Kayalık Söylencesi

Yasemin Çakır

Annemin içi karanlık değildi. Karanlık dediğiniz şey boşluk ister; orası doluydu. Sıcaklıkla, kalp atışlarıyla ve dışarıdan gelen uğultularla doluydu. En çok da rüzgârın taşıdığı sesle. İnce bir çınlama… Sanki gökyüzü boynuna küçük bir güneş takmış da yürürken sallıyormuş gibi. Annem o sesi duyduğunda içeride sarsılırdım. Kalbi hızlanır, kasları gerilir, sonra yeniden yumuşardı. O zaman anlardım: Dışarıda bizden başka şeyler de vardı.

Göçmek, daha doğmadan öğrendiğim ilk kelimeydi. Annem yürüdükçe ben de yürürdüm; o durdukça etrafımdaki su sakinleşirdi. Toprak her yerde aynı değildi, bunu bile hissedebiliyordum. Bazı günler sertti, bazı günler çamur gibi ağır. İnsan sesleri arada bir yaklaşır, sonra uzaklaşırdı. İnce, tiz bir çocuk sesi vardı; diğerlerinden farklıydı. O ses geldiğinde annemin kalbi başka atardı. Karnının içi gerilir, sonra gevşerdi. Ben de onunla birlikte kıpırdardım. O ses yaklaştığında dışarıdaki dünyanın bana doğru eğildiğini hissederdim. Sanki henüz doğmamış olmama rağmen beni çağırırdı.

Bir gün annemin yürüyüşü değişti. Adımları düzensizleşti. İçimdeki su her zamanki gibi salınmadı; çalkalandı. Duvarlar daraldı. İlk kez yer kalmadığını hissettim. Annemin kalbi hızlandı ama bu kez güvenli hissettirmedi; telaşlıydı. İçimdeki sıcaklık bir anlığına çekildi. Sonra baskı hissettim. Her yerden. Sanki dünya beni içinden çıkarmak istiyordu. İtiliyordum. Sıkışıyordum. Annemin kasları beni bırakmak istemiyor ama aynı anda itiyordu. İçimdeki su azaldı. Karanlık artık beni itiyordu. Duvarlar kasıldı. Annemin içi dar bir geçide dönüştü. Başım bir yere dayandı. Geri çekilmek istedim ama geri yoktu. Dünya tek yönlü olmuştu. Sonra ışık geldi. Bir çizgi gibi. İnce ama acımasız. Sıcak değildi. Tenime değdiğinde ürperdim. Annemin kalbi artık her yerimde değildi; geride kalıyordu. Yerini başka sesler aldı. Gürültü. Rüzgâr. Çanların birbirine çarpan sesi.

Bir an asılı kaldım. Ne içeride ne dışarıda. Sonra düştüm. Toprak sertti. Soğuktu. Ağırlık ilk kez omuzlarıma çöktü. Nefes almak istemedim ama göğsüm kendi kendine açıldı. Hava içime dolduğunda canımı yaktı. Göğsüm istemeden genişledi. Bana ait ama yabancı bir ses çıktı benden. Annemin kalbi artık duvar değildi, yaslanamıyordum. Kendi kalbimin sesini ilk kez tek başına duydum.

Sonra sıcaklık geri geldi. Annemin dili boynuma değdi. Islak, ağır ve sabırlı. Beni dünyaya sürterek alıştırır gibi yaladı. Üzerimdeki kayganlığı, yabancı kokuyu, karanlığın son izini sildi. Her dokunuşunda bedenim biraz daha bana ait oldu. Toprağın soğuğu geriledi. Annemin nefesi yüzüme indi, kalktı. İçeride duyduğum o ritim şimdi dışarıdaydı; hâlâ benimleydi. Başımı kaldırmak istedim. Dünya yana kaydı. Bacaklarım beni taşımıyordu. Titrediler, çözüldüler. Yeniden denedim. Annem geri çekilmedi. Gövdesini yanımda tuttu; gölgesi üzerime düştü. Süt kokusu geldi sonra. Yoğun, sıcak, kendine çağıran bir koku. Tam o sırada başka bir koku karıştı havaya. Toprağın üstünde daha hafif, daha hızlı adımlar duydum. İnsanların kokusu annemin kokusundan farklıydı. Annem başını kaldırdı. Kulakları gerildi. Bedenini benimle o sesler arasına koydu.

