Bir Demlik Kurtuluş

Dilber Yeliz Yılmaz

Çaydanlığın metal gövdesi, ocağın üstünde ince ince titriyor; kapak, buharın ısrarına dayanamayıp arada bir hafifçe tık diyordu. Mutfakta camlar buğulanmıştı; bardağın iç yüzeyine tutunan sıcaklık, akşamüstünü yumuşatıp akşama doğru iten görünmez bir el gibiydi. Tezgâhın kenarında buzluktan çıkmış börek ve kurabiyeler bekliyordu.

Sabırsızca bekleyen bu ikramlar birazdan biri gelecek hissini evin içine yaymıştı.

Tam o sırada telefon çaldı. Normal bir gün, dikiş yerinden sessizce sökülüverdi. Ekranda bir isim belirdi: Murat Ağabey. O, benden yaşça büyüktü. Arkadaş gibiydik de bir yandan. İyi ki tanıdım dediğim nadir insanlardan.

Ay hayırdır inşallah bu saatte? Israrla çaldırıyor üstelik. Bir şey mi oldu acaba? Allah'ım sen koru. Tam da çay kaynayacaktı dur altını kapatayım, taşmasın bir de buralara.

Titreyen ellerimle ocağın altını kapatıp telefonu açtım. Meraklı ama endişeli bir sesle konuştum:

"Efendim Murat ağabey?"

Karşıdan önce kelimeler değil rüzgâr sesi geldi. Rüzgârın arkasından motor uğultusu. Uğultunun arkasından ise yuvarlanıp gelen bir kahkaha.

Ve araya giren üç ayrı ses: biri ağır ve tok; biri ince ama yukarıdan bakan bir tonda; biri de tuhaf biçimde ıslak, derinden gelen bir yankı gibi.

Murat ağabey, cümleleri sanki yolun üstüne bırakır gibi pat pat sıraladı:

“Yoldayım. Madagaskar adasından çıkacağım birazdan. Arabanın üstü açık, uğultu için kusura bakma. Arka koltuğumda bir fil, bir zürafa ve bir balina var. Kendi aralarında Türkçe konuşuyorlar ama benim Türk olduğumu bilmiyorlar.”

Bir an durdu; o duruşta rüzgârın bile ciddileştiği bir boşluk vardı.

Sonra konuşmaya devam etti:

“Yarım saate İstanbul’dayız. Sana geliyoruz. Çayı koy.”

E ben zaten çayı koymuştum demeye kalmadan telefon aniden kapandı. Hissetmişim demek ki… Kaynanası da seviyormuş. Çay hazır sayılır, buzluktan çıkardıklarımı da hazırladım mı tamamdır. Yarım saat mi dedi o? Türkçe konuşan fil, zürafa, balina? Saçmalık. Dalga mı geçiyor yoksa benimle? Neyse, bakalım altından ne çıkacak geldiğinde görürüm. Çaya bakayım en iyisi.

Meraklandım ama bir o kadar da heyecanlıyım. İstanbul'a, yaşadığım eve Murat ağabey geliyor. Tabii ki onu güzel ağırlayacağım. Çayı demledim, otursun bakalım biraz.

Buhar, evin içinde bir bekleyişe dönüştü.

Çayın demi ağır ağır çökerken ben tezgâhın kenarına yaslanıp elimdeki telefonla kaldım. Fırına sürdüğüm kurabiye ve börekleri çıkardım, kokuları mutfağı sardı.

Yarım saat… Türkçe konuşan fil, zürafa, balina… Bunlar Türkçe’yi nereden biliyordu da konuşuyorlardı ki? Aklım bu cümleleri sıraya sokmaya çalıştıkça daha da karışıyor, sanki her kelime kendi yerini ararken bir diğerine çarpıyordu. Tam benle dalga geçiyor diye kendimi ikna edecekken Murat ağabeyin sesindeki o kısa duraklama geldi aklıma: rüzgârın bile ciddileştiği o boşluk. Orada bir şaka yoktu; orada, anlatamam ama dayanamadım dedirten bir şey vardı.

Telefon bir kez daha titredi. Bu sefer sanki Murat ağabey aramıyordu da cebimde bir kuş çırpınıyordu. Açtım. Fısıldayarak ses verdi:

“Kapatma, hoparlöre alıyorum. Biz birlikte yola çıktığımızdan beri Türk olduğumu anlamasınlar diye usul usul konuşuyorum. Dinle bak, şimdi daha komik kısmı başlıyor. Kendi seslerinden, gülüşlerinden beni duyamıyorlar.”

