Pervane Hara Uçarsa

Fatma Ünsal

Dünyanın en saf hükümdarına nâib oldum. Gel keyfim gel! Gel ülke gel, seni ben yöneteyim gel! Anam babam asil değil diye içim içimi yiyordu aklım erdiğinden beri. Burunlarından getirdim onlar yaşar iken. Gözüm Allah var, hep yükseklerdeydi. Eh, hünkârımın aklını ölçmedim lakin ben anlarım. BEN ADAMIN GÖZÜNDEN NE MAL OLDUĞUNU AN LA RIM. Ey Cenâbı Erhamürrahîm, Pervane kulunu ne de çok severmişsin! Ben şimdi bu hükümdarı ne edeyim ha ne edeyim? Çevireyim mi adım gibi pervaneye? Döndüreyim mi etrafımda tam tur? Allah’ım şaştım kaldım, hükümdarlık ne zormuş meğer.

Biraz şaşkınım. Nasıl oldu, nasıl bitti anlamadım. Kahire’den alelacele payitahta çağrılınca bir halt yedim de boynumu vurmak için mi çağırıyorlar acaba diye işkillenmedim değil. Hiç olmadı, bir kürek mahkumluğu bekliyordum yalan yok. Yolda sıvışsam, bir yerlere kaçsam diye aklıma düştü. Ne fayda. İzbandut gibi muhafızların arasından nasıl yol bulayım? Yakalayınca pâyitahta ölüm ulaşırdı sonra. Çare yok, kurbanlık koyun gibi büktüm boynumu. Düştük yollara. Namazlarımı yol boyu aksatmadım. Son anlarımsa dedim, iyi değerlendireyim. Tanrı Taala’nın karşısına borçlu çıkmayayım, dedim. Hatta kazaları da sıkıştırdım ki onlar da epey vardı. Ne kadar kurtarırsam artık Allah’ım, dedim. Şayet yaşarsam tamam ederim, dedim. Anam rahmetli, “Vaktinde kıl vaktinde. Koca adamsın. Namazı olmayanın neyi olur?” diye paylardı beni aksatınca. Namaz kıla, dinlene nihayet pâyitahta ulaştık. Ayaklarım zangır zangır titriyordu ama çaktırmadım. Korkaklar ölmeden ölürler çünkü.

Gerisi malum. Ben idam bekler idim. Oldum nâib. Vakarımla oradakileri de büyüledim, bakışlarından anladım bunu. Kıskandılar beni koca koca cübbeleriyle. İnsan, cübbe giyer de birini kıskanır mı? Ne düşük düşük işler. Hükümdarın gözleri nasıl da ışıldıyordu. Benim maharetlerim nasıl ulaşmıştı kulağına, hayret. Hem de en yakını yapacak kadar. Ben meğer neymişim? Sen meğer neymişsin Pervane? Koca devlet benim oldu, o an sezdim. Nasıl da alık alık bakıyordu hükümdar. Yahu hükümdar öyle bayat balık gibi mi bakar? Bencileyin bakar bencileyin. Neyse ki Cenâb-ı Hakk acımış bu ülkeye de bunun yanına beni yollamış. Bir ağzı dualı varmış demek ki.

İlk işim kendime şöyle görklü bir kaftan yaptırmak oldu. Ye kürküm ye dünyası. Basit bir Kahire nâibi gibi giyinemezdim ya artık. Yardımcıma buyurdum: “Bana bak efendi, şayet kaftan bir ortama girince benden önce konuşmazsa kellen gitti. Ülkenin en mahiri kimse ona yaptıracaksın. Ha kallavim de iyice olacak.” Adam titredi tabii: “Efendim, sarayın bu işlerini yapan terzileri pek mahirdir. Sultanımızınkiler de onların elinden çıkmadır. Merak buyurmayınız.” deyince haykırdım, haykırmama sendeledi. “Yahu,” diye kükredim. “Sen bana bir bak bakalım! Ben sultan da olsa ondan âlâsını beğenemez miyim? Benim damak zevkim daha âlâ olamaz mı? Hele bir beğenmeyeyim, gör bak. Çık dışarı!” diye kovdum huzurumdan. Buna bir süre daha sabredeyim, diye düşündüm. Elbet daha sadığını bulurdum yardımcıların.

