Saat sekiz, sabahlamak ve uykusuzluk. Bir günüm daha uyumadan sadece masa başında ekrana bakmakla geçti. Gece nasıl geçti anlamadım, ekrana dalmıştım. Uyku haplarımı ve diğer içmem gereken ilaçları içmemiştim. İçmek istemiyordum. Ben iyiyim zaten neden gereksiz ilaç içmeliyim? Uyku herkese gerekli değil bence. Ben uyumadan da yapabilirim. Uyku vaktimi alıyor, çok işim var.
Saatin tik tak sesi beni rahatsız ediyordu. Ortama alıştıkça duymam dediğim saat kulaklarıma gittikçe daha da batıyordu. Uykumu bölmesin diye başka odaya koydum, yine uyutmadı. Varlığı yetiyormuş demek ki. Sorun sadece saat de değildi. İlaçları da içmeliydim. Görüşümü gerçek yapan ilaçları. Hani şu halüsinasyonları engelleyenlerden. Evet, zihnimin bir yerlerinde onlar vardı. Onları görmemem için ilaçlarımı düzenli içmeli ve uykumu tam almam gerekiyordu. Ama ben ilaç sevmem, onlarla yaşamaya alışmak istedim. Olmadı. Beni gün geçtikçe daha da zorlamaya, daha da hayatımın içinde olmaya başladılar. Durumu anlattığımda beni anlayan olmadı. Küçükken okulda dalga geçerlerdi benimle. “Hani nerde seninkiler göremiyoruz?” “Baksana benim de arkamda birileri var mı?” “Nasıl tipleri bize benziyorlar mı?” Yaşadığım zorluğu annemin sınıf hocasına söylemesi hataydı. İlkokuldan lise bitimine kadar peşimde mutlaka bir tanıdık ve onunla gelen dalgaları vardı. Lise bittiği gibi üniversite için memleketimden ayrılıp İstanbul’a gitmeye kadar vermiştim. Hayatımda yaptığım iyi kilerden biri de buydu sanırım. Herkesten uzakta yeni bir başlangıç.
Gördüğüm hayali gerçeklikler neden başladı hiçbir zaman öğrenemedim. Küçükken korktuğumdan annem hep yanımda olsun isterdim. Lisede ilaçlarla tanıştım, şimdilerde üniversite bitirmiş, ilaçlardan kurtulmaya çalışandım. Dijital oyun tasarımı mezunuyum. Bu mesleği okumak istememiştim. Fikrim ani bir şekilde bölüm seçiminin son günü değişti. Bu bölümden mezun olup insanlara yaşadıklarımı gösterecektim. Öyle de yaptım.
Yaptığım korku oyunları ile insanlara bunun nasıl bir şey olduğunu göstermek istedim. Yayınlarken anonim olarak, hiçbir zaman adımı vermedim. Teşhisi belli ama kimlikteki ismi karalı bir hasta gibiydim. Kimi zaman evde normal bir hayat içerisinde beliren karartılar yaptım. Kimi zaman sadece uyumak üzere odamda beliren siluet ve rüyamda devam eden zihin oyunları. Kimi zaman da çalıştığım yerde paranormal olaylar… Bunlar sadece birer oyun gibi görünse de benim hayatımın bir parçasında yaşadıklarımdan ibaretti. Fakat insanlar bunları sadece kusursuz bir korku oyunu olarak gördü ve çok beğendi. Yaptığım bu oyunlar kısa sürede beğenilir, iyi satışlarla listenin en başlarında olurdu. Bende en basitinden geçimimi sağlardım.
Saati farklı odaya koyduğum için farkında olmadan yine sabahlamıştım. Bünyem yoruluyordu ama uyumak içimden gelmiyordu. Uyursam bir şey yaşarım diye korkuyordum. Ne kadar büyük olursak olalım korkularımız yok muydu? Benim de korkum odamın kapısının oradan eğilerek sadece başı görünen, bana gülümseyen o yüzdü. Uyursam bana bir şey yapardı. Sadece yatacağım vakitler belirir ve beni rahatsız ederdi. Bu yüzden uyumuyorum işte, bu yüzden alamıyorum uykumu. Ekran başında ellerimle başıma destek yaparak dik durmaya çalışıyordum. Kalkmam lazımdı. Kendime gelene kadar saat on olmuştu. Çay demleyecektim. Mutfağa ilerledim.
