Kalp çarpıntısı. Gözümü ışıklı bir karanlığa açtım. Otobüste olduğumu anlamam için biraz zaman geçmesi gerekti. Nerede olduğumu anlamak için harcadığım zaman az önce gördüklerimi unutturdu. Oysa asıl önemli olan onlardı. Bu yola bunun için çıkmamış mıydım? Aylardır titizlikle günlüğünü tuttuğum rüyalarımı anlamlandırmak için. Al işte, kalbimi çarptıran rüyamı hatırlamıyordum, uçup gitmişti. Canım sıkıldı. Doğrulup etrafıma baktım. Afyon’da durmuşuz meğer. Yollarda sallanırken uyumayı başarıp mola verince uyanıyor olmam çok özel!. Kaktım, indim otobüsten. Bir nefes. Aman ya rabbi, hava buzzz. Afyon hep böyle olur. Temmuzda bile böyle. Severim yine de Afyonu. Bir dinlenme tesisi şehri adeta. Kaplıcası, tarihi, kalesi, sucuğu, lokumu. Bir şehir daha ne kadar verici olabilir? Tuvaletim yok, sigara içesim de yok. Sucuğum da. Yok yani yiyemeyeceğim gece yarısı… Ama otobüste bu iştaha sahip olan insanlar olacak elbette.
Asla durmak gibi bir niyeti yokmuşçasına hızla gelip tek hamlede ustalıkla park yapan otobüslerin altında kalmamaya özen göstererek etrafta turluyorum. Tekrar uyuyamayacağım muhtemelen otobüse binince. Dolayısıyla daha yorgun olacağım yarın. Yani gündüz. Acaba nasıl olacak. Kampa gitmeden üç gün önce gördüğüm rüyayı çalışınca neler çıkacak.
Aslında günlüğümdeki tekrar eden temalara bakmam gerekiyor. Amaç bu. Mesela sıklıkla kendimi, önünü alamadığım, durduramadığım, uçuruma doğru son hızla giden bir arabayı kullanırken görüyordum. Tam o esnada dikildiğim yere bir otobüsün hızla geldiğini görünce birkaç çevik adımla kaldırıma çıktım. Bu otobüs de ustalıkla durdu. Oysa durduramadığım, nereye gittiğimi bilmediğim, dağ tümsek hop hop atlayarak sürdüğüm arabalarda artık en son kaza yapacakken uyandığım hikayelerle doluydu rüya günlüğüm. Kim bilir belki en son uyandığım rüya bile bunun bir versiyonuydu. Kalp çarpıntım bunu düşündürüyordu. Rüyalarımdaki bu arabalarda beraber olduğum insanlar da genellikle aynı kişilerdi. Eski sevgilim, annem ya da (artık eski) en yakın arkadaşım.
Otobüsümüzün harekete hazır olduğuna ilişkin anons geçildi. İkiletmeden zıpladım bindim. Afyon soğuğu, orada burada düşüncelerle dikilirken sinsice içime işlemiş, otobüsün sıcağı ise hızlıca içime yayılmaya başlamıştı. Uyuyamam sanmama rağmen, beş dakika sonra otobüse sucuk ekmek yiyerek binmek cesaretini sergileyenlerin otobüsün içine saldığı kokuyu çok az hisseder olmuştum. Sonrasını hatırlamıyorum.
Datça’da inip kamp yerine geçişimde ilginç bir şey olmadı. Çok düşünecek bir zaman da olmadı. Yer yer kendimi ve buraya gelen diğerlerini üşütük bulmam dışında tetikleyici veya beni buradan kaçırıcı herhangi bir duygu da hissetmedim. İyi.
Kampta psikodrama yapacağız, psikodramasız zamanlarda birbirimizi gözetleyip nerelerde tetikleniyoruz, nerelerde gölgelerimizle karşılaşıyoruz ona bakacağız. Sonra onları da psikodrama sahnesine getireceğiz. Biraz yoga, biraz sağlıklı beslenme ve boş vakitlerde sohbet muhabbet. Şunu, bu işlerin içine girmemiş kime anlatsan “üşütük işi” der. Hoş, işin içindekiler de öyle diyor.
Günün ilk çemberini kurmamız akşamı buluyor. Psikodramatistimiz işin ilkelerini anlatıyor. Ama zaten evlerinden kalkıp taaa Datça’ya bu işin kampına gelmeye niyetlenmiş üşütükler çetesi olarak hepimiz meseleye önceki gruplarımızdan ya da online oturumlardan aşinayız.
Rüya paylaşımları başlıyor. Herkes sıra ile rüyalarını değil ama çalışmak istedikleri rüyanın hissini anlatıyor. Sonra seçim yapılıyor. Kimin rüyasını çalışalım? Benim rüyam çalışılsın diye kendimi yerlere atmak istiyorum ama bu tutkuyu kelimelerle de çevredeki insanlara geçirebiliyorum sanırım ki benimki kabul ediliyor.
