Mehmet

Fatma Ünsal

Mehmet, evinde gözünü açtığında yürüyemiyordu. Ebesi oğlanı müjdeleyince babası da bir an yürüyemedi. Havalandı yerinde göğe. Birkaç dakika. Mutlu olmanın fark edilmediği ve kısa sürdüğü yere Anadolu denir. Kundakladılar Mehmet’i. Odanın içinde kucaktan kucağa gezdirdiler, onun kırmızı suratını birbirlerine gösterdiler. Alaca’nın başı dumanlıydı. Kar adam boyu. Ama Mehmet ne karı fark etti ne dumanı. Ne de etrafındakilerin heyecanını. Anası mutluydu ama utancından haykıra haykıra gülemiyordu. Kadınlar yaşmaklarının arkasından gülerken de dişlerini göstermezlerdi. O zamanlar. Mehmet’in doğduğu zamanlar. Mehmet Mehmet Mehmet. O doğunca gülümsediklerini göremedi Mehmet.

Mehmet, ilk kelimelerini öğrendi. Mehmet yürümeyi öğrendi. Mehmet sevmeyi öğrendi. Ama bu eylemlerinin hiçbirinden gürültü çıkmadı. Yürürken ayağının altındaki karınca bile ürkmedi. Sesi karşısındakinin kulağına ya vardı ya varmadı. Fısıltıyla konuşmazdı ama konuşurken hava da ürkmezdi. Sesinin havayı yırttığı hiç vaki olmadı. Mehmet Mehmet. Ne havayı ne kelimeleri üzdü. Severken gürültü çıkarmadı. Zaten sevmek dünyanın en sessiz eylemidir. Bağıra bağıra sevmek mi olur? Mehmet’in gönlüne bunun ilhamı doğdu: “Usulca Mehmeet, usulca Mehmeeet!” Mehmet şayet bu dünyadan çekip gidecek olsaydı ve deselerdi hadi bir kelime al yanına o usulu seçerdi. Dünyada bu kelimeyi Mehmet kadar seven çıkmadı. Ama bunu ne Mehmet bildi ne de gürültüyü seçenler.

Mehmet, baba olmayı öğrendi. Ev geçindirmeyi, bir çocuğu kanadının altına alıp onu yanında gezdirmeyi… Mehmet, dünyada gezdiği gibi gezmeyi onlara da öğretti. Babalar bazen gürültülüdürler. Mehmet, gürültü çıkarmayan babalardan olmayı güzel bir gömlek seçer gibi seçti. Üstüne tuttu, kendisine yakıştırdı. Mehmet Mehmet. Önüne serilen rollerden yine en sessizini seçti. Mehmet, ev geçindirmeyi öğrendi. Traktör tepelerinde en dik yamaçları gezdi. Sabanını en olmadık tarlaların bağrına değdirdi. Uzaktan bakanlar; burada taş zor duruyor, traktörün tepesinde Mehmet nasıl duracak diye ağızları açık izlediler. Ama Mehmet, cesur olmanın bağırmakla ilgisi olmadığını en dik yamacın bağrına sabanı salarken öğretti ona bakanlara. Mehmet Mehmet. Tarlaların en bayırı onun cesaretine şahit oldu.

Mehmet, acı çekmeyi öğrendi. Bir sabah sofralarına bir başkası daha oturdu. Onu oturtmak Allah katından olduğu gibi kaldırmak da yine Allah katındandı. Kimse yeltenmedi onu sofradan kaldırmaya. Acı, Mehmet’in ve ailesinin sofrasına tam iki kere diz kırınca ses etmediler. Ekmeklerini bölüp çaylarını yudumlamaya devam ettiler. Acı, ekmeğin üstüne; çayın şekerine kattı kendini. Hep beraber acıyı da yediler. Mehmet Mehmet. Yaşamanın getirdiklerini burnundan içeri giren hava gibi izledi, ciğerini yırtsa da geldiği yeri bildi.