Çaydanlığı dolaptan çıkardım. Üstüne çay altına su derken üç dakikada ocağın üzerine koydum. Altını açtım ve kısığa aldım. O sırada telefonum çaldı. Salona gidip telefonumu masadan aldım. Derya arıyordu. En sevdiğim arkadaşlarımdan biridir. Pardon, en sevdiğim arkadaşımdır. Üniversitede tanışmıştık, yaşadığım gerçekliği bildiği halde arkadaşımdı. Kim ister ki böyle bir arkadaşı? Telefonu açtım. “Alo Eylül, çok yorgunum geceden beri Madagaskar adasında araba kullanıyorum. Arka koltukta fil, zürafa ve balina var ve kendi aralarında Türkçe konuşuyorlar. Ama benim Türk olduğumu bilmiyorlar. Çok komik şeyler anlatıyorlar. Yarım saate İstanbul'da oluruz. Sana geliyoruz. Umarım çayı koymuşsundur.” Derya hızlı konuşup hemen noktayı koyan biriydi. Tamam diyebildim sadece. “Tamam, çay demleniyor, gelirsiniz.” Anlamadığım tek bir şey vardı. Fil, zürafa ve balina derken? Senin Madagaskar’da ne işin var? Derya tur rehberi, gezmeyi sevdiği için böyle bir iş tercih etmişti. İstanbul’u adı gibi bilirdi. Peki, Madagaskar’ı ne zaman fethetti?
Gelen özel misafirlere sadece çay olmazdı. Uzun yol yolcuları sonuçta hemen bir kek yapsam yeriydi. Güzelinden fındıklı, kakaolu bir kek yaptım. Kuruyemişlerim de vardı benim, onlardan da koyayım derken yine çayı yalnız bırakmadım. Ev haliyle misafir karşılanmaz diyerek de daha düzgün kıyafetler giydim. Lacivert kazakla kot pantolon. Tam benlik. Geriye sadece beklemek kaldı. Onlar gelene kadar ilaçlarımı içtim ve dolabın arkasına koydum. En azından bugün bir saçmalık yaşamadan, birine rezil olmadan günü bitirmek istiyordum. Derya’yı da utandırmak asla istemezdim.
Onları beklerken korku oyunlarıma yazılan yorumları okudum. Çoğu kişi çok beğendiğini dile getirirken kalan kesim ise korktuğu için düşük puan vermişti. E oyunun amacı zaten oynayanı korkutmaktı. Binlerce yorum okumak benlik değildi. Yaklaşık otuz yorumdan sonra kapım çaldı. Nasıl sevindim bilemezsiniz.
“Eylüüllll nasılsın? Çok trafik vardı ama iyi yetiştik bak sana kimleri getirdim.” Sola kaydı. Üç kız. E hani fil, zürafa ve balina? “İyiyim.” diyerek içeriyi işaret ettim. “Hoş geldiniz.” Kızların montlarını gardolaba asarken onlar salona geçti. Aşağı yukarı on dakikalık sohbet sonrası mutfağa yöneldim. Tepsiye çay bardaklarını koyarken Derya geldi. “Senin Madagaskar’da ne işin var?” Şaşkın bir şekilde bana baktı. “Ne Madagaskar’ı Eylül, Mecidiyeköy dedim onu nerden çıkardın?” diyerek kahkaha patlattı. “Fil dedin hatta zürafa, balina. Türk olduğumu bilmiyorlar şaka yapıp duruyorlar falan?” Anladı. “Sen ilaçlarını içmemişsin anladım. Madem gelenlerin kız olduğunu kavradın şöyle anlatayım canım arkadaşım. Ben kızları Mecidiyeköy’de gezdiriyordum. Yorulduklarını fark ettim ama otel uzakta kalmıştı. En yakında sen vardın ben de seni aradım. Senin anladığın fil, zürafa ve balina ise Fildişi Sahilli, Zambiyalı ve Beninli üç üniversiteli kız. Kısaca Afrikalılar işte. Ben onlarla rehberlik sırasında İngilizce konuşarak anlaşıyorum ama onlar kendi aralarında Fransızca konuşup şakalaşıyorlardı. Biliyorsun ki benimde anne tarafım Fransız, e var tabi Fransızca. Yaptıkları tüm şakalara güldüm içimden. Bu üçü Fransa’da tanışmışlar ve bir proje üzerine gelmişler İstanbul’a, tabi benim de var bir ünüm rica ettiler kıramadım.” Derya gülerek bir yandan da kendini öve öve anlatırken ben de kendimi tutamayıp gülmüştüm.
Benim elimde çaylar Derya’da çerez ve kekler varken mutfak kapısından çıkmadan önüne atladım. “Bak sakın anlatma kızlara. İngilizce olsa bile Fransızca yok bende. Anlamam.” Güldü. “Herhalde anlatmam kızım o kadar da değil yani. Belki bir korku oyunundaki karakterini Derya yaparsan ödemeyi almış olurum. Sen dert etme orasını.” “Anlaştık o zaman.” Beraber salona geçip sohbete devam ettik. İki saat sonra daha gezecek yerleri olduğu için ayrılmak zorunda kaldılar. O gün için tek bir keşkem vardı. Keşke akıllı davranıp ilacı sabahtan içseydim de Derya’yı adam akıllı anlasaydım. Böyle absürt bir olay yaşamamış olurdum.