İncindiğimiz Yerler

İrem İlayda Karkı

Güne açan hoş kokulu çiçekler gibi değildik her sabah. Bazen bazılarımız kaktüs olarak da uyanırdı ve dikenlerini batıracak zamanı kollarlardı. Sen bundan habersiz uyanırsın, alarmla uyanmanın sersemliğini yaşarsın, güç bela yeni güne hazırlanmaya çalışırsın. Hatta mutlu bir başlangıç olsun diye saçma sapan espriler yaparsın. Evden gülerek çıkarsın, asansördeki aynada kendine göz kırparsın. Sonra ne mi olur? Güne kaktüs olarak uyanan kişi o ilk taşı atar.

Emniyet kemerlerine hep çok saygı duymuşumdur. İnsanı hayata bağlar. Fiziksel anlamda tabii. Peki insan duygusal olarak hayata nasıl bağlanır? Sevgi, korku, endişe, cesaret, umut… Bunlardan biri ya da hepsi? Böyle dalıp gittiğim zamanlarda kendimi uyarırım. “Fazla düşünme, deli olursun.” der içimden bir ses. Sabah sabah emniyet kemerinden buraya nasıl geldiysek zaten. Gözüm direksiyona kayıyor. Bir farklılık var.

“Sen bunun açısını mı değiştirdin?”

“Hayır aynı. Ama bak şu şekilde değişebiliyor.”

Henüz hareket etmemişken bana direksiyonla hamur gibi oynayabileceğimi gösteriyor. Teknoloji karşısında cahil kaldığım alanlardan biri daha. Hayretle bakıyorum.

“Çok iyi, son haftalar lazım olacak.”

“Hayırdır izinden sonra neden lazım olacak?”

Yapma bunu, atma o taşı. Vazgeçme ihtimalim varken, vazgeçilebilecek olanları vazgeçilmez yapma.

“İki hafta sonra eğitimim başlıyor. Haftada iki gün. Doğumdan önce yetişmesi lazım.”

“Gideceksin yani?”

Aslında vazgeçmek üzereydim. Son zamanlarda ağrılarım artmış, yürürken bile zorlanmaya başlamıştım. Haftada iki gün bir eğitime gitme düşüncesi bile beni korkutuyordu. Ama o taşı attı işte. Şimdi nasıl döneceğim?

“Evet, konuştuk bunu.”

“Doğumdan sonra olmaz, ben sana söyleyeyim.”

Al işte, ikinci taş.

“Olur olur merak etme. Tekrar tekrar bunları konuşmak istemiyorum.”

“İki çocuğu bana atıp da gidemezsin kusura bakma.”

Bu erkekler insanı zorla feminist yaparlar.

“Eğer ben, bir eğitime bile katılamıyorsam sen de markete bile çıkmayacaksın. Sana o kadar söylüyorum. Bana hiç bunaldım, sıkıldım deme.”

Sonrası asık suratlar. Aslında niyetim bunları söylemek değil. Ama göğsümden yükselip de boğazıma takılan sinir, bunları söylemeden edemiyor. Bana bırakılmayan kararlar, yapılamadı zorunlu olan savaşlara dönüşüyor. Haklı olduğumu biliyorum. Sonunda bu savaşı kazanacağımı da. Ama bunlar mutlu etmiyor beni. Kendini açıklamadan anlaşılamamak insanı bir noktadan sonra tüketiyor.

Günün geri kalanı aklımda tek bir soru; “Tam da vazgeçmek üzereyken ben o eğitime nasıl gideceğim şimdi?” Kişisel alanımı korumak adına verdiğim mücadele beni çıkmaza sokmuştu. Neyseki okul yoğundu da sürekli bunu düşünmek zorunda kalmıyordum. Sonrasında zaten kendime dert edinmek için başka bir sorun bulmuştum. Dürüstlüğüne, samimiyetine inandığım bir arkadaşımla, tanıdığımdan beri tam ısınamadığım, açıklamakta zorlandığım bir şekilde beni rahatsız eden bir yanı bulunan bir başka kişinin samimi olmaya başladığını fark etmemle üzerime gereksiz bir sorumluluk yüklenmeye başlamıştı. Bunu ilk fark ettiğimde söyleyip söylememekte kararsız kalmıştım. Aslında söylememek en iyisi gibi geliyordu. Sonuçta benim hissim, anlatabileceğim bir olayım yok. Net olarak şu sebeple diyebileceğim bir sebep yok. Herkes kendi tanısın, belki de ben abartıyorum, diye düşünüp vazgeçmiştim. Ama vicdanım susmadı. Ben söylemediğim için kötü bir durum yaşanırsa tedirginliği açılan ilk muhabbette beni bunu söylemeye itti.

Sonrası pişmanlık. Keşke karışmasaydım hissi. Bazen insan gereksiz sorumluluk yükleyebiliyor kendine. İstiyor ki incindiği yerden incinmesin başkaları. Gün geçiyor, işler de bitince insan kaçtıklarıyla yüzleşiyor. Tanıdık kırgınlıklar. Aklımda iki cümle dönüp duruyor.

“İncindiğim yerden incitme beni.”

“Bu erkekler insanı zorla feminist yaparlar.”