Eksik Özne

Halime Selcen Nazlıkaya

Telefon kapandığında elimde hala titreyen ahizeyle kalakaldım. Arkadaşım Fikret Madagaskar’da araba sürdüğünü arka koltukta da Türkçe dedikodu yapan bir fil, bir zürafa ve bir balina olduğunu söyledi. Bununla da kalmayıp yarım saate İstanbul’da bende olacaklarını söylemişti. Normal bir insan "Fikret yine dozajı kaçırdı" derdi ama Fikret'in sesindeki o ciddi ton ve arkadan gelen devasa bir su sıçrama sesi beni mutfağa yönlendirdi.

​Çayı ocağa koydum. Sonuçta bir balina geliyordu muhtemelen çok susamıştır diye düşündüm. Acaba dozajı kaçan sadece Fikret miydi diye düşünmeden edemedim.

​Tam yirmi dokuz dakika sonra Beşiktaş’taki dar sokağımda fizik kurallarını ve belediyenin park yasağını ihlal eden devasa mor üstü açık bir araba belirdi. Arka koltukta zürafanın boynu bir soru işareti gibi bükülmüş, fil ise emniyet kemerini dişleriyle tutturmuştu. Bagaj kapağı yerine ise dev bir akvaryum monte edilmişti; içinde emekli bir bürokrat gibi süzülen bir balina duruyordu.

​"Çay hazır mı?" diye bağırdı Fikret arabadan inerken yukarıdaki camımdan onu ve eşlikçilerini izlediğimden emindi tabi.

​İçeri girdiklerinde ev birden küçüldü. Fil kütüphanemdeki 'Dünya Tarihi' kitaplarını inceliyor, zürafa da tavandaki avizeyi bir akasya dalı sanıp kokluyordu. Balina tekerlekli akvaryumuyla koridoru tamamen kapatmıştı zaten.

​"İnanmazsın," dedi Balina, pürüzsüz bir İstanbul Türkçesiyle. "Madagaskar’da trafik berbattı ama Fikret’in sürüş tarzı bizi buraya ışınladı. Yalnız o filin anlattığı fıkralar... Gerçekten çok bayattı."

​Fil hortumunu sallayarak itiraz etti: "Asıl sen zürafanın dedikodularını duymalıydın! Madagaskar’daki palmiyelerin boyu hakkında neler dediğini bir bilsen..."

​Salonda oturduk. Fil koltuğa sığmadığı için yere çöktü, zürafa kafasını açık pencereden dışarı uzatıp yoldan geçenleri izledi. Balina ise akvaryumunun içinden bana bakıp fısıldadı: "Fikret’in Türk olduğunu gerçekten bilmiyorduk, arkasından 'Bu adam niye sürekli korna çalıyor?' diye epey söylerdik.

​O akşam çaylar içildi, Madagaskar’ın siyasi iklimi tartışıldı ve en sonunda Fikret kulağıma eğilip o meşhur soruyu sordu:

​"Sence İbrahim Bey bu işe ne der? Hikayeyi o başlattı ama ne oldu işte sonunu biz getiriyoruz."

​Gülümsedim. "Ne diyecek muhtemelen bu kadar çok misafire daha büyük bir demlik lazım derdi.”

Fikret mutfakta şeker ararken salondaki eşsiz misafirlerimle baş başa kaldım. Sessizliği dışarıyı izleyen zürafa bozdu. "Biliyor musun," dedi yumuşak sesiyle. "Madagaskar’dan buraya gelirken geçtiğimiz yollar sadece asfalt değildi. Biz aslında Fikret’in zihnindeki birer 'fikir' olarak yola çıktık ama buraya vardığımızda 'et ve kemik' olduk."

​Fil hortumuyla raflarımdaki eski bir aile fotoğrafını işaret etti. "Fikirler, doğru anlatıcıya rastladıklarında ağırlaşırlar. Biz Fikret’in kurgusuyuz ama senin salonunda alan kaplıyoruz. Tam o sırada balina akvaryumunun içinden yankılı bir sesle araya girdi: "Peki ya İbrahim Bey? O, bu cümleyi kurmasaydı biz şu an Madagaskar’da kendi dillerini konuşan sıradan hayvanlar mı olacaktık? Yoksa hiç var olmayacak mıydık?"