Keskin hafızalı ama mantığı tatilde olan fil ağır ağır konuşuyor, kelimeleri sanki hortumundan tek tek çıkarıp masaya koyuyordu:

“Ben derim ki komşunun tavuğu komşuya kaz görünür ama kaz gelen yerden tavuk esirgenmez, o yüzden hafızama kazıdım. Ak akçe kara gün içindir ama kara gün gelince ben zaten griyim, ortada kalıyorum. El elin eşeğini türkü çağırarak ararmış, ben zaten çağırmadan bulurum çünkü unutmam. Ayağını yorganına göre uzat derler ama benim ayağım büyük, yorgan küçük. Ben yorganı ayağıma göre uzatıyorum problem kalmıyor. Ayrıca balık baştan kokar ama ben hortumla havalandırıyorum, kokmaz yani. Atasözü dediğin esnek olmalı, hortum gibi.”

Boyu kadar özgüveni olan zürafa hemen araya girdi; sesi inceydi ve cümleleri boyu gibi uzatıyordu:

“Arkadaşlar bakın, ben hayatta şunu öğrendim: Ayağını yorganına göre uzat ama yorgan kısa gelirse deveye hendek atlat. Zaten ben yukarıdan bakınca her şey küçük görünüyor. Erken kalkan yol alır ama ben zaten yüksekteyim, bana yol gelmez. Damlaya damlaya göl olurmuş, ben yukarıdan bakıyorum göl möl yok. Bence o iş biraz balon. Hem üzüm üzüme baka baka kararır derler ama ben üzüme bakınca sadece bağ bozumu görüyorum, kararma falan yok. Neyse, boyum uzun diye lafım kısa olmaz; her koyun kendi boynuzundan asılır sonuçta. Gerçi benim boynuzum yok ama detaylara takılmayalım.”

Balina ise derinden, yüksek özgüvenli, ıslak bir yankıyla:

“Bakın, ben denizin ortasında çok şey öğrendim. Su uyur düşman uyumaz ama ben uyuyunca su da uyuyor, dalga çıkmıyor. Sakla samanı gelir zamanı ama samanı denize atarsan balık olur. İki karpuz bir koltuğa sığmaz derler, ben zaten koltuk kullanmıyorum. Azıcık aşım kaygısız başım ama başım koskoca, kaygı sığmıyor. Damlaya damlaya göl olurmuş, ben gölü tek yudumda içerim; ekonomi yapmaya gerek yok. Denize düşen yılana sarılır ama ben denize düşen yılana yüzmeyi öğrenmesini söylerim. Sonuçta kişisel gelişim şart.”

Telefonu dinlerken gülmek istedim ama aynı anda içimde bir yer üşüdü. Çünkü bu kırık Türkçe, sadece bir dilin yanlış öğrenilmiş hâli değil gibiydi.

Murat ağabey, gülüşünü kesip hayvanların duyamayacağı kadar sesini alçalttı:

“Ben buraya çekim için geldim. Sözde iş… Sözde iki gün. Dün gece sirkin yanından geçtim. Gösteri olduğunu söylediler, ben de merak edip gittim. Gördüm ki bunların gösteri dedikleri şey, bir canlıyı incitmenin alkışa bağlanmış hâli. Filin, zürafanın, balinan burada olmamalıydı. Onlar bu acıyı çekmemeliydiler. Dayanamadım. İnsanın bazen ben karışmam dediği yer var ya… işte dün gece orada ben bu işe karıştım.”

Bir an sustu, sonra sanki kendini ele verir gibi ekledi:

“Türkçe’yi nereden bildiklerini sen sormadan anlatayım. Onlar kendi arasında konuşurken duydum. Bu sirkte yıllar önce Türk bir kadınla Türk bir adam çalışmış. Gece olunca kafeslerin yanına oturup masal anlatırlarmış. Korkmasınlar diye. Dil, onlar için kelime değilmiş. Teselliymiş. O yüzden böyle konuşuyorlar. O yüzden bazen güldürüyorlar. Çünkü acıyı, gülüşün içine saklamayı öğrenmişler.”

“Peki yarım saat?” diye fısıldadım.

Yine usulca dedi ki:

“Bir delilik yaptım. Burada… bir jet ayarladım. Sorma nasıl. Anlatırsam ben de inanmayacağım. Ama… söz. Az kaldı. Arabadan ineceğiz birazdan. Şimdi kapatıyorum.”