O ses. İnce, tiz ve tanıdık. İçerideyken duyduğum ses. Başımı sütten çevirdim. Dizlerinin üstüne çökmüş bir çocuk bana bakıyordu. Gözleri çok büyüktü. Elini uzattı ama dokunmadı. Bekledi. Sanki önce benim karar vermem gerekiyordu. Ben de ona baktım. Kımıldamadım. Bacaklarım hâlâ titriyordu. Kız hiç korkmuyordu. Gözleri ışıklıydı. Yavaşça yaklaştı. Annem başını kaldırdı ama geri çekilmedi; yalnızca izledi. Kız dizlerinin üstüne çöktü. Elini uzattı. Bir an havada tuttu, sanki izin ister gibi. Sonra parmak uçları alnıma değdi. Dokunuşu anneminki gibi sabırlı değildi; daha hafif, daha şaşkındı. Parmakları tüylerimin arasında dolaştı. İçim ürperdi. Kaçabilirdim belki ama kalakaldım. Sesini içeriden tanıyordum.

Yüzü yüzüme yakındı şimdi. Nefesi sıcaktı. Gülümsedi. Sonra birden ayağa fırladı. “Babaaa!” diye bağırdı. Ses gökyüzüne çarptı. “Adını ben koycam, demiii? Ben koycam!” Gülmeye benzeyen kalın bir ses duydum. Ağır adımlar toprağı ezerek yaklaştı. Baba bir süre bizi izledi. Annem başını hafifçe indirdi ama yerinden kıpırdamadı. Kız yeniden eğildi. İki eliyle yüzümü kavradı. Heyecanla babasına döndü. “Adını ben koycam, tamam mı? Ben buldum bile!” Ne demek istediğini bilmiyordum. Ama sesinin içindeki sevinç, içerideyken duyduğum o titreşime benziyordu. O an annemin gölgesine bir gölge daha eklendi. Adam dizlerinin üstüne çöktü, bana baktı. Bakışı kızınki gibi taşkın değildi; ölçer gibiydi. Elini uzatmadı. “Bakalım yaşasın da,” dedi sakin bir sesle. “Adı kaçmaz.” Kız kaşlarını çattı. “Yaşayacak,” dedi inatla. Sonra yeniden bana döndü. Sanki karar çoktan verilmişti. Parmaklarını kulaklarımın arasına koydu. Fısıldadı: “Poyraz.” Kelime rüzgâr gibi çıktı ağzından. “Çünkü hep esiyor burada. E sen de esinti gibisin.” diye ekledi. Rüzgâr o an gerçekten yüzüme çarptı. Baba başını salladı; itiraz etmedi. O gün bir adım oldu. Ve adımla birlikte dünya biraz daha yerleşti.

Sonraki günlerde küçük kız adımı her söylediğinde sesinin içinde bir sahiplenme vardı. Ben hâlâ yürümeyi öğreniyordum. Bacaklarım ince dallar gibiydi; her adımda kırılacakmış gibi titriyordum. Kız hep yanımdaydı. Annem nereye giderse kız da belli bir mesafede izlerdi. Elinde bazen küçük bir bez parçası olurdu, bazen kurumuş otlar. Bir sabah annem aniden hızlandı. Sürü toparlandı. İnsanlar seslendi. Yer değiştirmeye başladık. O gün anladım ki yürümek biraz da hayata yetişmekmiş. Göçmek dediğiniz şey, benim için önce telaştı. Çadırlar sökülürken direklerin yere çarpma sesi duyulurdu. Ateşin yeri küle döner, duman dağılırdı. İnsanlar ağır, keçiler sabırsızdı. Boyunlarımızdaki çanlar yürüdükçe birbirine değerdi.

Yeni yerimizde kız çadırın önünde beni beklerdi çoğu zaman. Bir gün elinde renkli bir kumaşla geldi. Annesinin eski bir eteğinden koparılmıştı belli ki. Boynuma doladı. Düğümü sıkarken dili dışarıdaydı; ciddiydi. “Bak,” dedi. “Artık sen farklısın.” Farklı olmak ne demekti bilmiyordum. Ama sürü bana biraz daha uzun baktı o gün.

Akşam olduğunda ateş yakıldı. Duman göğe doğru ağır ağır yükseldi. Ben annemin yanına kıvrıldım. Kız biraz öteye, büyüklerin arasında oturuyordu. Kulaklarım düşmüş, yarı uykuya geçmiştim ki yaşlı kadının çatallı sesini duydum. “Pan’ın kayalıklarına yaklaşmayın,” dedi. Ateş cevap verir gibi çıtırdadı. “Yol kendi kendine kıvrılır orada.” Bir adam homurdandı, kalkıp ateşi karıştırdı. “Geçen yıl bir oğlak kayboldu. Sesini duyduk ama kendisini bulamadık.” “Pan kötüdür mü?” diye sordu çocuklardan biri. “Kötü değildir,” dedi yaşlı kadın. “Ama insanın kalbini en derin arzularıyla yoklar.” Kız başını kaldırdı. Gözleri büyüdü ama korkmadı; meraklandı. Yaşlı kadın devam etti: “Pan’ın kayalıklarında herkes aradığını bulmaz. Kimi hazine bulur… kimi yolunu. Kimi de ikisini birden kaybeder.” “Hazine ne?” diye sordu kız. Kadın omuz silkti. “Toprağın altında ne varsa.” Pan kelimesini ilk kez o gece duydum. İnsanların sesi değişmişti o adı söylerken. Ne tam korku, ne tam saygı. Sanki görünmeyen bir şeyi incitmemeye çalışır gibiydiler. Rüzgâr çadırın kenarını hafifçe kaldırdı. Başımı kaldırdım. Yaşlı kadının anlattıklarının aksine dağların arasında bir şeyin bizi izlediğini düşünmedim. Ama dağların bizi bildiğini hissettim.

