Kuytu köşelere sığınan bir çocuk masumiyeti ne zaman kendini aşikar kılar? Anne kucağına en çok muhtaç olduğu o ana kadar. Umudun sesinin en gür çıktığı, nefeslerin çok cılız kaldığı o hastalık anlarında parlar o masumiyet. O anlarda ne kuytu köşeye kaçacak o ağırbaşlı masumiyet vardır ne de duvardan duvara tırmanacak “dünyayı ben kurtaracağım” iddiaları. Umut, sekiz yaşındaki masumiyetini bir mide bulantısı ile öğretmenine göstermişti.
-Öğğyk, öğretmenim Umut kustu!
Öğretmenin bakışları en arka sıradaki Umut’a çivilendi. Ne demek Umut kustu? Sınıfın en yerinde duramayan öğrencisi bir anda hasta mı olurdu? İnanmak istemedi ama yine kırk kişilik sınıfın içerisinden Umut’a doğru yürüyordu.
Aklına Umut’la yaşadığı olaylar, Umut’suz bir dünyanın nasıl olacağı ve Umut’un şimdiki vaziyeti geldi. Daha yürüyecek çok yolu vardı. Bu yüzden düşüncelerine engel olmuyor, öğretmen refleksini soğukkanlı tutmaya çalışıyordu. Umuda yolculuk sağlam adımlar gerektirirdi nitekim.
-Kızım çantanın fermuarını kapat. Bak az kalsın ayağım takılacaktı, düşecektim.
Öğretmen olmak her adımında işlevsel olmayı gerektiriyordu. Hiçbir anında boş kalmamalı, en ufak bir detayı kaçırmamalıydı. Mazaallah, doğabilecek her sorundan mesul tutulurdu. Çoğu zaman çocukların doğasından da mesuldü ama çoğunlukla doğasından uzaklaşmış çocuklarla uğraşıyordu.
-Öğretmenim hâlâ kusuyor.
-Öğretmenim temizlikçi ablayı çağırayım mı?
-Öğretmenim benim de midem bulanmaya başladı.
-Öğretmenim Umut teneffüste montunu giymedi.
-Öğretmenim benim üzerime de kustu.
-Öğretmenim lavaboya gidebilir miyim?
-Öğretmenim biliyor musunuz ben tatilde hastaydım.
-Ben de öğretmenim, bir de anneannem öldü.
-Öğretmenim bu yüzük sizin olsun.
Az kalmıştı. Umut’a kavuşmak üzereydi. Umut’a yaklaştıkça yerler kayganlaşmaya başlamıştı. Kusmuk, Umut’a yakın her şeye ve herkese bulaşmıştı. Nihayet o buluşma gerçekleşmişti, bakışlar artık kavuşmuştu. Umut şaşkın gözlerle öğretmenine bakıyordu. Öğretmeni ise Umut’un ağlamaması için o soğukkanlı maskesini sürdürüyordu.
-Tamam Umut’cuğum.
Tamam der demez Umut midesine yumruk yemiş gibi yere doğru eğilip yine kustu. Öğretmenin de midesi ağzına gelmişti ama sınıfı sakinleştirmesi gerekiyordu. Koşarak sınıfın diğer köşesindeki çöp kutusunu Umut’un önüne koydu. Umut az önce hiç kusmamış gibi öğretmenine bakıyordu:
-İyiyim öğretmenim, geçti.
Şimdi şaşkınlık sırası öğretmenindi ve pek tabii çetin bir vicdan muhasebesinin de başlangıcıydı bu.
-Ne demek geçti oğlum? Anneni aramamı ister misin? Gelsin bi’ doktora götürsün seni, ne dersin?
-Hayır öğretmenim, iyiyim artık.
-Emin misin Umut, bak arayabilirim?
-Eminim öğretmenim.