Arka koltukta hayvanlar sanki dua eder gibi kendi aralarında ağır ağır mırıldandılar:

“Ya bu adam Türkçe bilmez ama İstanbul dediğine göre bizi oraya götürecek. Kendimizi ona ifade edelim. Biz bunu başarabiliriz çünkü bu üçlü, çok güçlü.”

Fil, Murat ağabeye hortumunu umutla dokundurdu. Hayvanlar hep bir ağızdan:

“Bizi İstanbul’a götürme. Bizi evlerimize götür.”

Murat ağabeyin nefesi bir an kesildi. Anlaşılan bu yolculuk yalnızca bir gelme meselesi değildi; aynı zamanda bir aitlik meselesiydi.

Kapı çaldığında koşup kapıyı açtım. Karşımda Murat ağabey duruyordu: üstü başı toz içinde, saçına rüzgâr sinmiş, yüzünde yorgun ama gururlu bir gülüş. Daha hoş geldin diyemeden içeri adım attı. Çaydanlığı görür görmez çocuk gibi sordu:

“Demlendi mi?” Ben de başımı salladım. Koca bir demlik çay içilmeyi bekliyordu. O an, onun anlattığı tüm tuhaflıklar bir anda çayın etrafında toplanıp normalleşti. Montunu bile çıkarmadan masaya oturdu, böreklerin kokusunu içine çekti. Kurabiyeyi eline aldı, gülümseyerek:

“Ellerine sağlık, çok acıkmıştım.”

Ona gülümseyerek dolaptan zeytinyağlı yaprak sarmalarımı çıkardım, tabağa aldım. O gelmeden önce hazırladığım patates salatasını da kaseye koydum. Çayları da doldurdum. Murat abi gülerek:

“Kaynanam da seviyormuş demek ki.”

Karnını doyururken cebinden küçük bir poşet çıkardı, masaya dikkatle koydu. Poşeti bana açtırdı. İçinden üç küçük iz çıktı.

Önce gri, kalınca birkaç uzun kıl gösterdi. Gri kıllara bakarak:

“Bunlar filden hatıra.”

Sonra uzun, sarı, incecik birkaç kıl gösterdi. Sarı kıllara bakarak:

“Zürafadan hatıra bunlar da.”

En son da minik, kapağı sımsıkı kapalı bir şişe gösterdi:

“Bu da balinadan.”

Ben inanamadım ve gülerek:

“Balina sütü mü getirdin ya? Yok artık.”

Murat ağabeyin gülüşünün altındaki gurur dışarı sızdı. Gururla:

“Bana verdiler. İstanbul’a gitmeyiz ama izimiz senle gittiğin yere gitsin dediler.”

Bir an sustu, sanki kelimeleri doğru yere yerleştiriyordu. Net ve sakin tonla konuştu:

“Bana bizi evlerimize götür dediklerinde onlara kafamı salladım. Şok oldular. İyi olup olmadıklarını sorduğumda Türk olduğumu anladılar. Hayvanları buraya getirmedim. Getirmedim çünkü doğru olan bu değildi. Fil ve zürafayı jetle bir hayvan barınağına bıraktım. Orada özgürler, kimse canlarını acıtamayacak. Balinayı da denize ulaştırdım. O, suya döndüğünde dünya bir saniyeliğine nefes aldı. Artık kimse onların acısı üzerinden para kazanamayacak. Üçü de onların kahramanı olduğumu söylediler bana, duygulandım. Sahiden de insan, nefes aldığı yere ait.”

Murat ağabey bu kez başka bir poşet çıkardı. İçinde Madagaskar vanilyası çubukları ve bir paket Madagaskar kahvesi vardı. Poşeti bana uzatarak:

“Madagaskar’ın vanilyası ve kahvesi meşhur. Oralardan sana elim boş gelmek istemedim.”

Ben çocuksu bir sevinçle:

“Abiciğim, ne zahmet ettin. Çok incesin. Düşünmen yeter.”

Tabak ve kaseler boşaldı; çayın demi, bardakların dibinde koyulaştı.

O akşam kapıdan içeri giren sadece Murat ağabey değildi. Bir sirkten çıkıp evlerine dönen üç canlının hikâyesi de Murat ağabey ile gelip küçücük bir poşetin içinde bizim masamıza oturmuştu.

Çayı ilk kez başkasını ağırlamak için değil bir kurtuluşu kutlamak için demlemiştim.

Acı gitti, özgürlük kaldı; çay bitti, iz kaldı.