Heidi'nin Dönüşü

Müzeyyen Demircioğlu

HEİDİ’NİN DÖNÜŞÜ

Oh be! Sonunda memleketime dönüyorum. En çok köyümün dağlarını, köpeğimi ve keçilerimi özledim. Çocukken akşama kadar abimle beraber keçilerin peşinden koştururduk. Köpeğimiz sayesinde köyün yolunu bulurduk tekrardan. Her gün hiç sıkılmadığım rutinimdi bu benim. Ta ki lise okumaya şehre gidene kadar. Lise, üniversite, sonrasında yurt dışında yüksek lisans derken köyümden çok uzak kaldım.

Aklımda çocukluk anılarım, burnumda tezek kokusu ve kulağımda türkülerle bindim uçağa. Dört saat sonra ülkemde olacağım. İki yıldır ailemle yalnızca görüntülü konuşuyorduk. Her seferinde keçilerimi göstermesini isterdim babamdan. O da ısrarla göstermezdi, gelince sürpriz olsun diye. İşleri büyütüp başına da abimi geçirmiş. Sana da iş hazır diyor ama benim derdim iş güç değil. Yalnızca keçilerime sarılmak onlarla koşmak istiyorum.

İstanbul Havalimanına yaklaştığımızda kalbim hızla çarpmaya başladı. Burada karşılanmayı çok isterdim ama işler çok yoğunmuş gelemezlermiş. Neyse buruk bir şekilde uçaktan inip kahvaltılık bir şeyler almaya çıktım. Havalimanı o kadar büyüktü ki servis otobüs derken çok fazla vakit geçti. İstanbul’u biraz turlama hayalim yarıda kaldı. Çünkü otobüsümün vakti çok yaklaşmıştı. Otobüse bindim, koltuğumu cam kenarından almıştım Allah’tan. Kafamı cama koyar koymaz uyumuşum. Rüyamda köyümün dağlarında koşturuyordum. Ama tek başımaydım. Ne abim ne köpeğim ne de keçilerim vardı. Her yerde onları arıyordum. O kadar koşmuştum ki terden sırılsıklam olmuşum. Uzaklardan garip sesler geliyordu. Çan sesleri desem değil, teneke sesleri desem değil, gacır gucur anlamsız sesler. Seslere doğru koştuğumda keçilerimin gözümü alan bir parlaklıkta metal elbiseler giydiklerini gördüm. Melemeye çalışıyorlardı ama sesleri çıkmıyordu. Sonra korkuyla uyandım. Boğazım kupkuruydu. Euzu besmele çekip tekrar uyumaya çalışsam da nafile.

Otobüs şehre vardığında vakit gece yarısını geçmişti. Gara yaklaştığımızda gözüm anamı aradı hemen. İşte oradaydı, gözlerini mor yaşmağıyla siliyordu. İner inmez onun kollarına koştum. Babamla abim valizlerimi arabaya yerleştirip çok da içten olmayan bir sarılmayla sarılıp arabanın ön koltuklarına geçtiler. Bense arkada anamın koynuna başımı koyup bir taraftan yanaklarını öpüyordum. Köye vardığımızda hemen eve geçip yataklarımıza yattık. Günün yorgunluğuyla uyuyakalmışım. Sabaha doğru yine o garip rüya. Yine boğazım kupkuru. Tekrar uykuya dönmek imkânsız. Kalkıp bir abdest alıp sabah namazını kılayım dedim. Gün ağarınca da keçilerime koşacaktım. Namazımı kılıp duamı ettikten sonra ahşap merdivenlerden usulca inip kapıdan çıktım. Arka bahçeye doğru ilerledim. O küçük tahta ağıl kapımızı aralayıp keçilerime sarılacaktım. Hele bir de yavru varsa peşinden onun gibi koşup oyunlar oynamayı düşlerken olduğum yerde kalakaldım. Beni metal kocaman bir kapı karşılıyordu. Ve çevresinde telden duvarlar. Kapının parlaklığı rüyamdaki o gözümü neredeyse kör eden parlaklığa çok benziyordu. Rüyada mıyım yine diye kolumu çimdiklerken arkadan abimin sesi geldi. “Ne o gız, sabahı bekleyemedin mi keçilerini görmeye?” Kekeleyerek “Bu bu bu ne abi” diyebildim sadece.

İşleri büyütmüşler. Kırkma makinesi almışlar. Süt sağma makinesi almışlar. Tel duvarlarla çevirmişler. Keçilerin güvenliği için o gözleri kör edici kapıyı taktırmışlar, alarm taktırmışlar vs vs. Anlattı da anlattı. Sonra bir de bir tekstil firmasıyla anlaşmışlar. Keçi yünlerinden çok güzel takım elbiseler üretiyorlarmış. Lise mezuniyetiyle muhasebe işlerine girişmiş abim. “Sen de veteriner oldun ya hayvanlarımıza bakarsın işte. Doğumlarını yaptırırsın. Çoğaltırsın, kârımızı artırırsın.”

Gözlerim buğulandı. Abimin sesi vızıltıya döndü. Beynim uyuştu. O büyük metal kapıyı açtım. Makinelerin olduğu uzun koridoru geçtim. Metal elbiseler giymiş keçilerimin gözlerindeki hüznü de yanıma alıp keçilerimle beraber dağlara koştum. Ne yani? Dağlarda keçileriyle koşup eğlenen Heidi, şimdi sadece çoğalıp daha fazla yün vermeleri için keçilerinin veterineri mi olacaktı?