Kalkan

Hacer Noğman

İlk gençlik yıllarımı atlattıktan sonra mahallemizdeki Terzi Bedo’ya gidip kendime bir tulum diktirmek istediğimi söylediğimde şaşkınlıktan çok hınzırca bir yüz ifadesiyle beni karşıladığında oraya bir daha gitmemeye karar vermiştim. Sorun tulum diktirmemden çok metal bir tulum diktirmek isteyişimdi. Bu yaştan sonra kimseye laf anlatamam diyerek çıkmıştım dükkândan. Bu yaştan sonra.

Bu kadar geç olgunlaşacağımı ben de beklemiyordum ama bunu biz seçmiyoruz. Bu, genelde anne babaların ve biraz da ailenin kabahati olurdu. Sonuçta ben nasıl ortamda büyüyorsam bu ortama göre büyürdüm? Evet evet. Öyle de oldu. Bende biraz geç anlama sorunu da vardı. Yazların birinde camideki hoca bize gece yatarken üç ihlas, üç felak ve üç nası okuyup avcumuza üfler ve vücudumuzu sıvazlarsak bu surelerin bir kalkan gibi bizi koruyacağını söylediğinde bunu çok ciddiye almıştım. Mecazi anlatılardan çok uzakta olan zihnim kalkana takılıp kalmıştı. Bir kalkan gibi bizi koruyacaktı. Her şeyden. Tıpkı amerikan filmlerindeki o üstün güçlere sahip olan karakterler, bizans imparatorluğuna ait askerlerde ve bizim padişahlarımızda olan metal kıyafetler gibi.

??????

Günlerce bunun üzerine düşünmüştüm. Sonra haftalarca. Yanlışlık bir kez bile ağzımdan kaçırmadım bu fikri. Keşke kaçırsaymışım. Belki birisi uyarırdı. O üç sureyi unutmadım ama tecvidli okumayı unuttum. Yavan bir yemek kıvamındaydı okuduğum sureler. Her gece yatmadan bunları okumasam da o metalden tulumun hayaliyle gözlerimi yumuyordum.

Bir kahvaltıda bunu anneme söylemiştim. Babama söylemesi için. Annem kulak asmadı. Daha doğrusu saçmaladığımı düşündüğünü anladım. Gözlerini devirdi ilkin duyduğunda. Kalbimi çok kırmıştı bu hareketi. Ama bunu ona söylemedim. Meramımı anlattım ve bahçeye çıktı. Gerisini o hallederdi. Anneler hallederdi her zaman.

Yarın oldu, bir sonraki gün oldu ve sonraki gün. Gururumdan hiçbir şey sormadım anneme. O da bana bir şey demediğine göre babama bir şey dememişti demek ki. olsun, ben bir şekilde hallederdim.

Mahalledeki arkadaşlarıma metalden bir tulum yaptırma fikrini sorduğumda içlerinden biri babasının sobaları için yaptırdığı metal aparatlardan bahsetmişti. Kaynakçı. Terziye değil de kaynakçıya gitmeliymişim. O günün akşamında anneme tekrar açtım bu meseleyi. Açıkça söylemese de benim saçmaladığımı düşünüyordu annem. Ama aylardır bu meseleyi düşündüğümü de biliyordu. Keçi inadı mı var sende, diyordu her seferinde. Anlamıyordu beni. Çocuğu için neden istemez bunu bir anne anlamıyorum. Ama bu kez başarmıştım. Konuyu babama açmıştı. Onları kapıdan dinliyordum. Babamın bir şey demesine fırsat bırakmadan içeri girdim. “Baba kumbaramda çok para var, onun için biriktirdim!” dedim. Babamın gözlerinde gördüğüm çaresiz ifadeyi yıllar sonra anlamlandırmıştım.

Ben babamın yaşına geldiğimde, aynaya her baktığımda boynumda her gün gördüğüm çizik, o metal tulum, onu giymeye çalışırkenki eziyet ve tenimin muhtelif yerlerindeki çizikler… Keçi inadım ve durdurulamayışım. Ben babamın yaşına geldiğimde her gün bakmama rağmen o üç sureyi tecvidli okuyamayışımın ardındaki yanlış hareketim.

Ben babamın yaşına geldiğimde oğlum daha yeni konuşmaya başlıyordu. Ona üç sure dinlettim. Kıraati ve tecvidi iyi olan bir hocadan üç sure. İhlas, Felak ve Nas Sûreleri. Bu surelerin kalkan olduğunu anlayacak yaşa geldiğinde ona etrafındaki görünmez kalkandan bahsedecektim. Şimdilik geceleri uyumadan okuyup üflüyordum. Etrafında görünmez bir kalkanla yatarken uykuya dalmasını izlemenin tarifi yok. Her gece uyumadan boynumdaki çizikte parmaklarını gezdirirken oraya ne olduğunu soruyor ama ona gerçeği yıllar sonra söyleyecektim.