Öğretmeni gereken şefkati gösteremediğini düşünüyordu. Annesi burada olsa hüngür hüngür ağlayacak çocuk, öğretmeninin maskesine kanmıştı. Tek bir çocuğun ihtiyacını, geriye kalan otuz dokuz çocuğu disiplinize etmek için mi feda etmişti? Umut’un yerinde kendi evladı olsaydı ve öğretmeni bu şekilde sakin kalıp hiçbir şey olmamış gibi davransaydı ne hissederdi acaba? En kötüsü, Umut’un yerinde sekiz yaşındaki hâli olsaydı nasıl hissederdi kim bilir. Örselenen yüreğini yine sistemin akışına kurban etmişti.
-Zeynep kızım, temizlikçi ablayı çağırır mısın? Arkadaşının kustuğunu da belirt olur mu? Osman, Umut’a eşlik et oğlum. Elini yüzünü güzelce yıkasın lavaboda. Umut, kendini kötü hissedersen mutlaka bana söyle oğlum. Geçmiş olsun.
Aciliyeti olan sözleri sarf etmenin rahatlığıyla sandalyesine oturdu. Oturur oturmaz ona doğru gelen birkaç öğrenciyi gördü. Ayağa izinsiz kalkmamak gerektiğini bir türlü öğretememişti. Öğrenciler yorgun ve yaralı bir savaşçıya hücum eden düşman birlikleri gibiydi. Dört koldan saldırı altındaydı. Şimdi derin nefes almalı, kalpleri kırmayacak ses tonunu seçmeli ve gülümsemeliydi.
-Öğretmenim üstümü siler misiniz?
Kızcağızın üstünde kusmuktan desenler vardı.
-Islak mendille olmaz. Önce peçete ile silelim.
Eline aldığı peçete ile öğrencisini baştan ayağa temizledi. O esnada Umut ve Osman içeri girmişlerdi. Göz ucuyla Umut’u kontrol etti. Rengi yerine gelmişti. Umut’un etrafındaki herkes kusmuktan nasibini alan eşyalarını temizliyordu. Nihayet elinde paspası ile temizlikçi abla da gelmişti.
-Hocam yine mi sizin ders? Hep sizin dersinizde oluyor böyle şeyler.
Öğretmen napalım der gibi gülümsemişti. İçindeki çetin savaş devam ediyordu ama etrafındaki ordu tarafından iyice kuşatılmıştı:
-Neden buradasınız çocuklar? İzin almadan ayağa kalkmayacaktık hani? Hayır, hiçbirinizi dinlemiyorum. Yerinize geçin ve parmak kaldırın.
İşte şimdi bu ordunun komutanı olduğunu hatırlamıştı. Öğrencileri çil yavrusu gibi dağılmış ve yerlerine oturmuşlardı. Onlara söz hakkı vermeden önce hastalıklar ile ilgili bilgilendirme yapmalı, Umut’a gereken ilgiyi göstermeliydi. Elbette Umut’u yargılayan ve küçümseyen bakışlara anlayış ve merhametin ışığını da dökmeliydi. Kısa bir konuşmadan sonra herkes Umut’a geçmiş olsun dileklerini iletti. Kısa günün kârı bu, diye düşünürken müfredattan geri kaldıklarını hatırlayıp hemen derse koyuldu. Söz hakkı isteyen o ordu bir tepsi baklava kıvamına gelmişti. Yorgun ve yaralı hâlinden eser kalmamıştı. Çocukların hep onun dersinde hastalanması, yaralanması ya da bir sıkıntı çıkarmalarının sebebini temizlikçi ablanın “Yine mi sizin ders?” demesinden sonra anlamıştı. İçindeki çetin savaş durulmuştu. O, ne bir anne olabilirdi öğrencileri için ne de sürekli emir yağdıran bir komutan. Ama vazifesini bu iki ucun tam ortasında durup yerine getirmeliydi. Çocukların şımarıklıkları onun sevgisinden belki de şefkatinden emin olduklarının bir göstergesiydi. Kendisinin yorgunluğu çocuklarının çokluğuydu. Yaralı hâli ise canlı olduğunun kanıtıydı. Umut’un başını okşayıp gülümsemek için Umut’a doğru yürüyordu. Düşüncelerine engel olmayacaktı çünkü yolu çok uzundu.