Sakız

Şevval Durmuş

Dağların gökyüzüne yakın olduğu, bulutların kimi zaman evlerin pencerelerinden içeri sızdığı

o yüksek yamaçlar. Güneş doğarken sıcaklığı ile dürter, yeni günün haberini verir insana. Böyle hoş ve güzel bir yerde yaşamayı kim istemez rüyasında?

Mine ve annesi Fatma da hayat düzenlerini buraya kurmuş, doğa ile iç içe yaşamaya karar vermişlerdi. Burası, şehir tozunu ve gürültüsünü hiç bilmeyen; sadece kekik kokusunun, rüzgârın ıslığının ve keçilerin çan seslerinin hüküm sürdüğü bir dünyaydı. Geceleri gökyüzünde binlerce yıldız ve ayın saf parlaklığı ile aydınlanırdı her taraf.

Mine’nin dünyası, sabahın ilk ışıklarıyla dağların zirvesini boyayan mor ve turuncu renklerin cümbüşüydü. Annesi Fatma Hanım, gün doğmadan ocağı yakar, o yoksul ama huzurlu evin içini taze ekmek kokusuyla doldururdu. Dışarıda, uçsuz bucaksız yamaçlarda ise baharın müjdecisi olan sarı papatyalar, utangaç çiğdemler ve kayaların arasına sıkışmış o inatçı, kokulu dağ nergisleri rüzgârla dans ederdi. Mine’nin en yakın arkadaşı onunla birlikte yaşayan keçisi Sakız’dı. Bu tatlı ismi Mine’nin gözünde bir sakıza benzediği için almıştı. Hayal gücü genişti, tıpkı yaşadığı yer gibi. Kasabadaki tek okul olan ilkokula gidiyordu. Okul, belli saatlerde büyük çocuklar için lise dersleri verirdi. Ortaokul grubu ilkokulla birleştirilmiş, böylece günü ikiye ayırıp sabah ilkokul akşam lise olarak eğitim görüyorlardı. Kasabanın aman aman bir nüfusu yoktu. Çocukların toplamı yirmi bile etmezdi.

Bu minik kasabanın kendine has bir hayatı vardı. Bir fırıncısı, demircisi, öğretmeni, bakkalcısı gibi mesleklerden birer ikişer kişi barındırırdı. Herkes birbirini tanır, asla çalma ve yalan dolan olmazdı. Güven sonsuzdu, tıpkı sözde şehirler gibi.

Mine’nin en az Sakız kadar sevdiği bir şeyi daha vardı: pembe çiçek desenli elbisesi. Bu elbise, annesinin onun yaşlarında giydiği bir elbiseydi. Mine için bu yüzden değeri vardı. Onu her zaman odasının en özel köşesi olan masasının yanındaki dolabında saklardı. Dolap normal bir kıyafet dolabı olsa bile Mine dolabının arka kısmına kendi için değerleri olan şeyleri koyardı. Oyuncakları, sevdiği elbisesi, annesinin geri dönüşmesini istemediği ilkyazı defterleri ve yamuk yazılarla dolu günlüğü…

Bir gün Mine keçisi Sakız’ı uzaktan izlerken onun tek başına durgun durduğunu fark etti. Onsuz neşesi olmuyordu. Bu durum minik kızı üzdü ve aklına bir fikir geldi. Sakız’a oyuncak yapacaktı. Odasına bir bakındı. Kendi oyuncaklarına baktı. Bunlar Sakız’a uygun değildi. Kâğıtlarla yapmayı denese ıslandığı zaman oyuncak olmayı beceremese bile kâğıt olma işlevini yitirirdi. Odasından bir şey çıkmayacağını anlayınca annesinin yanına gitti. “Anne, Sakız tek başına çok mutsuz görünüyor. Ona oyuncak yapmak istiyorum ama elimde ona uygun bir oyuncak yok.” Bu durumu düşünen annesi ona “Neden kasabaya gidip etrafa bakınmıyorsun? Belki Sakız’ın ihtiyacı olan şey kasabadadır.” Bu fikir Mine’yi çok sevindirdi ve hemen odasına gidip üstünü değiştirdi. En sevdiği elbisesini -pembe çiçekli olanı- giydi. “Bu gün Sakız için özel olacaksa benim için de özel olmalı” diye düşündü. Saçlarını taradı ve beş dakika yürüme mesafesi olan kasaba merkezine yürüdü.

