Kadife Elbiseme Ne Oldu?

Alime Büşra Hamzayev

Pencere camından yansıyan güneş ışıkları gözlerine vurdu. Kirpikleri bir perde gibi güneşin rengiyle büründü. Gözlerini hafif araladı ve güneşin sıcaklığıyla ısındığını hissetti. Oda sıcacık olmuştu. Kalktı, ellerini başından yukarı doğru uzattı, esnedi. Yeni bir güne merhaba diyecekti. Fakat o esnada annesinin sesiyle irkildi. “Kalk kız öğlen oldu. Baban yalnız kaldı hayvanlarla.” Annesinin dediklerini duyar duymaz kalktı, üzerine kadife elbisesini geçirdiği gibi annesinin hazırladığı azığı da alarak yola koyuldu. Yolda sallana sallana gidiyordu. Saçları da örgülüydü. Diline bir şarkı dolandı, daha doğrusu uydurdu. Elbisenin eteklerini bir bu yana bir şu yana sallaya sallaya sekerek yürümeye devam etti.

Ayşe, henüz yedi sekiz yaşlarındaydı. Hayatları yaylayla köy arasında geçiyordu. Babası hem hayvancılık yapıyor hem de tarımla uğraşıyordu. Bu köyde çoğu kişi zaten böyle geçiniyordu. Annesi agresif bir köy kadını, babası ise içe dönük, sessiz bir adamdı. Etliye sütlüye karışmaz, işini yapar evine dönerdi. Ayşe, sabahları keçi otlatmaya gider babasına yardım eder ve birlikte yemek hazırlar yerlerdi.

Nihayet babasının yanına varmıştı. Babası o sırada keçileri otlatıyordu. “Kızım, nerde kaldın? Gel süt sağ da bir şeyler yiyelim.” Ayşe hemencecik bir kap aldı ve keçilerin yanına koştu. “Tuttum seni koca kız!” diyerek en iri olan keçiye yapıştı. Keçi bir iki debelendi. Bir eliyle boynuzunu tutup bir eliyle başından okşamaya başladı. Keçi sakinleşince bir eliyle kabı tutup bir eliyle sağmaya başladı. Kap dolunca babasının yanına gidip, yaktığı odunların üzerine koydu. Sütün kaynamasını beklerken elindeki çalılarla oynamaya başladı. Kâh ateşe tutup, tutuşan çalıyı kaldırarak izliyor kâh çalıları aniden ateşe fırlatıyordu. Sütün içine küller uçuşsa da babasının sesi soluğu çıkmıyordu. Bu onlar için bir rutin olmuştu. Babası kaynayan sütü iki bardağa döküp birini Ayşe’nin önüne koydu. Güzelce yemeklerini yediler. Ayşe sofrayı çırpıp, kalan ekmeği içine koyarak bohça haline getirdi. O sırada yayla komşularından olan Ayşeyle yaşıt Ahmet ve babası çıkageldiler. Ahmet heyecanla Ayşe’nin yanına gelip bohçasındaki taşları çıkarıp önüne dizdi. “Ayşe, bak bunları yukarıdaki inden topladım. Üzerlerinde yıldızlar var, solucanlar var. Babam dedi ki eskiden burası hep denizmiş. Düşünebiliyor musun?” Ayşe şaşkınlıkla taşları eline alıp tek tek inceledi. “Ahmet, bunlar çok güzel!” Taşların yüzeyi pürüzlüydü. Bazılarının üzerinde gerçekten yıldızı andıran izler vardı. Bazılarıysa kıvrılıp kalmış solucan kabuklarına benziyordu. Ayşe, taşlardan birini yanağına değdirdi. Güneşte ısınmıştı. İçinde sanki bir soba saklıydı.

Ahmet dizlerinin üzerine çöktü. “Gel yukarı çıkalım, daha çok var.” “Ama babam tek başımıza gitmeyin dedi.” Ayşe göz ucuyla babasına baktı. Babası Ahmet’in babasıyla konuşmaya dalmış, keçileri de bir yandan kontrol ediyordu. İki çocuğun fısıltısı rüzgâra karışıp kayboluyordu. “Uzağa gitmeyelim,” dedi Ayşe. “Şu büyük kayanın arkasına kadar.” Ahmet hemen kabul etti. İkisi de sekerek, kayalara basa basa ilerledi. Ayşe’nin kadife elbisesi dizlerine yapışıyor, etekleri toza bulanıyordu. Ama aldırmıyordu. Keçiler de peşlerinden ağır ağır yürümeye başladı. İçlerinden en iri olanı, biraz önce süt sağdığı keçi, çocukların yanından ayrılmıyordu.

