Kâğıtsızlar

Küçük Hayallerin Büyük Kırıklığı - Meryem Betül Dikbaş

Küçük Hayallerin Büyük Kırıklığı

Meryem Betül Dikbaş

Elindeki reçelli ekmeği yerken pencereden bahçeyi seyrediyordu. Kendisi gibi karnını doyurma telaşında olan keçiye takıldı gözü. Keçiden anlardı. Sıska bedenine rağmen güzel, siyah bir kıl keçisiydi. Yanağındaki kahverengilik allık havası vermişti.

Ekmeği bitince dışarıdaki keçinin yanına gitti. Kokusuna aldırmadan, içine çeke çeke bir güzel sarıldı. Annesinin hastalığıyla beraber satmak zorunda kaldıkları koyunları, keçileri hatırladı. Onlarla koşup oynadığı, kendisini gerçekten çocuk hissettiği o güzel zamanlar geride kalmıştı. Bir günde on sene büyümenin getirdiği yükle keçinin yanı başına uzandı. Oracıkta uyuyakaldı. Keçinin tüm dürtmelerine rağmen huzuru hissetti. İşten gelen babasının sesiyle uyandı:

‘’Kızım yemek hazır mı? Annenin yemeğini yedirdin mi?’’ Gözlerini açtığında Güneş batmak üzereydi, gökyüzünü o güzel kızıllık kaplamıştı. Ama bu güzelliği seyredecek vakti yoktu. Yemek yapmadığını hatırladı, hızlıca mutfağa koştu. Dolaptan çıkardığı boş tencerelerle bakıştı.

‘’İçerden iki ekmek sula da dün aldığım helvayı dürelim’’ dedi babası.

Büyük bir rahatlamayla sofrayı kurdu. Babasına keçiyi sordu:

‘’Baba bahçedeki keçi bizim mi? Yine keçilerimiz, koyunlarımız mı olacak?’’

‘’Yok kızım, kurban bayramı yaklaşıyor ya onun için aldım. Biraz küçük aldın mı daha ucuz oluyor, bahçemiz de var yesin, büyüsün.’’

Kurbanlık içindi demek. İçinde bir fırtına koptu. Yeni alınan oyuncağını komşu çocuğu kırmış gibi hissetti. Doğumdan sonra bebeğini kaybetmiş bir anne gibi, yeni evlendiği yarini askere göndermiş bir gelin gibi, kanseri yendiği gün trafik kazasında ölmüş bir adam gibi kavuşur kavuşmaz ayrılık yaşayacaktı yani. Babasına hiçbir şey söyleyemedi. Tüm hevesini içine gömüp sofradan kalktı, annesinin ilaçlarını getirdi.

‘’Yarın sabah hazır ol, senle çarşıya gidicez, bayram eksiklerini halledelim’’ dedi babası.

Biraz önceki hayal kırıklığını hiç yaşamamış gibi gözleri parladı:

‘’Bana bayramlık elbise mi alıcaz?’’

‘’Geçen bayramda aldığımızı giyersin yavrum, kurban bayramı masraflı olur. Hem sen artık çocuk mus…’’

Babasının sözü bitmeden ilaç poşetini ve boş su bardağını aldı, odasına gitti. Bir darbe daha almadan günü kapatmak istiyordu. Keçi kokulu kıyafetiyle olduğu gibi uzandı. Annesinin sağlığında olsaydı asla bu kıyafetiyle giremezdi yatağa. Annesinin sağlığında olsaydı bu hayal kırıklığıyla da giremezdi. Girmezdi. Annesi gönlünü hoş tutmadan uyumasına izin vermezdi. Babası annesi gibi değildi, içini hiç görmüyordu. Gözyaşlarının ıslattığı yastığı ters çevirdi, uyumayı denedi.

Ertesi gün hiçbir şey olmamış, içinde onca acıyla savaşmamış gibi kalktı, ocağa çay koydu. Sabah kalkar kalkmaz ocağa çay koymak yeni güne umutla başlamaktır, derdi annesi. Sağlıklıyken. Annesinin yanına gitti:

‘’Hasta olmana, yatalak olmana alıştım. Ben bütün işleri görürüm, sana da babama da hizmet ederim. Ama keşke benimle konuşabilsen annem, eskisi gibi bana arkadaş olsan, yol göstersen. Başka bir şey istemem. ‘’

Yanına yaklaştı, annesinin gözyaşlarıyla ıslanan yanaklarını öptü. Küçük bir kâsede bebek mamasını andıran bir bulamaç yedirdi. Çay demlemeye gittiğinde babası ‘’Hadi çayla kahvaltıyla oyalanmayalım, yolda birer simit yeriz’’ dedi. Babasının simit alarak gönlünü almaya çalıştığını düşündü. Sevindi.

Çarşıdan iki çeşit bayram şekeri, gül lokumu ve tütün kolonyası aldılar. Evden getirdikleri bıçakları bilettiler. Bıçakları bilettiği dükkânda babası ‘’Kurbanları kesmeyi kolaylaştıran metal bir aparat varmış, adı ne bilmem sende ondan var mı?’’ diye sordu. ‘’O dediğin ne bilemedim ama çay ocağının yanındaki dükkâna sor hele’’ dedi dükkân sahibi.

