1. Bölüm: Buzun Şarkısı
Kulağımın dibinde patlayan bas sesleri midemde yankılanıyor. “Le Zénith” denen bu yüzen diskoda ışıklar okyanusu delmeye çalışıyor ama başaramıyor. Ben, Julien, bu illüzyonun mimarıyım.
45 ml cin, bir dash bitter, taze fesleğen… Şakerı sallarken çıkan ritim, geminin dizel motorlarının derin uğultusuyla karışıyor. Müşteriler buna “eğlence” diyor, ben “vites değiştirmek”.
Lyon’un dar sokaklarında büyüdüm. Hayat bize hep bir denge öğretmişti: gastronomi ve felsefe. Ama sancak tarafındaki lombozdan baktığımda sadece zifiri karanlık var. Kolalı beyaz ceketin yakası boğazımı sıkıyor.
“Bir tane daha Julien, bu sefer sert olsun!”
Gülümsüyorum. Mesleki refleks. İçkiyi hazırlarken aklım, az önce mola sırasında aşağı kata indiğimde gördüğüm sahneye kayıyor. Galley koridorunda, havalandırma borularının gölgesinde o Faslı çocuk yere küçük bir kilim sermişti. Önce ayakta, sonra eğildi… Alnını soğuk çelik zemine koydu. Geminin sarsıntısı bile o duruşu bozamıyordu.
Yukarı çıktım. Ama görüntü zihnime kıymık gibi saplandı.
“Julien? Camı kıracaksın!”
Marc’ın sesiyle irkildim. Parmağım bardakta beyazlaşmıştı.
“İyiyim,” dedim. “Sadece biraz yorgunum. Deniz bugün fazla mı hareketli ne?”
Aslında deniz dümdüzdü. Hareketli olan bendim.
Vardiya bitmek üzereydi. Yarın Ramazan’ın ilk günüydü. Personelin bir kısmı sahur için aşağı inecekti. Nedenini bilmediğim bir dürtüyle, ben de orada olmak istedim. Sadece bir kez, uzaktan bakmak için.
2. Bölüm: Kahvesiz Sabah
Güneş Akdeniz’de kızarırken ben ilk kez o saatte ayaktaydım, elimde ne kadeh ne shaker vardı. Ayaklarım beni personel mess hall’ine sürükledi.
Köşede birkaç kişi sessizce hurma, ekmek ve çay yiyordu. Yukarıdaki abartılı büfeden ne kadar uzaktı bu sadelik.
“Julien? Sen burada ne arıyorsun?”
Selim beni fark etmişti. Üzerimde hâlâ barmen yeleğim, etrafa cin kokusu yayılıyordu.
“Havalandırma yukarıda kötüydü,” diye yalan söyledim. “Biraz nefes almak istedim.”
Gülümsedi. Önündeki hurma tabağını hafifçe itti.
“Sahur yapıyoruz. Denemek ister misin?”
Duraksadım. O küçük kahverengi meyveye baktım. Alırsam bir kapı açılacakmış gibi geldi. Ama henüz o kapıya hazır değildim.
“Teşekkürler… Bugünlük kahvemi yukarıda içeyim.”
Kamarama çıktım. Espresso makinesine uzandım ama elim havada kaldı. Bir oyun oynayacaktım. Sadece bir oyun.
“Bugün kahve yok,” dedim aynadaki yüzüme. “Öğlene kadar. Bakalım dayanabilecek miyim.”
Bar mesaisi başladığında susuzluk boğazımda ince bir sızıydı. Normalde her on dakikada buzlu su içerdim. Şimdi önümdeki bardaklara buz doldururken kendi kendime gülümsüyordum: “Daha dün gece içki satıyordum, bugün buz bile gözüme pırlanta gibi görünüyor.”
Bir müşteriye Gin Fizz hazırlarken pipeti daldırdım. Bir damla tadına bakmam gerekiyordu. Durdum. Marc şaşkın baktı.
“Tatmayacak mısın bugün?”
“Biraz midem hassas,” diye geçiştirdim. Ellerimi tekrar tekrar yıkıyordum. Sanki üzerime sinen gece kokusundan kurtulmak istiyordum.