Ahmet birden iki elini ağzına götürüp ince bir ıslık çaldı. “Bak şimdi,” dedi. Keçilerden biri başını kaldırıp ona doğru baktı. Boynundaki küçük metal çan hafifçe sallandı. İncecik bir ses yayıldı: tınnn… Ses, rüzgârın içinde kaybolmadı. Aksine, yaylanın sessizliğinde büyüdü. Ayşe o sesi sevdi. Çanın metal sesi, sanki gökyüzüne değip geri dönüyordu. “Bunlara yarış yaptıralım mı?” dedi Ahmet. “Nasıl?” “Şu iki keçiyi karşıya kadar koşturalım.” Ayşe kahkahayla güldü. “Keçiler koşmaz ki!” Fakat Ahmet çoktan iki keçinin önüne geçip ellerini çırpmaya başlamıştı. Keçiler bir an afalladı, sonra gerçekten birkaç adım hızlı yürüdüler. Çan sesleri art arda çınladı. Metal çan sesleri, çocukların kahkahalarına karıştı.

Ayşe elbisesinin eteklerini toplayıp peşlerinden koştu. Ayağı küçük bir taşa takıldı, ama düşmedi. Ahmet dönüp, “Yavaş!” diye bağırdıysa da ikisi de gülmekten cümleyi tamamlayamadı. Bir süre sonra yorulup büyük kayanın dibine oturdular. Nefes nefeseydiler. Keçiler biraz ileride otlanmaya koyulmuştu. Rüzgâr, Ayşe’nin örgülerini omzuna doğru savuruyor, elbisesinin eteklerini hafifçe kabartıyordu. Ahmet sırtını kayaya yasladı.

“Biliyor musun,” dedi, “bu kaya aslında bir gemi.” Ayşe gözlerini kocaman açtı. “Gemi mi?” “Evet. Eskiden burası denizmiş ya… İşte bu da batmış bir gemi. Biz de üstündeyiz şimdi.” Ayşe hemen ayağa fırladı. Kayanın üzerine tırmandı. Eteklerini dizlerinin arasına sıkıştırıp dimdik durdu. “O zaman ben kaptanım!” diye bağırdı. “Sen de tayfa.” Ahmet itiraz etti. “Olmaz, ben pusulacıyım. Yolu ben bulurum.”

Ayşe iki elini alnına siper etti, ufka baktı. Çimenler dalga gibi kıpırdanıyordu. Uzakta keçiler ağır ağır ilerliyor, beyaz sırtları güneşte parlıyordu. “Fırtına geliyor!” dedi birden. “Bak dalgalar yükseldi.” Ahmet hemen kayanın altından bir dal parçası kaptı. “Tutun kaptan, gemi sarsılıyor!” Ayşe, dalı bir dümen gibi kavradı. “Sağa kır! Keçiler… yani balinalar çarpacak!” İkisi de kahkahalara boğuldu. Keçilerden biri başını kaldırıp onlara baktı, sonra tekrar otlamaya devam etti. Ayşe bunu fark edince daha çok güldü. “Bak, o da bizi izliyor. O aslında deniz canavarı ama iyi kalpli.” Ahmet kayanın üzerine çıkıp Ayşe’nin yanına dikildi. “Şimdi karaya vardık. Burası yeni bir ülke.” “Adı ne?” diye sordu Ayşe. Ahmet düşündü. “Gökyüzü Ülkesi.” Ayşe başını iki yana salladı. “Olmaz. Gökyüzü yukarıda.” “E biz de yüksekteyiz işte,” dedi Ahmet ciddiyetle. Kahkahaları keçilerin çanlarına eşlik ederken Ayşe bir anda büyükçe bir tavşan gördü. Heyecanla Ahmet’e işaret ederek gösterdi. O sırada bir gümbürtü koptu. Öyle yüksek bir sesti ki çocuklar bağrışmaya, keçiler de oradan oraya koşuşturmaya başladılar.

Konuşmaya dalan babaları bir şey olduğu anlayıp hızlıca çocuklara doğru koşmaya yeltendiler. O sırada Ayşe yerde yatan tavşanı gördü ve korkulu hâliyle yere oturdu. Tavşanı aldı hareket ettirmeye çalıştı. Fakat gri tüylerinin üzerinden kanlar akıyordu. Ahmet hemen yanında belirdi. “Bırak onu Ayşe!” diye bağırdı. Ayşe korkuyla tavşanı yere attı. Elinde metal küçük bir şey kalmıştı. Babası gelmiş hemen Ayşeyi kucağına almıştı. Ayşe minik avucunu sımsıkı sıkarak gözlerini kanlı elbisesine indirdi. Ağlayan bir ses tonuyla “Kadife elbiseme ne oldu baba?” dedi. Babası her zamanki gibi sessizdi fakat bu kez sorun yok der gibi Ayşe’nin gözlerine bakıp ona sıkıca sarıldı.