Alanur’un dünyasında hiçbir kelime yerinde durmazdı. Kelimeler yetişkinlerin ağzından çıktıkları hâlde onlara ait kalmaz, yön değiştirir, şekil alır ve büyürdü. Sınıfta öğretmenin tahtaya yazdığı her sözcük, onun zihninde üç boyutlu bir nesneye dönüşürdü. “Mevsim” denildiğinde rüzgârı merak ederdi. “Sabır” denildiğinde ne kadar sürdüğünü. “Yasak” denildiğinde ise tam olarak nereye kadar yasak olduğunu. Ama bazı kelimeler vardı ki sadece anlam değil hareket de getirirdi.
“Disko” mesela. O kelimeyi ilk kez teneffüste duymuştu. İki kız kıkırdayarak anlatıyordu: ışıklar yanıp sönüyormuş, müzik çok yüksekmiş, herkes dans ediyormuş. “Herkes” kelimesi zihninde yankılanmıştı. Aynı anda mı? Kimse durmuyor muydu? Kimse utanmıyor muydu?
O gün eve dönerken kaldırımların taşlarına basışı değişmişti. Zemin sabit değilmiş gibi yürümüş, adımlarını bilinçli bir ritme uydurmuştu. Bir taşı atlamış, birine özellikle basmış, sonra dönüp kendi etrafında küçük bir dönüş yapmıştı. Diskonun neye benzediğini bilmiyordu ama içinde bir tempo olduğunu sezmişti. Sanki kelimenin içinde görünmeyen bir davul çalıyordu.
Sekiz yaşındaydı ama çocukluğunu üzerinde gevşek duran bir elbise gibi taşıyordu. Sınırsız merakı içeriden çalışan bir makine gibiydi; durmadan işliyor, dönüyor, söküp yeniden takıyordu. Eğer bir yerde ritim varsa zihni oraya doğru eğiliyordu. Ritim, kelimelerin görünmeyen tarafıydı.
Okul yolu uzun değildi ama Alanur için yeterince merak uyandırıcıydı. Her sabah aynı bakkalın önünden geçerdi, tabeladaki harfleri yeniden ve yeniden incelerdi. Birkaç gün önce bakkal “batanan geminin malları bunlar!” diye bağırınca günlerce bunu düşünmüştü mesela. Mahallelerinde gemi mi vardı? Üstelik batmış mıydı? Nasıl kimse ona söylememişti? Yetişkinler kelimeleri hızlı kullanıyor ama içeriğinden söz etmiyorlardı.
O sabah sınıfa girdiğinde havada mevsimden bağımsız bir beklenti vardı. Öğretmen tahtaya büyük harflerle “RAMAZAN” yazdı. Tebeşirin tahtaya sürtünürken çıkardığı ses bile ciddiydi. Sınıfta bir kıpırdanma oldu. “Eee çocuklar Ramazan geliyor,” dediğinde bazı çocuklar hemen heyecanlandı, bazıları sıkıldı. Alanur yazıya baktı. Bir şey geliyorsa henüz burada değil demekti. Ama herkes şimdiden ona göre davranıyordu. Öğretmen arkasını döndü. “Heyecanlı mısınız çocuklar?” diye sordu. Sınıfın verdiği cevap dağınıktı. Alanur heyecanın biçimini düşündü. Heyecan mideye mi yerleşirdi, kalbe mi? Beklemekle aynı şey miydi? Bir şey gelmeden önce duyulan his miydi yoksa geldikten sonra yaşanan bir şey miydi?
Öğretmen tebeşiri yerine bıraktıktan sonra bir süre tahtaya bakmaya devam etti. Sanki yazdığı kelimenin sınıfın içine yerleşmesini bekliyordu. Sonra masasına yaslandı. “Akşamları teravihe giden var mı aranızda?” Sınıfta kısa bir sessizlik oldu. Bazı çocuklar el kaldırdı. Bazıları etrafına bakarak karar vermeye çalıştı. El kaldırmak burada bir inanç beyanı değil bir aidiyet işareti gibiydi. Kim nereye aitse oraya doğru hafifçe yükseliyordu.
Alanur el kaldırmadı. Çünkü bilmediği bir şeye aitmiş gibi davranmak istemiyordu. “Teravih namazı uzun olur,” dedi öğretmen. “Ama çok güzeldir. Kalabalık olur. Cami ışıl ışıl olur.”
Işıl ışıl.
