Yalnızlık. Sezai Karakoç bunu genellikle “Sigara külüne” benzetiyor. Ben maydanoza benzetirim. Maydanoz varlığı itibarıyla da olmazsa olmaz bir gıda değildir malum. Eşlikçidir, son dokunuştur, bazen de gereksizlik fikrini imler. Her şeyin içine girebilir, bu özelliği dolayısıyla da deyimlere konu olmuştur. “Her şeye maydanoz olmak” gibi. Ya da dur durak bilmeden konuşan insanları susturmak için, “Tatlım, tatlım dişinde, may…” “Evet, maydanoz” dersin ve susturabilirsin, utandırabilirsin karşındakini. Böyle bir şeydir maydanoz. Her şeyin içinden çıkmak ya da istenmeyen yerlerde varlığını sergilemek gibi huyları vardır. Varlığı itibariyle de dayanıksızdır. Bir patates, bir zencefil gibi günler hatta aylarca atıp da unuttuğun yerde var olamaz. Üç günlük ömrü vardır, kırılgandır, şekli ve sunumu itibarıyla çiçeğe benzer ama asla böyle bir kıymet görmez. Tadı ve kokusuyla da rayiha katar ama ana malzeme olmaz, yokluğu tüm denklemi baştan yazdırmaz. Zayıflamak isteyenlerin yeşil smoothieleri dışında başrol alamaz. Nazlıdır ama kimse pek nazıyla da oynamaz. Bir kere tohumu bir yere düşmüştür ve hep orada olmaya alışmıştır Maydanoz. Orada öyle kendi kendine bitmiş olabilir. Kafasına göre esmiş de büyümüş olabilir. Düşündüm de şimdi, sigara külü bile daha az yalnız. Kül, kendi haline gelmeden evvel rol aldığı bir eylem var neticede. Yanmak. Yanarak bir şeyden başka bir şeye dönüşüyor. Bir süreci, kısa da olsa bir birlikteliği var.
Yalnızlığı bir elbise gibi üzerime geçirmiyorum. Metal bir zırh değil benim için. Keçi inadımın sonucu yalıtmıyorum kendimi herkesten. Ama ne oluyor? Ne olduğunu ben de bilmiyorum; bilsem, inat edeceğim meseleleri seçerdim. Bilsem savaş dışında zırhla gezmezdim, bilsem ihtiyaç duyduğum anlarda yalnızlığımı üzerimden sıyırmasını bilirdim. Bu bir varoluş. Nasıl maydanoza patates gibi davran diyemiyorsak, ben de öyle işte…
Nereden çıktı bu? Aaaaa nereden çıktı bu, hiç de içe dönüklüğün yüzünden eleştirilmiyor, uyumsuzluğun her fırsatta yüzüne çarpılmıyor, en ihtiyaç duyduğun anda kimsesiz kalmıyormuşsun gibi, aaaaa. Nereden çıktı, aaaa? Bilincimin akışının samimiyetsiz sorularına tahammülüm yok. Alay ederek de olsa onu pataklamak içimi rahatlatıyor, bir nebze ve kısa bir süre. Sonra? Sonrası aynı.
Yeşili severim. Maydanozlar ile aramdaki benzerlikleri düşününce ilk bu geldi aklıma. Yeşili sev ve hemen ardından “Doğayı koru” demek gerektiğini düşündüm. Kimin sloganı bu acaba? Cenahların, mahallelerin, tarafların, sınıfların sloganları, muhitleri, kitapları ve ne yazık ki doğruları var. Doğruların tek olduğuna ilişkin köktenci bir yobaz ya da pozitivist bir bilim aşığı olmasam da bu kadar çoğullaşmasını da kafam götürmüyor. Açıkçası varoluşsal sıkıntılarıma dalayım derken daldığım bu politik hesap vermecilik de bazıları sınıfsal ve çoğu duygusal yaralarıma merhem olmuyor. Bir arkadaşım vardı da duyguların da sınıfsal olarak üretildiğini söylerdi. Bana ne? Bilmek kalbimin ağrısını dindirmiyor.
Arabesk konuştum. Bu ara her şey arabeskleşti diye düşünmüştüm yakın geçmişte, bu sonuçtan çok da rahatsız olmayarak, neydi bağlamı onun? Hatırlayamadım. İnsana, bilinci oyunlar oynarken onun karşısında duracak gerçekçi ve art niyetsiz başka bir zihnin yokluğu ne kadar büyük bir yalnızlık alanı açıyor aslında.
Buradan nereye gidebilirim. Bilmiyorum. Canım gitmek istiyor mu emin olamıyorum. Zihnimi durdurmanın yolu başka zihinlerin homurtularına kulak vermekten geçiyor bu aralar.
Telefonumu elime alıyorum.