​Odanın ışıkları hafifçe titredi. Fikret elinde tepsiyle içeri girdiğinde, yüzünde her şeyi bilen ama hiçbir şeyi açık etmeyen o garip gülümseme vardı. Çayları dağıtırken filin hortumuna bir adet pötibör bisküvi sıkıştırmaya da ihmal etmedi.

​"Bakın," dedi Fikret koltuğuna gömülerek. "Dünya aslında büyük bir kütüphane. Bazı insanlar sadece okur, bazıları ise karakterleri çaya çağırır. İbrahim Bey bir kapı araladı, ben o kapıdan içeri daldım ve sonra da sizi yanıma aldım. Şimdi asıl soru şu: Yarım saat sonra çaylar bittiğinde, biz hala burada mı olacağız, yoksa bu öykü bittiği an hepimiz birer mürekkep lekesinden mi ibaret olacağız?

​Zürafa kafasını içeri çekti boynu tavana süründü. "Belki de gitmiyoruzdur. Belki de sen bizim dünyamıza dahil oluyorsundur. Dikkat ettiysen ayakların yavaş yavaş griye dönüyor ve hatta vücudun kalınlaşıyor.

​Dehşetle ellerime baktım. Gerçekten de tenim sertleşiyor, parmaklarım beyaza bürünüyordu. Fikret kahkahayı patlattı. "Korkma! Sadece hikayenin içine fazla girdin. Bir yudum çay al, gerçeklik algın yerine gelsin."

​Çayımdan büyük bir yudum aldım. Tadı her zamankinden farklıydı; içinde okyanus tuzu, savan tozu ve biraz da eski kitap kokusu vardı. O an anladım ki; Madagaskar ile İstanbul arası sadece bir cümle kadarmış.

Çayımdan aldığım o son yudum boğazımdan aşağı erimiş bir kehribar gibi indi. Fikret’in kahkahası odada yankılanırken kulaklarımdaki uğultu arttı. Bakışlarım ellerime kilitlenmişti az öncei beyaza dönen tenim şimdi çatlıyor, altından gri, sert ve pürüzlü bir doku yükseliyordu.

​"Fikret," dedim, ama sesim artık bana ait değildi. Boğazımdan çıkan ses, rüzgarlı bir vadide yankılanan derin bir uğultuydu. "Neler oluyor? Ayaklarım... Ayaklarım nerede?"

​Terliklerimin içinden taşan devasa, sütun gibi gri bacaklara bakakaldım. Salonun tavanı üzerime çökmeye başlamıştı. Hayır, tavan çökmüyordu; ben büyüyordum. Zürafa, uzun boynunu büküp yüzüme iyice yaklaştı. Gözleri devasa birer zeytin tanesi gibi parlıyordu. "Korkma," dedi fısıldayarak, "Sadece hikayenin ağırlığı seni formuna kavuşturuyor. Madagaskar’da yarım kalan o eksik parçaydın sen. Fikret seni asıl evine götürmeye geldi."

​Balina akvaryumundan bir su püskürttü su damlaları havada asılı kaldı ve her biri birer minik aynaya dönüştü. O aynalarda kendimi gördüm: Dev bir fildim. Ama sıradan bir fil değil; kulakları kütüphanemdeki haritalardan yapılmış, hortumu ise bitmek bilmeyen bir mürekkep nehri gibi akan bir canlı...

​Fikret ayağa kalkıp ceketini silkeledi ve cebinden gümüş bir düdük çıkardı. "Çay saati bitti beyler," dedi ciddiyetle. "Ev sahibi artık hazır. İbrahim Bey’in başlattığı o cümlede boş bırakılan özne tamamlandı."

​O an anladım; ben bu hikayenin dinleyicisi değil, eksik olan son karakteriydim. Salonun duvarları birer kağıt gibi yırtılmaya başladı. Beşiktaş’ın binaları, sokak lambaları ve deniz kokusu silindi. Yerini uçsuz bucaksız bir kızıla Madagaskar’ın kızıl toprağına bıraktı.

​Artık Türkçe konuşmuyorduk. Artık sadece birbirimizin zihnindeki o saf titreşimleri hissediyorduk. Fikret mor arabanın motorunu çalıştırdı. Ben arkada balina ve zürafayla devasa gövdemle dünyanın geri kalanına "anlatılmamış bir sır" gibi bakıyordum.