Kerahet Uykusu

Erdal Kalaycı

Telefonum çaldığında akşamüstüydü. Çayı yeni demlemiş, kanepeye uzanmıştım. Arayanın kim olduğuna bakmadan açtım.

‘’ Şu anda Madagaskar adasında araba kullanıyorum’’

Ses tanıdıktı. Murat. Ama söylediği şeyin hiçbir anlamı yoktu.

‘’Ne diyorsun oğlum sen?’’ dedim.

‘’Arka koltukta bir fil, bir zürafa ve bir balina var. Kendi aralarında Türkçe konuşuyorlar. Ama benim Türk olduğumu bilmiyorlar. Çok komik şeyler anlatıyorlar. Yarım saate İstanbul’da oluruz. Sana geliyoruz. Çayı koy.’’

Hat kesildi.

Telefonu birkaç saniye öylece tuttum. İnsan zihni garip birşey. Mantıksız bir bilgi geldiğinde önce reddediyor, sonra ‘’acaba?’’ diye küçük bir kapı açıyor. Benim zihnimde aynısını yaptı. Önce ‘’ Saçmalık’’ dedim. Sonra ‘’ Ya doğruysa?’’ diye düşündüm.

Pencereye gidip dışarıya baktım. Sokak aynı sokaktı. Bakkalın önünde iki iguana sigara içiyordu. Karşı apartmanın balkonunda bir lemur halı silkeliyordu. Herşey normaldi. Ama yarım saat sonra kapıma Madagaskardan’dan gelen bir araba yanaşacak ve içinden bir fil, bir zürafa ve bir balina inecekti.

Dakikalar geçtikçe içimde tuhaf bir heyecan oluştu. Murat’ı tanıyordum ; şaka yapmayı severdiama bu kadar karmaşık bir senaryo kuracak biri değildi. Ayrıca sesi gayet ciddiydi. Sanki trafik durumunu bildirir gibi konuştu.

Yarım saat sonra kapı zili çaldı. Kalbim hızlandı. Kapıya yürüdüm. Kapı dürbününden baktım. Murat kapıda duruyordu. Ama tek değildi. Apartman girişinde kocaman gri bir şey hareket ediyordu Arkasında uzun boylu sarı lekeli bir gölge uzanıyordu. Ve yerde sürüne devasa bir mavi kütle. Kapıyı açtım.

‘’Selam’’ dedi Murat gayet sıradan bir ses tonuyla.

‘’Trafik biraz yoğundu’’.

Arkasından fil başını eğip kapıya sığmaya çalıştı. Zürafa boynunu kıvırarak içeri uzattı. Balina ise kapıdan geçemeyeceğini anlayınca apartman boşluğunda yan yatıp beklemeye başladı.Ben konuşamıyordum.

Fil içeri girer girmez zürafaya dönüp Türkçe konuştu:

“Ben sana dedim, o kavunu alma. Çürük çıkacak dedim.”

Zürafa burun kıvırdı.

“Sen anlamazsın. O kavunun aurası çok iyiydi.”

Fil homurdandı. “Aura dediğin küf kokusuydu.”

Murat bana göz kırptı.

“Bak, söyledim sana. Türkçe konuşuyorlar.”

Ben hâlâ şoktaydım. “Balina… dışarıda kaldı.”

“Merak etme,” dedi Murat. “O yerde olmayı seviyor. Serin oluyor.”

Fil bu sırada salona geçmiş, koltuğa oturmaya çalışıyordu. Koltuk doğal olarak çöktü. Zürafa tavana çarpmamak için dizlerini kırmıştı. Ev bir anda belgesel setine dönmüştü.

Cesaretimi toplayıp sordum: “Siz… nasıl Türkçe konuşuyorsunuz?”

Fil bana baktı. Gözlerinde tuhaf bir bilgelik vardı.

“İnsanlar konuşmayı bizden öğrendi,” dedi. “Ama sonra unutup kendilerine mal ettiler.”

Zürafa başını salladı. “Klasik insan davranışı.”

Murat mutfağa yürüdü. “Çay hazır mı?”

O an bir şey fark ettim. Murat hiç şaşkın değildi. Sanki her gün arabasında bir balina taşıyormuş gibi rahattı.

“Bunlar sana nasıl denk geldi?” diye fısıldadım.

“Uzun hikâye,” dedi. “Ama özetle… navigasyon hatası.”

Murat’la beraber mutfağa giderken.

İçeriden fille zürafanın sesleri geliyordu filin yaptığı bir espiriyle ikisi de kahkaya boğuldu. Gerçekten komikti. Ben de gülmeye başladım. Gülmemle birlikte içimdeki korku tamamen dağıldı. Garip bir şekilde her şey normalleşti. Evimde bir fil, bir zürafa ve kapı dışında bir balina olması bile.

Çayları dağıttık. Fil fincanı hortumuyla tuttu. Zürafa tabağı boynuna yakın bir yerde dengeledi. Dışarıdan balinanın sesi geldi:

“Bana da getirir misiniz?”

Murat kapıya bir tepsiyle gitti.Salonda otururken fil bana döndü.

“Senin evin huzurlu,” dedi. “Burada zaman yavaş akıyor.”

Ne diyeceğimi bilemedim. “Teşekkür ederim,” diyebildim.

Zürafa pencereye baktı. “İstanbul güzelmiş. Ama biraz kalabalık.”

“Alışırsınız,” dedim.

Bir süre sonra Murat saate baktı. “Gitmemiz lazım. Yarım saate geri dönmem gerekiyor.”

“Madagaskar’a mı?” dedim.

“Yok,” dedi. “Başka bir yere. Navigasyon yine şaşıracak muhtemelen.”

Kapıya kadar uğurladım. Fil çıkarken eğildi. Zürafa boynunu dışarı uzattı. Balina yerden doğrulup merdiven boşluğunda sürünerek ilerledi.

Murat arabaya binmeden önce bana döndü.

“Çay güzeldi,” dedi. “Yine geliriz.”

Araba uzaklaştı.

Eve geri döndüm. Salonun ortasında çökmüş koltuğa baktım. Masanın üzerinde hortumdan damlamış su izleri vardı. İçimde garip bir yorgunluk hissi yükseldi. Sanki saatlerdir bir koşuşturmanın içindeymişim gibi bitkindim. Kanepeye oturdum, başımı geriye yasladım.

“Bu olanlar gerçek mi?” diye mırıldandığımı hatırlıyorum. Gözlerim kapanmış.

Bir ses… uzaktan gelen bir kahkaha sesi…

Filin sesi mi?

Hayır… o ses tanıdıktı.

Gözlerimi açtığımda kendimi hâlâ kanepede buldum. Ama az önce yaşadıklarımın görüntüleri zihnimde hızla çözülmeye başladı. Filin yüzü değişti… yerini iri yapılı, geniş omuzlu arkadaşımız Cem’e bıraktı. Zürafanın uzun boynu inceldi, uzadı… meğer yıllardır “direk” diye takıldığımız uzun boylu Onur’du. Balinanın dev gövdesi ise su sporlarına meraklı, kilolu ama aşırı neşeli Mert’e dönüştü. Bir anda her şey anlam kazandı.

Telefon…

Çay demleyip kanepeye uzanmam…

Sonrası yok.

Ben uyuyakalmıştım.