Ertesi gün kız otların arasına oturdu, beni karşısına aldı. Elinde bez parçaları, eski düğmeler, kopmuş iplikler vardı. Boynumdaki kumaşı çözdü. Ciddiyetle yeni bir elbise yapıyordu. Çiçekli eski bir kumaş parçasını katladı, ölçtü. Dilini yine dışarı çıkardı. İğneyi bezin içinden geçirirken kaşları çatıldı. Metal iğne güneşte bir an parladı. İlk kez o zaman fark ettim: Kumaş yumuşaktı. Ama onu bir arada tutan şey sertti. Elbiseyi sırtıma yerleştirdi. Önümden bağladı. Düğümleri sıkıydı. “Bak,” dedi. “Artık kaybolsan da seni bulurum.” Sürüye baktım. Hiçbirinin sırtında renk yoktu. Rüzgâr tüylerimin arasına girerdi eskiden; şimdi kumaşa takılıyordu. Koşarken elbise hafifçe savruluyor, sonra yeniden bedenime yapışıyordu. Kız gülüyordu.

Elbise ilk gün omuzlarımı kaşındırdı. Kumaşın dikiş yerleri sertti. Koşarken sırtıma yapışıyor, durduğumda ağırlaşıyordu. Rüzgâr eskisi gibi tüylerimin arasından geçmiyordu artık; bir yere çarpıp geri dönüyordu. Bir kere silkinip üzerimden atmayı denedim. Kumaş kaydı. Düğüm gevşedi. Kızın yüzü değişti o an. Gülüşü durdu. Kaşları birbirine yaklaştı. Hemen yanıma geldi. Elbiseyi düzeltti. Düğümü yeniden bağladı. Bu kez daha sıkı. “Dur,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Bozma.”

Bozmadım.

Kız elbiseye baktığında gözleri başka bakıyordu bana. Sürüden biri gibi değil. Sahip olduğu bir şey gibi de değil. Daha çok seçtiği bir şey gibi. Sonraki günlerde yeni parçalar eklendi. Küçük bir cep dikti bir yanına. İçine kuru çiçek koydu. Bir gün de annesinin sandığından bulduğu eski, sararmış bir kurdele getirdi. Kurdeleyi dikerken metal iğne yine parladı güneşte. O parıltıyı her gördüğümde doğduğum gün gördüğüm ışık gelirdi aklıma. Rüzgâr bana ulaşmak için artık bir kat daha geçmek zorundaydı.

O yıl yağmur az yağdı. Otlar erken sarardı. Dere yatağı inceldi. İnsanlar su tulumlarını daha dikkatli bağlamaya başladı. Annem toprağı kokluyor ama bulduğunu beğenmiyordu artık. Bir sabah baba elini dağın eteklerine doğru kaldırdı. “Yukarı çıkacağız,” dedi. “Yaylada hâlâ yeşil var.” Hazırlıklar tamamlandı. Sürü ağır ağır harekete başladı. Dağa adımımı ilk attığımda farklı hissettim. Düzlükte hep düşecekmişim gibi hissederdim. Ama yamaçta… yamaçta bedenim başkaydı. Toynaklarım taşın kenarını buldu. Ağırlığımı nereye vereceğimi düşünmedim; biliyordum. Sanki içimde saklı bir harita açıldı. Bir taştan diğerine atladım. Rüzgâr burada daha sertti. Elbisem savruldu. İlk kez hafif hissettim. Annem arkamdan geldi. Başını kısa bir süreliğine omzuma değdirdi. Sanki “işte burası” der gibi. Kız aşağıdan bana bakıyordu. Önce korktuğunu sandım. Sonra yüzündeki ifadeyi gördüm. Şaşkındı. Belki de ilk kez beni kendi yerimde görüyordu. Yukarı çıktıkça toprak inceldi. Otlar seyrekleşti ama daha tazeydi. Taşlar büyüdü. Üst üste yığılmış gibiydiler ama düşmemişlerdi. Aralarında dar aralıklar vardı. Aşağıdaki sesler zayıfladı. Çanların çınlaması rüzgârın içine karıştı.