Psikodramatistimiz beni ortaya alıyor. Ve soruyor. Rüyan için bir mekan seçecek olsan burası neresi olurdu. “Rüya bir araba’da geçiyor” diyorum. Araba nasıl bir araba, nereden nereye gidiyor, nasıl bir yolculuk, yolculuk nasıl sürüyor gibi sorular soruyor. Cevaplıyorum: “Araba çok büyük değil, ama Madagaskar adasındayım, İstanbul’a doğru gidiyorum?” Psikodramatist yüzüme dikkatlice bakıyor. Bu yolculuk, bu rota sana nasıl hissettiriyor, diyor. Cevaben: “tehlikeli” diyorum biraz sonra da “tedirgin” Biraz sessizlik oluyor. Psikodramatist, başka, imkansızlık var mı mesela? diyor. Başımı hayır anlamında sallıyorum, yolculuğun imkanına ilişkin hiçbir şüphem yok çünkü. Psikodramatist derin bir nefes alıp “peki” diyor ve şimdi bu hissine karşılık gelecek birini seç diye ekliyor. Çemberdekilerin arasından Zehra’yı seçiyorum. Tedirginlik hissini daha fazla aldığım kimse yok. Aslında kısa boylu, ince, minyon bir kadın zehra. Kocaman gözleri var. Ve yılan gibi saçları. Uzun, kıvrımlı, sağlıklı saçlar. Beline kadar inen saçlarında insanı gece uyurken sinsice uzayıp sahibini ya da yanındaki birini boğacakmış tınısı var.
Psikodramasit, Zehraya rol ver diyor. Psikodramanın olayı bu zaten. Çözemediğimiz meselelere ilişkin insan ya da nesneler için birini seçiyor ve ona seçtiğimiz nesne, durum ya da karakterin rolünü anlatıyoruz. Rolü alan buna ilişkin canlandırmasını yaparken, hem rolü veren hem de alan kendi hayatı için çözemediği durumları çözümleyebiliyor. Bir kere olsun bu işe kalkışmamış biri için büyücülük ya da kaba tabirle üşütüklük oyunu bu. Zehra’nın arkasına geçiyorum. Elimi omzuna koyup: “Sen Madagaskardan İstanbula giden bir arabasın” Başka?, diyor psikodramatist, “başka bir şey yok” diyorum, “şimdilik bu kadar.”
Psikodrmatist diğer seçmek isteyeceğim karakterleri de soruyor. “Arabanın arka koltuğunda oturanları seçeceğim” diyorum. Kaç kişiler? “Üç.” “Aslında komik.” Nasıl komik. “Kendi aralarında komik şeyler konuşuyorlar”. Başka? “Benim Türkçe bildiğimin farkında değiller.” Seni tanımıyorlar yani? diyor psikodramatist. “Tanımıyorla”r diyorum. Sen onları tanıyor musun peki? “Tanışıklığımız yok ama yol boyunca olursa sevinirim, anlaşabileceğim birileri gibi geliyor.” Peki seç bakalım gruptan bu üç kişiyi diyor Psikodramatist. Gruba dönüp isimleri söylüyorum, hepsi teker teker çıkıp araba olarak seçtiğim zehra’nın arkasına sıralanıyorlar. Sinem, Hayriye ve Melike.
Sinemin arkasına geçip, omzuna ellerimi koyuyorum. “Sinem sen bir Filsin, ve bu arabanın arka koltuğunda oturuyorsun ve yanındakilerle çok komik şeyler konuşuyorsunuz.” Sinemi bir fil gibi konumlandırıp olabildiğince alan kaplamasına özen göstererek onun yanında duran Hayriye’nin arkasına geçip elimi omuzlarına koyuyorum “Hayriye sen bir zürafasın, yanındakilerle çok iyi geyik muhabbeti yapıyorsun ve benim Türkçe konuştuğumu bilmiyorsun.” Hayriyeyi boynunu da yukarıya doğru uzatacak biçimde ayakta ve zehranın arkasında, Sinemin yanında konumlandırdım. En son Melikeye geldi sıra. Bu kızın alık bakışları onu bu role cuk diye seçmeme sebep oldu. Melikeyi yine Zehranın arkasında ve Hayriyenin yanında olacak şekilde konumlandırdım. “Melike sen bir balinasın, bu arabanın arka koltuğunda Zürafa ve Fil ile çok komik muhabbetler çeviriyorsun ve benim Türkçe bildiğimi bilmiyorsun.” Melikeyi yan yatırıp, ayağa kalktım.
Grup şok olmuş vaziyette bana bakıyor. Ama bu şok hali etik olarak doğru değil. Rüyam somutlaşınca şok olan ben miyim de bu duyguyu gruba atıyorum diye düşünmüyorum da değil. Neyse ki bu duygu geçişleri çok derinleşmeden, Psikodramatist soruyor: kendini de seçmek ister misin?
Gruptan kendimin rolünde olacak kızı seçiyorum. Ayla. Zehranın önüne konumlandırıp elimi omuzlarına koyarak rolü veriyorum: “Sen Hanife’sin. Bu aracı sürüyorsun. Arkadakiler senin Türkçe bildiğini bilmiyorlar ve aralarında çok komik şeyler anlatıyorlar.”
Psikodramatist beni de alıp verdiğim rol ve rollere verdiğim konumlandırmaları daha iyi görmem için beni iki adım geriye çekiyor. Verdiğim roller kendilerine uygun şekilde davranmaya başlıyorlar. Fil, Zürafa ve Balina kendi rolleri çerçevesinde komik şeyler anlatıyor ve o esnada benim rolümde olan Ayla, telefondan birine bağırıyor: “şu an Madagaskardan İstanbula doğru bir araba kullanıyorum, arabanın arka koltuğunda bir Fil, Zürafa ve Balina var ve yarım saate kadar sende oluruz çay koy.”
Duyulmamak, görülmemek ve aynı anda bir arada olamayacak kimselerle iletişim kurmak onları bir araya getirmek fikrinden mutluluk duymak. Arızalarım bunlar çıkıyor.
Şifa bulamıyorum.