Kod Adı: A.m.e.l.e

Hasan Hüseyin Tekin

Sabah saat yedi. Alarmın sesi, konteynerin ince sac duvarlarında yankılanan soğuk bir metal parçasından farksız. Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey, tavan panelindeki rutubet lekesi. İçeride beş kişiyiz. Odada ağır, genzi yakan, bayat bir sigara kokusu var. Gece boyu içilen ucuz tütünün dumanı, nemle birleşip üzerimize çökmüş bir kefen gibi. Kimse konuşmuyor. Beş adam, beş farklı hayat ama aynı uyuşmuş ifade. Kalkmak, eklemlerin pasını silmek demek. Diz kapaklarım sanki dün beton dökülmüş gibi sert.

Dışarıda vinçlerin o devasa silüetleri yok artık. Şantiye bitmek üzere. O büyük heybetli makineler gitmiş, geriye sadece iskeleti tamamlanmış, içi boş beton yığınları kalmış. Turnikeler de yok; sadece çamurlu bir giriş ve bekçi kulübesinin donuk ışığı. Gökyüzü gri bir asbest bulutu gibi üzerimize çöküyor. Yağmur yağmıyor ama hava o kadar nemli ki, giydiğin her şey on dakika içinde tenine yapışıyor. Ayakkabıların her adımda çamura saplanışı, sanki yerin altından bir elin seni aşağı çekmesi gibi.

Bloğa giriyorum. 24 dairelik devasa bir sessizlik. Bugün sekiz saat boyunca duyacağım tek ses, kendi nefesim ve elimdeki matkabın metalik feryadı olacak.

Daireye girip panonun önüne geçtiğimde omuzlarımdaki yük katlanıyor. Bileği zorlayan, tetiğine her bastığında tüm kolunu zangır zangır titreten o sarsıntı. Duvarı delerken çıkan o ince alçı tozu, göz kapaklarıma, kirpiklerime ve ciğerlerime doluyor. Birinci daire bitti. Kaldı 23. Boynumu yukarı kaldırdığım an, omurgamın tepesinde bir sinir sıkışıyor. Bir bıçak darbesi gibi keskin. Ama el durmuyor. Durursa, o sessizlik seni yutacak gibi geliyor.

Sekiz saatlik mutlak bir yalnızlık bu. Sadece matkabın ucuyla betonun kavgası var. Matkabın titreşimi sadece ellerimi değil, zihnimdeki tüm düşünceleri de un ufak ediyor. Bir süre sonra neyi neden yaptığını unutuyorsun. Sadece bir delik, bir dübel, bir vida. Bir delik, bir dübel, bir vida. Sosyal hayat dediğin şey, cep telefonunun ekranındaki cevapsız bir arama kadar uzak ve anlamsız. Burada sadece madde var; sert, soğuk ve ruhsuz madde.

Öğle yemeği saati geldiğinde dördüncü kattan aşağı iniyorum. Ayaklarım geri geri gidiyor. Yemekhanede önüme konan tabakta üç tane köfte var. Dışı yanmış, içi ise neredeyse tamamen çiğ. Çatalla böldüğümde o pembe, kanlı ve soğuk dokuyu görüyorum. Bir lokma alıyorum; pişmemiş etin o ağır kokusu ve tatsızlığı boğazımda düğümleniyor. Ama yemek zorundayım. Tadı için değil, matkabı tutacak gücü bulmak için. Bir köpeğin önüne atılan o çiğ et gibi, sadece hayatta kalma içgüdüsüyle çiğniyorum. Etin soğukluğu mideme oturduğunda, insan olduğumu değil, sadece yakıtla çalışan bir makine olduğumu hissediyorum.

Öğleden sonraki saatler, bedenin iflas bayrağını çektiği anlar. Sırtımdaki ağrı artık bir sızı olmaktan çıkıp, tüm gövdemi saran bir uyuşukluğa dönüşüyor. 24 dairenin her birinde aynı panoyu yapmak, aynı delikleri delmek... Bir yerden sonra hangi kattayım, hangi dairedeyim birbirine karışıyor. Bakışlarım donuklaşıyor. Sadece matkabın ucuyla karşımdaki gri beton arasındaki o bir karışlık mesafeye odaklıyım. Dünya bundan ibaret.

Akşam çöktüğünde şantiyeni projektörleri yanıyor. Tozlu koridorlar ışıkta birer kabir gibi görünüyor. Takım çantasını omuzluyorum. Askısı, zaten yangın yeri olan omzuma iyice gömülüyor. Bloğun çıkışındaki o derin çamur, günün son enerjisini de ayakkabımdan söküp alıyor.

Koğuşa giriyorum. Kapı açıldığında o geniz yakan sigara kokusu tekrar yüzüme çarpıyor. Beş adam, aynı dar alanda birbirine çarpmadan hareket etmeye çalışıyor. Kimsenin kimseye bakacak hali yok. Lavabodaki su buz gibi, ellerimdeki beton tozunu temizlemeye yetmiyor. Tırnak aralarım simsiyah.

Yatağa devrildiğimde uyumak bile bir irade savaşına dönüşüyor. Nevresimlerdeki kumlar tenimi çiziyor ama umurumda değil. Vücudumun her noktası; boynum, belim, parmak boğumlarım ayrı ayrı zonkluyor. Telefonu elime alıyorum. Ekrandaki renkli dünyalar, gülen insanlar, lüks masalar... Onlar başka bir türe aitmiş gibi geliyor. Biz burada, bu tozun ve kokunun içinde, görünmeyen bir dünyanın temelini atan isimsiz dişlileriz.

Işığı kapatıyoruz. Karanlıkta sadece odadaki o ağır nefes alıp verişler ve dışarıdaki yağmurun konteyner çatısındaki tıkırtısı kalıyor. Yarın sabah yedi. Yine o alarm, yine o sigara kokusu, yine kötü yemekler. Zihin kapanıyor. Duygu yok. Sadece bir sonraki mesaiye kadar sürecek olan, ölü gibi bir uyku.