Mine, her dükkâna bakıyor ve Sakız’a uygun bir oyuncak arıyordu. İlk olarak fırıncıya gitti fakat bir şey çıkmadı. Ekmekten başka ne alabilirdi? Ardından bakkala gitti ama orda da ilgisini çeken bir şey olmadı. Okula da tatil diye gitmek istemedi. Niye tatilde de okulu görsün ki? Mine’nin umudu tükenirken birden yan dükkândan ağır tak tak sesleri duydu. Burası demirciydi. İsmail Usta’nın yeri. Her türlü iş gelirdi elinden. Kasabalıların da her türlü işine koşan yürekli bir adamdı. Herkesin hayatında olması gereken bir kişilik. Mine’nin kaybolan umudu aniden yerine geldi. İsteğini İsmail Usta’ya söyleyecekti. Kapıyı araladı, içeriye bakındı. Ve seslendi. “İsmail Amcaaa.” Mine’nin sesi, metalin tak tak sesine karşı cılız kaldı. En iyisi içeriye girmek diyerek içeri girdi. Dükkânda mutfak aletleri –bıçak, tencere, kaşık gibi akla ilk gelenler- , bahçe işleri için gerekli olan aletler gibi çeşitli alanların çeşitli gereçleri vardı. Kasabadaki tek demirci olunca her türlü alanı da içinde barındırması gerekiyordu haliyle. Mine içerideki aletlere bakarken İsmail Usta geldi. “Hoş geldin Mine, bir şey mi arıyorsun?” “Amca, keçim Sakız’a oyuncak arıyordum, sende var mı?” İsmail etrafına bakındı, düşündü. “Sanırım sana verebileceğim bir şey olabilir. Biraz bekleyebilir misin?” Mine duyduğuna çok sevindi. “Tabii ki beklerim İsmail Amca!” İsmail gülümseyerek dükkândaki başka bir kapıdan depoya girdi.

Aradan geçen beş dakikanın ardından İsmail Usta, Mine’nin yanına geldi. Elindekileri Mine’ye uzattı. “Bak bunların içine zil ve Sakız’ın sevdiği yiyeceklerden koyabilirsin. Keçiler böyle yuvarlamalı ve sesli şeyleri severler.” Mine, İsmail’in verdiği biri yuvarlak biri de kare olan oyuncakları aldı. Bunlar metaldendi, ince bir metal. Sakız’ın kolaylıkla oynayabileceği türden. Çok mutlu olan Mine sevinçten havalara uçtu. İsmail Usta’ya çok teşekkür etti. Elbisesinin cebinden kâğıt beş lira çıkararak İsmail’e uzattı. Usta güldü “Paran sende kalsın, Sakız’a hediyem olsun, kendine iyi bak” dedi. Mine gülümseyerek teşekkür etti. Oradan uzaklaştı ve evine döndü.

Yaşadığı heyecanla birlikte annesine seslendi. “Anneee, Sakız’a oyuncak buldum.” Elindeki ince metal oyuncakları annesine uzattı. Beraber Sakız’ın yanına gittiler. Fatma Hanım yuvarlak olana zil diğerine ise keçinin en sevdiği yem olan dilimlenmiş elma ve armut koydu. Sakız’a uzattı. Sakız, ilk kez gördüğü bu oyuncakları biraz inceleyip kendince onay aldıktan sonra zıplayarak etraflarında koştu. Top olan oyuncağını yuvarlayarak içindeki zille oynadı. Kare olanı da sağa sola ittirerek içindeki meyve dilimlerini dışarıya çıkarttı. Sakız’ın çok mutlu olduğunu gören Mine de havalara uçtu. Artık keçisi sıkılmayacak ve mutsuz olmayacaktı.

Akşam olduğunda Mine odasına çıktı. Aynadan kendisine baktı. Elbisesinin ona uğur getirdiğine inandı. Gülümsedi. Bugün hem onun hem de Sakız’ın özel bir günü olmuştu. Elbisesini tekrar katladı ve dolabının arkasına yerleştirdi. Güneşin çekilmesinin ardından ayın parlamasının ardından yatağa girdi. Pencereden dışarıya baktı. Yıldızlar… Ne kadar da yakınlar birbirlerine. Bir gün o ve Sakız’ın da iyi arkadaşları olması dileğiyle gözlerini kapattı. O sırada bahçeden Sakız'ın metal oyuncağından gelen hafif bir çın sesi duyuldu. Artık dağın sessizliğinde, kuşların şarkılarında yalnız değillerdi.