Kallavim ve kaftanım, tam ağzıma layıktı. Öyle güzel öyle ışıl ışıllardı ki…Hükümdarın yanında gezerken eminim insanlar içlerinden beni görmek istiyorlardı devletin başında. Anlıyordum anlıyordum elbet de elden ne gelir? Amma vakti saati gelirse de gözümü budaktan sakınacak değildim. Gözüne iyice girdiğimi hissediyordum. “Vay alık vay! Vay aklı kıt, kaftanının eteği bol sultan vay! Kalk bakalım tahttan kalk, yer ver!” demedim yüzüne elbet ama içimden tesbih gibi çektim durdum. Hatta baktım, bir gün bunu bayağı sesli sesli söylüyorum da yakınımdakilerden biri, “Buyur ağa, ne dedin?” diyor. “Ne buyurması efendi?” diye tersledim tabii. “Hükümdarımız efendimiz buradayken ben ne buyuracakmışım?” diye kızdım. Yönünü öte döndü hemen mahcubiyetle.

Bir gün hükümdar beni çağırdı yanına. Hususidir, dedi yanımızdakileri dışarı çıkardı. Bir koruması kaldı, elinde dımışkisiyle. Dımışki ki ipek mendili üzerine bırak, mendil ikiye bölünür. Ona bakarken boynum biraz sızlamadı değil tabii. Ama artık kelle korkusu uçup gitmişti. “Pervane, yanımda bir yılı devirdin.” “Bir yıla varmadı sultanım.” diye düzelttim. “Zemheride bir yıl olacak Allah’ın izniyle.” Dondu kaldı. “Yahu bunda donacak ne var, cebirin kötüyse kötü. Ne var bunda koca hükümdarı donduracak?” diyemedim de “Devletlüm daha iyi bilir gerçi.” deyip sustum. “Neyse ne,” dedi. Eliyle tahtının sağ tarafını işmar etti. O hareketlenince sağındaki muhafız da hareketlendi. Gayriihtiyari ben de az geriye doğru adımladım. Yok yahu, korkudan değil. Tedbir diyelim. Tahtın sağ yanında duran ufakça bir sandığı aldı, hükümdara uzattı muhafız. Hükümdar, sandığı açtı. İçinden koca bir anahtar çıkardı. Bana göstererek, “Şahsi hazinemin anahtarıdır. Sadece iki tanedir bundan. Biri bende durur. Bu da bundan gayrı sende duracak.” diye anahtarı uzatınca bu sefer ben bakakaldım alık alık. Ne demesiydi şimdi bu? Neydi? Ağzımı açınca baktım kekeler gibi ses çıkacak, az bekledim. Kendime gelince, “Emriniz, emanetiniz başımla beraber sultanım.” dedim. “Lakin merak ederim, af buyurunuz. Neden bendenizi layık gördünüz?” O bayat balık gözleri tavana doğru döndü, dudağının kenarına tüm saflarda ortak olan o gevrek gülümseyişi yerleştirdi: “Devlet geleneğidir.” dedi. “Güven namınadır. Nâibler yerini bilsin diyedir.” diye sözünü tamamladı. Başıyla da çık işareti verdi. Gözüm hemen muhafızın dımışkisine kaydı. Ne güzel parlıyordu mübarek. Geri geri ayrıldım huzurdan.

Günler günleri kovaladı. Aylar ayları. Hükümdarın hazinesi aklımdan çıkmıyordu bir türlü. Anahtar boynumda geziyordum da korkudan, yok korkudan değil tedbirden, gidip gözümün ucuyla bile bakamıyordum. Ne zaman aklıma gelse gözümün önüne kılıcın ışıltısı gelip dayanıyordu. Bir gün ışıltıyı görmezden geldim. En cesur hamleler, görmezden gelince başlar demişler. Kimse dememiş, ben uydurdum şimdi. Yanıma yardımcılarımı aldım, bir bahane hükümdarın hazinesine vardım. Başta muhafızlar direndiler tabii. Yok hükümdar buyruğu nerede, yok ne edeceksiniz vesaire. Onlara şöyle bir göründüm, elimdeki anahtarı şöyle bir salladım: “Bre,” dedim. “Bu nedir bu? Buranın anahtarı. Yani sultan itimadı tamdır. Ne bileyim sizin hazineye bir iş etmediğinize? Çekilin, yoksa aldırırım kellelerinizi yıkılın!” diye kükredim. Kenara çekildiler. Ellerim titredi yalan yok. Ama muhafızlar dış kapıyı açınca heyecanım gitti. İç kapıyı da ben açtım. Yanımdan da kovdum oradakileri. Aman Allah’ım. Aman ya Rabbi, bu neydi böyle? Nasıl da par par parlıyorlardı. Her biri olduğu yerden âdeta göz kırpıyordu bana. Her biri ellerini uzatmış, hadi bizi al diyorlardı sanki. İçimden onayladım, onlar bana layıklardı. Kapıyı kilitlerken gözümde hâlâ hazinenin parıltısı vardı. Muhafızlar da dış kapıyı kilitlediler. Oradan gönlümün tamamı içeride, ayrıldım.