O dükkândan başka dükkâna kurban kesmeyi kolaylaştıran metal aparat sordular. Dükkân dükkân gezerken konfeksiyon dükkânları gördükçe heyecanlandı küçük kız, babası konfeksiyoncuların yüzüne bile bakmadan geçince kalp atışı normale döndü. Yine bir dükkâna kurban kesmeyi kolaylaştıran aparat sormaya girdiler. Karşı dükkanın vitrini görünüyordu. Dantel yakalı kırmızı ekose bir elbise gördü. İçinde kendini hayal etti. Kırmızı kunduralar giydirdi hayalinde kendine. Kırmızılar içinde, yine hayalinde oluşturduğu arkadaşlarıyla bayram şekeri topluyordu. Arkadaşları elbisesinin çok güzel olduğunu söylüyordu. Elbisesini babasının aldığını, saçlarını annesinin ördüğünü söylüyordu gururla.

Yüzünde hayalle gerçeklik arası bir gülümseme oldu. Bu gülümsemeyi babası da fark etti, kızının bakışlarını takip edince elbiseyi gördü. O sırada dükkân sahibi aradığı metal aparatı getirmişti. Nihayet aradığını bulmaktan muzaffer ama buruk bir ifadeyle çıktı dükkândan. Elini tuttu, sürekli arkasına bakmaya çalışan kızını çekiştirdi. Yola koyuldular, yürümeye başladılar. Yol boyunca bir şekilde babası konfeksiyoncuya gidip dantel yakalı o kırmızı elbiseyi alacak diye umutlandı. Kırmızı olmasa mavi olur, yakalı olmasa yakasız olur, ama yeni bir bayram elbisesi alır diye hissetti. Sabah simit de almıştı hem. Demek ki üzüldüğünü anlamıştı bu sefer.

Çarşıdan çıktılar. Ama hâlâ içinde nedenini anlamadığı bir umut vardı. Çarşıdan bağımsız, yol üzerinde bir dükkandan da elbise alabilirdi pekala. Umut ve endişe içinde eve yaklaştıklarını fark etti. Evlerine yaklaştıkça umudun rengi de soluklaştı. Evin bahçe kapısından giresiye kadar ‘’aaa sana elbise almayı unuttuk’’ diyip geri dönmesini bekledi babasının. Bahçeye girmeleriyle bütün umudu yerle bir oldu. Eve girmeden keçinin yanına gitti, ona sarıldı. Sonra birden kendini keçiden çekti. Yakında ayrılacaklarını, birbirlerine hiç alışmamaları gerektiğini söyledi. Bundan sonra hiçbir şeyi sevmemeye, hiç umutlanmamaya, hiç hayal kurmamaya karar verdi. Hayal kurmazsa hayal kırıklığı da yaşamazdı hem.

Sonraki günler eski rutinine devam etti. Yemek yaptı, sofra kurdu, kalan yemekleri küçük tencereye boşalttı, bulaşıkları yıkadı, çiçekleri suladı, annesinin ilaçlarını takip etti, çamaşır yıkadı, astı, katladı. Bazı günler babası gelmeden uyudu, ertesi sabah babası gittikten sonra uyandı. Günlerce kimseyle konuşmadığı oldu. Okulu sevmezdi ama yaz tatilini de hiç sevmedi bu yüzden. Keçinin yanına hiç gitmedi, bağlanmaktan korktu. Eski bayramlığını çıkardı, yıkadı, ütüledi, tekrar dolaba kaldırdı. Ortalığı toplarken kurban kesmeyi kolaylaştıran metal aparatı gördü. Uzun uzun baktı. Düşman gibi baktı. Hayallerini yıkan buldozermiş gibi baktı. Kendini metal bir parçayla kıyasladı. Değersiz hissetti. Daha fazla görmek istemedi, bahçeye çıkardı.

Arife günü sabah erkenden kalktı, eski bayram sevinçlerinden zerre kalmamıştı içinde. Bayram benim neyime türküsünü mırıldanmaya başladı. Keçiye baktı, bahçeye çıkardığı metal aparatla oynuyordu. Keçinin yanına gitti, bir hışım aparatı ondan uzaklaştırdı. Keçiye bağırdı, bu kadar saf olmasına kızdı. Annesi hayattayken öksüz kalmasına kızdı. Büyümek zorunda olmasına kızdı. Babasına kızdı. Onu koca bir yükle baş başa bırakmasına kızdı. Onu görmemesine kızdı. Yalnızlığına kızdı. Kendisine kızdı. İçindeki çığlık artık patlamış, dışarıya ses olarak çıkmıştı. Bağırdıkça bağırdı, gözyaşı durmadan aktı. Kendinden geçmiş gibiydi. Ne babasının geldiğini fark etti, ne de ağlayarak tekrar gittiğini. Evden çıktı, yürüdü, yürüdü, yürüdü.

Güneş batmak üzereydi. Saatlerce yürümek halsiz düşürmüştü, acıktığını ve susadığını hissetti. Eve döndü. Eve geldiğinde keçi hâlâ otluyordu. Babası annesinin yanındaydı. Metal aparatı aradı, bulamadı. ‘’Kurban kesmeyi kolaylaştıran aparat nerde? Neden bahçeyi hazırlamadın?’’ dedi. ‘’ Geri verdim ben onu’’ dedi babası. ‘’Onun parasıyla başka bir şey aldım. Keçiyi de kesmekten vazgeçtim. Bayram hediyem olsun sana.’’ Sevinçle keçiye koştu. Keçinin gölgelendiği ağaçta asılı siyah naylon bir poşet gördü. Aldı, açtı. İçinde dantel yakalı kırmızı ekose elbise ve bir çift kırmızı kundura vardı.