem bir an önce evine varmak istiyordu, hem de gerisin geri dönmek. Kalktı. Eyleme geçmek düşüncelerini bir an olsun susturabiliyordu. Düşünmeye gerek yoktu daha fazla. Gidilmesi gerekiyorsa gidecekti.
Eve yaklaştıkça duyguları da hareketleniyor ve sürekli değişiyordu. Heyecan yerini büyük bir endişeye bıraktığında eve varmıştı. Avluda beklediği gibi büyük bir kalabalık ve cenaze çadırı vardı. Gelenler kıymalı pideleri yemişler, sessizce çaylarını içiyorlardı. Valizin tekerlekleri taziye sessizliğini bozdu. Herkes şaşkın bir şekilde ona bakıyordu. Kaçamazdı. Ne kalabalıktan, ne sözlerden, ne hakikatten.
Bir çocuk eve doğru koştu: ‘’Abaa, Emrullah Hoca geldi.’’ Kalabalıktan bir delikanlı hemen doğruldu: ‘’Ver abi valizini bana, geç sen içeri.’’ O sırada gözleri ağlamaktan kızarmış, telaşlı bir kadın geldi. Öyle hışımlıydı ki örgü yeleğinin cebindeki peçete destesi düşmek üzereydi. Elini kaldırdı ve hızlı bir tokat attı. Yere çömeldi. Ağladı, ağladı, ağladı. Herkesin gözü onlardaydı. Bir an olsun gözlerini ayırmıyorlar, bu tarihi kavuşma anını kaçırmak istemiyorlardı. Kadın birden kalktı, ağlamanın vermiş olduğu rahatlıkla oğluna sımsıkı sarıldı. Emir bir taraftan annesinin gözyaşlarını siliyor, bir taraftan sarılmasına karşılık veriyordu. Seyirciler(!) de gözyaşlarına hâkim olamadı. Şükür nidaları burun çekme seslerine karıştı.
Hemen içeriye bir sofra kuruldu. Konu komşunun getirdiği yemekler ısıtıldı, kalan pidelerden koyuldu. Emir tüm bakışlar üstünde birkaç lokma yedi annesiyle diz dize. Misafirler tüm meraklarını ilk gün hatırına içlerine attılar, ‘başın sağ olsun’ demekle yetindiler. Her başın sağ olsun bir mermi gibi deldi içini, her başın sağ olsunda hissetti yetim kalmışlığını. Her başın sağ olsunda babasıyla küs ayrılmanın pişmanlığı yaktı ciğerini.
Misafirler bir bir evi boşaltmaya başladılar. Ev tenhalaştıkça eşyalar ortaya çıktı. Pencere önündeki divana çizgi desenli yeşil bir örtü serilmişti. Sırt yastıkları, minderler, halı, hepsi bıraktığı gibiydi. Her şey aynıydı, ama geçen 3 yıl annesine çok zalim davranmıştı. Çizgiler divan örtüsüne şıklık katarken annesinin yüzünü yaşlandırmıştı. Televizyonun altındaki dolabın kapısı kırılmıştı; içindeki seccadeler, tesbihler, takkeler görünüyordu. Nakışla isminin yazıldığı takkeyi aldı eline. Evirdi, çevirdi. Eskilere gitti. Nişanlandığı o güne. Nişan sonunda taze nişanlısı mahcup bir şekilde ‘’kendim işledim, artık namaz kıldırırken bunu takarsın’’ diye hediye etmişti. Takkeyi yerine bıraktı, uyuyakalan annesinin üzerini örttü, kendisi de divana kıvrıldı.
Bu divana hep babası uzanırdı. Televizyon izlerken içi geçer, annesi oradan kaldıramazdı. Uykusunu biraz alınca kendisi kalkar namazlarını tamamlardı. Namaza çok düşkündü babası, ama uykuya da çok düşkündü. Kış akşamları yatsıyı geceye bırakırdı genelde. Geç kılmasını kendince telafi etmek için de teheccüd eklerdi. İyi adamdı babası. İyi babaydı da. Ama bazen aynı dili konuşamamak köprü açıyordu araya. Bazen olmayınca olmuyordu. Haberi aldığından beri ağlayamadığı için göğsü iyice sıkışmıştı. Baba demeye çalıştı, sesi içine kaçtı. Gözyaşları özgürlüğüne kavuştu. Hıçkıra hıçkıra ağladı.