Aşağıda sürü daha geniş bir yamaca yayılmıştı. Büyükler orayı seçmişti; ot biraz daha fazlaydı. Sesleri rüzgârla birlikte yukarı çıkıyor ama net gelmiyordu. Ben daha serin görünen tarafa yöneldim. Otlar taşların arasında daha yeşildi. Kız bir süre sonra bana yetişti. Nefesi hızlıydı ama gözleri parlıyordu. “Pan’ın kayalıkları…” diye fısıldadı. Bir kez dönüp aşağı baktı. Sonra omuz silkti. “Biraz bakıp döneriz,” dedi. Kimse seslenmedi. Kayalıklar sıradan görünüyordu. Ama aralarındaki yollar düz değildi. Bir iz birden ikiye ayrılıyor, sonra yeniden birleşiyor, sonra bir taşın arkasında kayboluyordu. Yaklaştıkça aralarındaki boşluklar daralıyordu. Hangisinin yol olduğunu anlamak zordu. Çan sesleri hâlâ duyuluyordu. Sürü çok uzak değildi. Bir taşın yanından geçerken ayağım serin bir yere bastı. Toprak yaştı. Durup geri çekildim. Yamaçtaki toprak kuru ve gevrekti; burası öyle değildi. Toynağımı yere bastım, sonra hafifçe kazıdım. Üstteki ince toz dağıldı. Altından daha koyu, daha sıkı bir kat çıktı. Kız hemen diz çöktü. “Elini çek,” dedi heyecanla. Küçük parmaklarıyla toprağı eşelemeye başladı. Tırnaklarının arasına çamur doldu. Taşın dibindeki nemli yer büyüdü. Biraz daha kazınca su göründü.

Akıntı değildi. Sızıntıydı. Taşın altından ağır ağır gelen ince bir çizgi. Kurak yamacın ortasında saklanan küçük bir ıslaklık. Kız iki avucunu birleştirdi, suyu toplamaya çalıştı. Su berrak değildi; toprağın rengini taşıyordu. Avucundan geri sızdı. “Burada su var,” diye fısıldadı. Sanki gizli bir şey bulmuş gibi değil de kaybettiği bir şeyi hatırlamış gibi. Ben tekrar nemli yere bastım. Taşın kenarında farklı bir renk vardı. Gri değil. Toprak rengi de değil. İnce bir çizgi gibi uzanıyordu. Çizgiyi o da fark etti. Başını eğdi. Parmağını sürttü. Çamuru temizledi. Altından donuk bir parıltı çıktı. Güneş taşların arasından kaydı. Parıltı bir an için kızın gözlerine vurdu. “Bu ne?” dedi. Parmağıyla biraz daha toprağı sıyırdı. Sert bir yüzeye denk geldi. Taş sandı önce. Ama değildi. Yüzeyi pürüzsüzdü. Kız iki eliyle taşın kenarını kavradı. Zorlandı. Taş oynamadı. Biraz daha kazdı. Ben de toynağımla toprağı gevşettim. Nemli katman dağıldı.

Sonunda taş hafifçe yerinden kımıldadı. Altından su daha belirgin sızdı. Az önce bulanık görünen su gibi değildi. Daha berraktı. İnce bir çizgi hâlinde, metalimsi parıltının üzerinden geçerek akıyordu. Kız taşı tamamen kaldırdı. Altında küçük bir oyuk vardı. Oyuğun içinden metalimsi yapıya çarparak çıkan su, o donuk renkli damarın yanından süzülüyordu. Suyun geçtiği yerde toprak koyulaşmıyor, çamurlaşmıyordu. Kız başını kaldırdı. “Baba!” diye seslendi. Sesi taşlara çarpıp geri döndü. Bir daha seslendi. “Baba, gel! Burada bir şey var!”

Aşağıdan cevap gelmedi hemen. Rüzgâr sesi taşıdı ama kelimeler net değildi. Beklerken avucunu suyun altına tuttu. Su ince ince birikti. İçmedi. Avucunu bana uzattı. “Bak,” dedi. “Temiz gibi.” Suyun kokusunu aldım. Toprak kokusu azdı. Serindi. Tereddüt etmedim. Dilimi uzattım. İlk yudum boğazımdan inerken serinlik yayıldı. Yamacın kuru havasında ciğerlerimi dolduran soğuk nefes gibiydi. O zaman o da eğildi. Avucunu tekrar doldurdu. Bu kez kendi dudaklarına götürdü. İçti. Gözleri heyecanla büyüdü. Yüzünde anlamaya çalışan bir ifade vardı; korku değil, hayranlık da değil. Sanki bir sırrın kıyısına gelmiş gibiydi. “Pan…” diye mırıldandı.

Pan gerçekten var mıydı bilmiyorum. Yolu kim karıştırır, hazineyi kim saklar, onu da bilmiyorum. Ama o gün kurak bir yamacın ortasında, metalin temizlediği suyu içerken, yalnız olmadığımızı hissettim.