O gece uyuyamadım. Sonraki gece de. Hemen Kahire’ye en güvendiğim adamlarına emir saldım. tez gelin yanıma buyurdum. Üç güne vardılar yanıma. Sultana ballandıra ballandıra bu adamları anlattım. “Muhafız olarak alalım,” dedim. “Hem de şahsi hazinenize.” Dondu kaldı yine bir süre, olur dedi. Ellerimi ovuşturdum, adamlarım göreve başladılar.

Planımızı yaptık. Hazineyi birkaç güne boşaltacaktık. Öyle de yaptık. Hazineyi usul usul taşıdık. Kimse de uyanmadı ettiğimize. Götürdük güvenli bir hana bıraktık. Adamları iyice tembihledim. “Yamuğunuzda parçanızı bulamazlar.” diye de kulaklarını çekip saraya döndüm.

Döndüm dönmesine lakin beni muhafızlar karşıladı. Sürükleyip hükümdara götürdüler. Önüne çaput gibi attılar. “Bre,” dedi hükümdar. “Sen beni o ufacık kafanla dolandırmaya mı kalktın? Bir de tuttun, hanın tekine üç beş çapulcuyla bıraktın. Şimdi seni pay pay ettirmez miyim ha? Konuş, niye ettin bunu?” diye haykırıyordu. “Dönder aklını Pervane, uçur aklını Pervane!” dedim kendime korkuyla. “Sen bunu da atlatırsın Pervane.” diye içimden kendime teselli verdim suhuletle. “Şuna mı yenileceksin?” diye cesaret verdim kendime güzelce. “Af buyurun efendim, ne dediniz anlamıyorum?” dedim olanca şaşkınlığımla. Hükümdar sinirlendi, yanındakiler kılıcına davrandı. “Pervane, bana bak. Sen koca mülkün sultanını mı kandırırsın? Ne demek anlamam? Sen hangi akla hizmet çaldın hazinemi? Anahtarı sana bundan mı teslim ettik?” diye iyice köpürdü. “Tövbeee, tövbe vallahi hükümdar hazretleri tövbe. O dediğinizi bana benzeyen haysiyetsiz nâib etti. Ben o değilim ki. Bakın onun yanağında ben yok idi. Bende var. Kendi kılığını giydirdi, beni size yakalattı. Şimdi altınlarınızla uzaklaşıyor olmalı. Her pisliğinde beni yakalatır ahlaksız. Yine aynı oyun. Suçsuzum ben efendim.” diye ağlamaya başladım. Öyle ağladım öyle ağladım ki bir noktada Pervane olmadığıma ben de hükmediyordum az kalsın.

Hükümdar yine o bayat balık gözleriyle dondu kaldı bir süre. Yanındakilerle bakıştılar. Mırıldandılar aralarında. Derken hükümdar emir verdi: “Salın bu pejmürde adamı. O Pervane denen ahlaksızı da bulun tez!” diye ünledi. Muhafızbaşı, “Aman sultanım, bu yalan söyler besbelli. Pervane’nin ta kendisidir.” deyince iyice köpürdü hükümdar: “Kellen gitmesin istersen sus!” dedi. “Ben neye inanacağımı bilmez miyim?” Muhafızbaşı mecbur sustu ama bakışları beni öyle bir sardı ki hemen kaçtım oracıktan.

Hemen saraydan uzaklaştım. Hazinenin olduğu hana ulaştım. Baktım benim adamlar da başında. Emir verdim, “Hemen,” dedim “Hemen toplanın, kaçıyoruz buradan.” Hızlı hızlı çıkardık altınları dışarı. Atlı arabaları sıraladılar hanın önüne. Küfelerin içine samanların altına sakladık. “Hey Pervane hey,” diye kıvandım bağıra bağıra. “Bu mülkün hükümdarı da olacaktın ha!” Adamlarım el çırptılar çocuk gibi. Eh, onlara da düşecekti tabii pay.

Artık hareket vaktiydi. Tam atları dehliyorduk ki uzaktan atlı seslerinin yaklaştığını duyduk. Önemsemedik. Bizlik ne vardı? Hükümdar, Pervane’nin peşine çoktan düşmüş olmalıydı. Devam ettik. Ama sesler yaklaştı yaklaştı. Ta yakınımıza iyice geldi. Hükümdarın muhafızları karşımızda belirdi. Hükümdar da o baygın bakışlarıyla ak atının üstünde vakarla duruyordu. “Seni uğurlamaya ben de geldim Pervane! İkizin gideceğini söyledi de.” dedi gür sesle. Yutkundum. Terledim. Vücudum alevin içinde kaldı sanki. Bu sefer ben dondum kaldım. Gözlerim ölmüş balık gözlerine döndü, muhafızların dımışkilerinin parlaklığına takılı kaldı.