Alanur’un zihninde kısa bir çakışma oldu. Işık onun için hep hareketle birlikte gelirdi. Işık varsa dans da olabilirdi. Disko da ışıklıydı. Ama öğretmenin sesi ciddi, hatta ağırdı. Diskoda ışık hareket içindi. Burada ışık ne içindi? Sıra arkadaşı Ecrin ona doğru eğilerek fısıldadı: “Ben geçen sene gitmiştim. Çok sıkıcıydı.” Ön sıradaki Murat arkasına döndü: “Babam her akşam gidiyor. Çok kalabalık oluyor.”
Kalabalık.
Alanur kalabalıkları severdi ama kalabalıkların içinde aynı şeyi yapan insanları izlemeyi daha çok severdi. Bir koreografi gibi. İnsanlar aynı anda eğilip kalkıyorsa orada bir işaret olmalıydı. “Teravihte herkes aynı anda hareket eder,” dedi öğretmen. “Aynı anda durur, aynı anda eğilir.”
Aynı anda.
Alanur’un zihninde iki görüntü üst üste geldi. Biri yanıp sönen ışıklar, diğeri camide omuz omuza duran insanlar. İkisi de aynı anda hareket ediyordu. Biri yüksek sesle, biri sessizlikle. Aynı anda hareket etmek ne demekti? Ritme uymak mıydı? Yoksa ritmin bir parçası olmak mı?
Aynı anda hareket etmek ne demekti? Kim başlatıyordu ki? Kim karar veriyordu? İnsanlar birbirine mi bakıyordu yoksa bir sese mi uyuyordu? O an sınıfta bir sandalye gıcırdadı. Öğretmen camiyi anlatmaya devam ediyordu ama Alanur’un dikkati başka bir yere kaymıştı. Bir yer düşünüyordu: Işığın ve kalabalığın olduğu, herkesin aynı anda hareket ettiği bir yer.
“Heyecanlı mısınız?” sorusu sınıfın üzerinden ikinci kez geçti. Alanur heyecanlı olup olmadığını bilmiyordu. Ama meraklıydı. Teravih nasıl bir yerdi? Disko gibi miydi? İnsanlar yan yana mı duruyordu? Orada da ritim var mıydı? Dans etmek günah mıydı? Peki insanın içi dans etmek istiyorsa ne oluyordu? Zil çaldı. Sınıf bir anda dağıldı. Sandalyeler sürüklendi, çantalar toplandı, çocuklar koştu. Batan geminin malları gibi teravih de Alanur’a eve kadar eşlik etti.
Evleri üçüncü kattaydı. Pencere sokağın tam ortasına değil biraz kenarına bakardı; bu yüzden Alanur dünyayı hep hafif çaprazdan görürdü. Sokaktan geçenleri yarım açıyla izlerdi. Belki de hiçbir şeyi doğrudan kabul etmemesi bu yüzdendi. Her şeyin bir yanını daha görmek istiyordu. Akşamları mutfaktan gelen çatal kaşık seslerini dinlerken bile ritim arardı. Çorbanın kaynama sesi, çaydanlığın fokurtusu, annesinin dolap kapağını kapatma biçimi… Hepsinin kendine ait bir temposu vardı. Bazen masanın altında ayaklarını oynatırdı. Kimse görmezse küçük bir dönüş yapardı. Müziğe ihtiyaç duymuyordu; kafasındaki sesler yeterliydi.
Merdivenleri ikişerli üçerli atlayarak çıktı. Annesi kapıyı açar açmaz “Ramazan geliyormuş anne niye söylemedin? Geminin battığını da bakkaldan öğrendim zaten!” diye çıkıştı. Durakladı, kafasında kelimeler dönüp duruyordu. Annesi gülümsedi, kapıyı kapatırken “Evet canım, geliyor. Bu sene teravihe gideceğiz seninle. Akşamları oruç tuttuktan sonra camiye gideceğiz. Hatta babanla konuştuk, eğer tüm ramazan bizimle teravihe gidersen karne hediyen biraz farklı olacak…”
Alanur’un gözleri büyüdü. “Neee!? Karne hediyesi?” dedi. Sesindeki sevinç henüz kontrol etmeyi öğrenmemiş bir balon gibi yukarı fırladı. “Evet,” dedi annesi, çantasını askıya asarken. “Sürpriz. Ama önce söyle bakalım, kimin gemisi batmış?” Alanur’un yüzü ciddileşti.
“Sen de mi bilmiyorsun? Bakkal dedi geçerken. ‘Batan geminin malları bunlar, kaçırmayın’ dedi. Mahallede gemi mi vardı? Üstelik batmış… Kimse bir şey söylemedi bana.” Annesi bir an durdu, sonra gülmeye başladı. Yetişkinlerin bazı gülüşleri açıklama yerine geçerdi. “Yok kızım,” dedi hâlâ gülerek, “öyle denir. Gerçek gemi değil o.” “Nasıl yani gerçek değil?” Alanur’un kaşları çatıldı. “Batmamış mı?” “Yok canım. İndirim demek o.”
