Boğazım ağrımaya başlıyor. Birdenbire. Öyle kendime otururken. Onunla kalsa iyi. Burnum da akmaya başlıyor aniden. Oturduğum yere çivileyen bir halsizlik çöküyor üstüme. Bir yerden hastalık kaptım desem iki gündür evden çıkmıyorum. Evde üşüttüm desem kaloriferli evde, sıcacık odamda… Yok yok. Öyle değildir. Umarım yani. Bağışıklığım düşmüştür. Daha az önce sarımsaklı yoğurt yemiştim oysa. Duvarı izlerken ağladığım için mi oldu yoksa? Tüm bağışıklığım akmışsa demek gözlerimden. Senin de alacağın olsun sevgili vücudum. İki dakika koyvermeye gelmiyor.
Hep boğazım ağrır benim. Sesim kısılır. Yutkunamam. Hasta olunca yani. Önce sesimi götürür hastalık. Belki bu yüzden hastayken insanların daha çok ilgilenmesini bekliyorum benimle. Sesim yokken daha çok sevileceğimi sanıyorum. Benim gördüğüm kadınlar böyle yaptı çünkü. Susarak sevgi aradılar. Bana da böyle söylediler. Sus, dediler. Böyle konuşup durursan kim sevecek seni? Sevildikten sonra söylersin ne söyleyeceksen. İnanmadım buna, hala da inanmıyorum. Hiç sesimi duymayan birinin sevdiği şey ancak sessizliğim olur. Konuştuğumda sevilmeyeceğime de inanıyorum ama içten içe. Böylece bir paradoksa giriyorum.
Paradokslar başımı döndürüyor. Usul usul yatağıma ilerliyorum. Ne gerek vardı bu kadar düşünmeye diye kendime kızıyorum. Hemen bir analizler, çıkarımlar. Kıştandır, strestendir, kötü beslenmektendir, markete gittiğimde dokunduğun paketlerdendir, haftalardır dolapta duran karnabaharı haşlayıp yedin diyedir... Hastalık bu, türlü yolu var kapmanın. Her şey senin ruhsal yaşamının bir yansıması değil. Geri örüyorum duvarları. Enerjim yükselir gibi oluyor, başımın dönmesi azalıyor.
Bir dizi açıyorum yatağa uzanırken. Herkes birbirini seviyor, aşkından ölüp bitiyor, yetmiyor başkalarını öldürecek oluyor. Aşkını haykırıyor, aşkını susuyor. Böyle diziler izleye izleye mi her şeyi sevgiye bağladım ben diyorum. Kapatıyorum ekranı. Diğer ekrana geçiyorum. Bebekler ölmüş yine, minicik çocuklar milyonerlerin kirli emellerine alet olmuş da birine hesap sorulmamış, yıllar önce yarın binlerce insan depremde evlerini, ailelerini kaybetmiş, bir adam aşığım dediği kadını yolun ortasında alnından vurmuş. Nefesim gidiyor bu sefer. Göğsüm sıkışıyor. Ciğerlerime mi indi acaba hastalık? Bu ekranı da kapatıyorum.
Etrafa bakıyorum. Sarsılan yeri hatırlıyorum. O zaman bile anlatmamıştın diyor içimdeki ses. Yer ayaklarının altında oynadı yine sessiz kaldın. Kendi sesini kendin aldın. İki yüzlüsün. Konuşur gibi yapıyorsun ancak. Sensin sessizliğini seven. Sus bakalım sen diyorum. Hastayım ben. Hiç halim yok seninle uğraşmaya. Olsa uğraşacaksın sanki diyor. Kaçma biraz, dur. Kaçmaktan yorulduğun için hasta oluyorsun belki. Yorulmuş olabileceğim aklıma gelmemişti. İç sesim söylediğine göre aslında gelmiş tabii. Ama kaçmaktan değil, diyorum. Hayattan yorulmuşumdur. Yorulmak kabul edebileceğim bir neden. Öncesinde koşturduğumu gösteriyor. Dinlenmeyi hak ettiğimi…
Dinleneyim o zaman diyorum. Açıp kitap okuyorum biraz. Sonra yerimden kalkıyorum. Arkadaşlarımın doğum günümde hediye ettiği orkideme bakmaya gidiyorum. En sevdiğim çiçek orkide dediğim için aldıkları orkidem. Çiçeği açmış sonunda. Gülümsüyorum. Yapraklarından öpüyorum çiçeğimi. Köklerini suya tutup geri yerine koyuyorum. Kendime de sağlık ocağından randevu alıyorum.