Henüz oruç tutmuyordum. Sadece kenarında dolaşıyordum. Korkuyordum çünkü bu kenarda bir şeyler değişiyordu.
Güneş batarken gözüm saatteydi. Ne beklediğimi bilmiyordum.
3. Bölüm: Hazırlık ve Sessiz Çağrı
Mutfakta mise en place başladığında güneş lacivert sulara gömülüyordu. Boğazımdaki kuruluk her şeyi bastırmıştı.
Selim’i gördüm. Elinde tepsi, her zamanki gibi sakin hareket ediyordu. Yanına yaklaştım.
“Güneş batmak üzere,” dedim. “Birazdan… iftar mı yapacaksınız?”
Durdu, terini sildi. “Evet. Gelmek istersen yer var. Bu sefer kahve bahanesi uydurmana gerek yok.”
İçimde bir şey kıpırdandı. Ama hâlâ “merak” diyordum kendime.
“Belki,” dedim. “Ama yukarıda disko başlıyor. Müşteriler bekletilmekten hoşlanmaz.”
Yukarı çıktım. Işıklar, baslar, parfüm ve ter kokusu… French 75 hazırlarken shaker’ı sallıyordum. Normalde bu koku bana Lyon yazlarını hatırlatırdı. O akşam hatırlatmadı.
Saatim titredi. Güneş batmıştı.
Bardaktaki buzları süzüyordum ki raftaki küçük su bardağına gözüm takıldı. Sadece bir yudum. Kimse görmezdi. Ama yapamadım. Yapamamak beni hem şaşırttı hem rahatlattı.
Gece yarısına doğru, disko en çılgın halindeyken aklıma yine alt kat geldi. Orada, makinelerin gürültüsüne rağmen yan yana dizilmiş adamlar… Omuz omuza.
Vardiyam bittiğinde ceketimi çıkardım. Sanki ağırlıktan kurtuluyordum. Personel odasının kapısına kadar indim. İçeriden gelen mırıltı, yukarıdaki müzikten daha güçlüydü.
4. Bölüm: İki Gürültü Arasında
On beş dakika mola verdim. Marc “Nereye?” diye sordu.
“Nefes almaya.”
Aşağı indikçe ses değişti. Müziğin sahte neşesi yerini motorların iniltisine bıraktı. Kapı aralıktı. İçeride Selim ve diğerleri yan yana duruyordu. Her renkten, her milletten adam.
Eşiğin hemen dışında kaldım. Ceketim hâlâ kokteyl ve tütün kokuyordu. Onlar sabun ve temizlik kokuyordu.
Hep birlikte eğildiler. Rükûya vardılar. Sonra secdeye kapandılar. Alınları çelik zemine değdiğinde geminin tüm ağırlığı sanki bir an üzerimden kalktı.
Namaz bitince Selim dışarı çıktı. Beni orada, çökmüş halde görünce gülümsedi. Yorgun ama sıcak bir gülümseme.
“Zor, değil mi?”
“Zor olan ne bilmiyorum ki,” dedim. “Sadece… izliyordum.”
Elini omzuma koydu. “Bazen insan iki şeyi aynı anda tutmaya çalışınca avuçları acır Julien. Şarabı da, secdeyi de aynı anda tutamazsın.”
Yukarıdan baslar yine yükseldi. Merdivenlere yöneldim. Her adım daha ağırdı.
5. Bölüm: Demir Atarken
Liman göründüğünde geminin gövdesi tuzlu, hafif çürük kokuya karıştı. Bavulum kamaramda yarı dolu duruyordu.
Üzerimde artık kolalı ceket yoktu. Sade beyaz gömlek. Masanın üstünde iki şey: yıllardır yanımda taşıdığım gümüş tirbuşon ve Selim’in veda ederken uzattığı, özenle katlanmış sade seccade.
Dışarı çıktım. İskelede insanlar koşuşturuyordu. Uzaktan ezan sesi geliyordu.
Selim’i gördüm. Elinde küçük çantasıyla son kez gemiye bakıyordu. Göz göze geldik. Hafifçe başını salladı. Ben de salladım.
Bavulumun bir köşesinde tirbuşon, diğerinde seccade duruyordu.