O akşam köyün bütün evlerinde Emrullah Hoca’nın Emir’e dönüşümü konuşuldu. Erkekler dövmesine, kızlar küpesine takıldı. Adamlar düşman başına dedi, anneler o da bir evlat dedi. Yaşlılar, ya hu adamların yas günü bari gıybetini yapmayın, dedi. Bilmeyenler öğrendi: Emrullah Hoca’nın kendi köyüne atanmış bir imam olduğunu. Sesinin çok yanık olduğunu. Ezan okuduğunda herkesin hayran hayran dinlediğini. Kandillerde civar köyden insanların onun için geldiğini. Gelenlerin namazda arkasına durup, sonrasında okuduğu ilahileri dinlediğini. Gelinlik çağındaki kızların onunla evlenmek istediğini. Ama onun annesinin seçtiğiyle nişanlandığını. Nişanlısının da çok güzel ve maharetli olduğunu. Derken bir gün Emrullah Hoca’nın değişmeye başladığını. Namazları sadece görev olarak kıldırdığını, izinliyken namazlarını kılmadığını. Sık sık izin alıp şehre gittiğini. Kumaş pantolonların yerini kotun aldığını. Derken bir gün istifa ettiğini. Nişanı attığını. Babasıyla kavga ettiğini. Evi terk ettiğini. Duyduklarına göre bir gemide kamarot olduğunu. Ülke ülke gezdiğini. Gemide servis ettiği içkilerin müptelası olduğunu. Geçen ay başka bir şehre yerleştiğini. Orada bir diskoda çalıştığını. Dj olduğunu. Zaman zaman sahne de aldığını. Sahneye içkili çıktığını. Şarkıları içkili söylediğini. Bir daha da köye gelmediğini. Babasının evlatlıktan reddettiğini. Sonra da bu acıya dayanamayıp öldüğünü. Köy ahalisi dedikodu karışık bu bilgilerle uyudu o akşam.
Ertesi günlerde de cenaze evini yalnız bırakmadılar. Yapılan yemeklerle, okunan hatimlerle, Yasinlerle, tehlillerle desteklediler evi. ‘‘Emir Allah’ın’’ diyen oturdu bir köşeye. Vazifesini yaptığını düşünen kalktı gitti evine. Taziyeye gelen insan sayısı gün geçtikçe azaldı. İftarlar sahurlar yalnızlaştı. Ev kısa sürede günlük rutinine geri döndü.
İftar sonrası bir akşam annesi Emir’i teravihe çağırdı. Beraber camiye girdiler. Herkesin gözü üzerinde en arka safa durdu. Namaz sonrası tesbih çekerken camiyi inceledi. Bir zamanlar imam olduğu camide şimdi en arkadaydı. Garip hissetti. Dövmeli eline tesbihin hiç yakışmadığını düşündü. Nerden nereye gelmişti? Nasıl olmuştu? Nerde patlak vermişti ilk olarak? Düşündü, düşündü. Net cevaplar, keskin geçişler bulamadı. Mesleğini elini almışken, çok güzel bir kızla evlilik arifesindeyken, hayatının en mutlu olması gerektiği zamanda mutsuz olduğunu fark etmişti sadece. Mutluluk arayışına mutsuzluğu terk ederek adım atmak istemişti. Bir gemide çalışmak istemesi de bu yüzdendi. Farklı yerler görmek, farklı insanlar tanımak, belki mutluluğu bulmak. Şimdi mutlu muydu? Bilmiyordu.
Teravih çıkışı köy meydanında biraz yürüdü. Köylülerle çok da derine inmeden ayaküstü muhabbet etti. Eve geri döndü. Annesine artık gideceğini, otobüs saatinin yaklaştığını söyledi söyledi. ‘’Oğlum bayramı da yap öyle git’’ dedi annesi. ‘’Bayram demek tatil demek anne, bizim oralar tatillerde daha yoğun olur, iznim de bitti’’ dedi. Sarıldı, annesinin gözyaşlarını sildi. ‘’Kendini suçlama artık. Benim yolum, yaşamak istediğim hayat bu. Ne sizle, ne verdiğiniz eğitimle alakası var. Evlat olarak kabul ediyorsan ara ara gelirim yanına. Bazen de sen gelirsin benim yanıma. Hem tanıştırmak istediğim biri var.’’
‘’Hadi oğlum uğurlar ola’’ dedi annesi. Arkasından bir bardak su döktüğünü görünce affedildiğini anladı. Gülümseyerek el salladı. Sessizce geldiği o akşam gibi oldu dönüşü de.
Sessizce gidişinin ardından sesli sesli ağladı annesi. Kalktı. Abdest aldı. Kur’an okudu. İçinin fersah fersah genişlediğini hissetti. Okuduğu ayetlerin mealine baktı:
‘’Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi doğru yola iletemezsin. Fakat Allah dilediği kimseyi doğru yola eriştirir. O, hidayete erecekleri daha iyi bilir.’’ (Kasas Suresi, 56. Ayet)
Derin bir nefes aldı:
‘’Emir Allah’tan Emrullah’ım.’’