İndirim.
Yeni bir kelime daha. Demek ki gemi bazen gerçekten gemi değildi. Batmak bazen gerçekten suya gömülmek değildi. Alanur’un yüzündeki sevinçle ciddiyet birbirine çarptı. Geminin batmamış olmasına sevinmeli miydi yoksa kimsenin ona bunu baştan söylememiş olmasına üzülmeli miydi? Kelimeler bazen kılık değiştiriyordu. O zaman teravih de sadece anlatıldığı şey olmayabilirdi. Disko da.
Annesi hâlâ hafifçe gülüyordu. O güldükçe Alanur’un içi biraz daha ağırlaştı. Çünkü mesele gülünecek bir şey değildi. Bir gemi batmış olabilirdi. İnsanlar üzülmüş olabilirdi. Deniz gerçekten yutmuş olabilirdi. Yetişkinler kelimeleri hafife alıyordu. Alanur ise onları tüm ağırlıklarıyla taşıyordu.
“Gerçek değil yani…” diye mırıldandı. Demek ki bazı şeyler söylendiği gibi değildi. Belki teravih de anlatıldığı gibi değildi. Annesi mutfağa geçti. Tencere kapağı kapandı. Çaydanlık fokurdadı. Ev yine bildiği seslerine döndü. Ama Alanur için dünya biraz daha genişlemişti. Artık biliyordu ki yetişkinlerin söylediği her şey, söylediği şey olmayabilirdi.
Alanur’un dünyasında her şey yan yana durabiliyordu: Işıklar, seccadeler, dans, gemi, Ramazan. Hiçbiri diğerini itip düşürmüyordu. Yetişkinlerin yaptığı gibi kelimeleri ayrı odalara kapatmıyordu. Onun zihninde hepsi aynı masanın etrafına oturabiliyordu. Teravih, öğretmenin anlattığı gibi uzun ve kalabalıksa belki de o kalabalığın içinde bir ritim vardı. Disko ışıklı ve gürültülüyse belki o da bir toplu hareket biçimiydi. Gemi gerçekten batmayabiliyorsa belki dünya da tek bir anlama sığmıyordu.
Alanur için mesele seçmek değildi. Mesele, hepsini denemekti. O hafta evde sesler değişti. Akşam ezanı biraz daha dikkatle dinlendi. Sofrada saat takip edildi. Annesi mutfakta daha planlı hareket ediyor, babası televizyonun sesini daha kısık tutuyordu. Ev, görünmeyen bir düzene girmişti. Ramazan gerçekten gelmişti; sadece tahtada yazılı bir kelime değildi artık.
Teravihin nasıl bir yer olduğunu bilmiyordu ama gitmeden önce bedenini hazırlamak istiyordu. Aynı anda hareket etmek nasıl bir şeydi? Herkes eğilirken eğilmek, herkes dururken durmak… Bu da bir tür dans değil miydi?
O akşam Alanur, dolabının önünde uzun uzun durdu. Elbiseler artık sadece elbise değildi; hangisi teravihe yakışırdı, hangisi ciddi görünürdü, hangisi içinde hareket etmeye izin verirdi? En sevdiği elbiseyi giydi. Saçlarını annesi gibi toplamaya çalıştı. Başına annesinin örtülerinden birini doladı. Örtü biraz kaydı, tekrar düzeltti. Aynada kendine baktı. Aynadaki kız hem ciddi hem kıpır kıpırdı. Hem camiye gidiyor gibiydi hem sahneye çıkacak gibi.
İçeri geçtiğinde annesi onu görünce neşelendi. “Alanur ne güzel olmuşsun, nereye gidiyorsun?” Alanur bir an durdu. Kelimenin ağırlığını tarttı. “Teravihe,” dedi. Ama kelime ağzından çıkar çıkmaz ayakları söz dinlemedi. Belini hafifçe kıvırdı. Omuzları oynadı. Küçük bir göbek attı. Annesi kahkahayı bastı. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!”
Anne güldükçe Alanur daha çok oynadı. Çünkü onun dünyasında ciddiyetle neşe birbirine düşman değildi. Secde ile ritim arasında görünmez bir köprü vardı. Dünyası kelimelerle, ışıklarla, dansla ve merakla doluydu. Teravihe gidecekti. Ama önce, kendi ritmini bulacaktı.