Yarım Saat

Emine Genç

Telefon çaldığında saat tam sekiz buçuktu. Arkadaşımın sesi, sanki yan odadan geliyormu gibi berrak ve netti: "Şu anda Madagaskar adasında araba kullanıyorum. Arka koltukta bir fil, bir zürafa ve bir balina var. Kendi aralarında Türkçe konuşuyorlar. Ama benim Türk olduğumu bilmiyorlar. Çok komik şeyler anlatıyorlar. Yarım saate İstanbul’dayız. Sana geliyoruz. Çayı koy.”

Telefon kapandı. "Çayı koy." Sesinde en küçük bir tereddüt, şaka yaptığına dair en ufak bir açık yoktu. Olanca rahatlıkla söylemişti. Sanki arka koltukta balina değil de market poşeti vardı.Ocağı yaktım. Su kaynamadan önceki o uğultulu sessizlik. İnsan o aralıkta hâlâ vazgeçebilir; ocağı söndürüp uyumaya gidebilir. Vazgeçmedim. Demliği çıkardım, her zamanki ölçümle çayı koydum. Beş kişi, üç kaşık. Herhangi bir durum ölçü kaşığını etkilememeliydi. Eğer bir balina misafirliğe geliyorsa, en azından çayın demi yerinde olmalıydı.

Saat çalışıyordu: Tik. Tak. Madagaskar ile İstanbul arasındaki binlerce kilometreyi hesaplamadım. Bir filin arabanın arka koltuğuna nasıl sığacağını da sorgulamadım. Su kaynadı. Buhar yükseldi, mutfak camı hafifçe terledi. Çay demini almaya başladı. Beklemenin ilk beş dakikası kolaydı, hâlâ oyunun içindesinizdir. Filin merdivenlerden nasıl çıkacağını, zürafanın tavanı yüksek salonda başını eğip eğmeyeceğini hayal edersiniz. Balinaya bir isim verip vermemeyi düşünürsünüz. Ona büyük bir kova su mu ikram etmeliydim, musluk suyu içer mi yoksa damacanadan mı vermeliyim?

Onuncu dakikada oyun ağırlaştı. On beşinci dakikada ciddiyet mutfağa sızdı. Raftan dört bardak çıkardım. Kendim için, arkadaşım için ve üç misafir için. Hayır, beş bardak. Masaya dizdim. İnce belli, kalın tabanlı. Bardakların arasındaki o boşluk hızla büyümeye başladı. Zürafayı bardakla hayal etmedim.

Yirminci dakikada kendimi dışarıdan izlemeye başladım. Çayı gerçekten demlemiş olmamı, bardağa uzanan elimi, kapıya bakış süremi. Dışarıdan gelen her ayak sesine, her motor gürültüsüne kulak kabartıyordum. Kapı çalmadı.

Pencereye gittim. Sokak her zamanki gibi sıradandı. Bir çocuk koşarak geçti, eski bir model araba köşeyi döndü. Kimsenin arka koltuğunda bir balina taşımadığına emindim. Kimsenin yüzünde o imkansız yoldan gelmiş olmanın yorgun izi yoktu. Dünya, benim beklentimden haberi yokmuş gibi akmaya devam ediyordu.

Yirmi beşinci dakikada mesele artık misafirler değildi. Mesele, söylenen o imkansız şeye verdiğim tepkiydi. İnancım, demlikteki su gibi soğuyordu. Çay demlendi. Fazla beklerse acıyacaktı. Yarım saat doldu. Kapı çalmadı. Saatin sesi odanın içinde devleşti. Duvarlar daraldı. Çaydanlığın kapağını kaldırdım; buhar yüzüme tokat gibi çarptı. Elimi geri çektim.

Kırkıncı dakikada insan ikiye ayrılır: Biri bunun bir şaka ya da bir delilik olduğunu bilir. Diğeri hâlâ kapıyı dinler. Ben, kapıyı dinleyen tarafta kaldım. Bir an için zilin çaldığını sandım. Çalmamıştı. Bekleyen kulak kendi sesini üretir, bekleyen zihin mesafeleri yok eder. Madagaskar yaklaşmıyordu; ben yerimden kayıyordum.

Bardakların dördünü rafa kaldırdım. Sonra tereddüt edip ikisini geri koydum. Kararsızlık, taşınması en ağır eşyadır. Kendi bardağımı doldurdum. Rengi koyuydu, tadı beklemekten acımıştı. Şeker atmadım. Çekmeceden erimiş bir çikolata aldım. Saat bir tur daha attı. Hiçbir yer hiçbir yere yaklaşmamıştı. Hiçbir hayvan Türkçe konuşmamıştı. Hiçbir yol kısalmamıştı. Kapı çalmadı.

Çay buz gibi oldu.