Mehmet, yavaş yürümeyi öğrendi. Mehmet, yavaş konuşmayı da öğrendi. Adımlarını atarken bir ayağı diğerini daha geç izledi. Ağzından kelimeler art arda sıralanmadı. Bekleştiler. Böyle olsun istemezdi. Etrafındaki her şey hızlı hızlı dönüp dururken kuşlar bile başının üstünde fıldır fıldır dönerken Mehmet onlara ayak uyduramadı. Yol, o yürüdükçe uzadı. Anlatacakları iki kelimeye sığardı bazen ama o iki kelime ondan kaçtı gitti. Tutamadı. Dik yerlerdeki tarlalar, kendisine boyun eğmiş o yerler bir süre sonra onu görünce yönünü öte döndü. Dünya, iş ona gelince hızını azalttı. Üç yüz altmış beş gün altı saatte değil belki bin günde tamamladı Güneş etrafındaki dönüşünü. Mehmet Mehmet. Zaman su gibi değil düz yolda yuvarlanmaya çalışan kaya gibi aktı yanında.

Mehmet, silmeyi öğrendi. Bir sabah uyandığında cüssesi kadar belki daha büyük bir silgi buldu zihninde. Cisimleri hareket ettirince işlevleri başlar. Bu neymiş diye şöyle bir oynattı yerinden. Silgi bu anı bekliyormuş gibi çılgınca silmeye başladı. Sildikçe sildi zihninin içini. Sildikçe sildi. Mehmet, silgiye durmasını emretti. Ama arsız, hiç durmadı. Mehmet, imdadına yeni anılarını çağırdı. Onlar gelene kadar silgi yine durmadı. Vazgeçti sonra. Al, senin olsun hepsi diye önüne attı ne var ne yok. O zaman imdadına rüyasına giren cılız bir kuş yetişti. Rüyasında bir uçurumdan düşmek üzere olduğunu gördü Mehmet. Ayağının altındaki toprak kayıyordu. Avuçlarının içi terlemiş, vücudu kaskatı kesilmişti. Tam bırakacaktı ki kendini aşağı, bir kuşun uçurumun kenarındaki çileği yemek için verdiği uğraşı gördü. Kuş, gelip gidip didikliyordu o taze meyveyi. Mehmet düşündü. “Demek,” dedi “Dünya bazen taze çilek tadında bir yer. Onu aramalı.” Mehmet gözünü açtı. Oda karanlıktı. Gözünü tavana diktiğinde belli belirsiz bir kuş gördü. Kuşun gagasında da bir çilek. Mehmet Mehmet. O günden sonra hayatın içindeki taze çilekleri kovaladı.

Mehmet, bulmayı öğrendi. İnsanlar ona bakınca kaybettiğini sandılar oysa. İnsanlar, başkalarının yerine düşünmeyi de al bunları kullan diye başka başka kelimeler uzatmayı da pek severler. Mehmet, onların uzattığı “kaybetmek” kelimesini kabul etmedi. Ortak lügati aldı başlarına çaldı. Elinde kocaman bir sözlük tuttu, etrafındakilere gösterdi. Mehmet bir süre sonra dünyada kendi lügatiyle yaşamayı öğrendi. Kimisi çok beğendi kelimelerini, o kullanırken kendi kelimelerini bir kenara bırakıp Mehmet’in kelimelerine eşlik ettiler. Kimisi sessiz kaldı. Mehmet onlara kendi lügatini uzatınca ne etseler bilemediler. Öylece bakakaldılar. Kimisiyse, ki bunların bırakın kendi lügatlerinin olmasını kelimeleri bile ipotekli kimselerdi, beğenmediler Mehmet’in kelimelerini. Olmaz, dediler. Mehmet, rüyasındaki kuşu hatırladı böyle zamanlarda. Silgiye rağmen. Silgi, Mehmet’in zihnindeki o kuşu hiç silemedi. Mehmet Mehmet. Kendi çocuklarına babalık ettiği gibi kelimelerine de babalık etti. Onları millet dedi diye yabana atmadı.

Mehmet bir gün evinin önüne yine yürümeden geldi. Alaca, yine dumanlı ama bu sefer hava yağmurluydu. Mehmet’in yurduna sessizliği bu defa yağmur getiriyordu kar yerine. Mehmet ne dumanı fark etti ne yağmuru. Aylardan yine şubat. Mehmet’i yine kundaklamışlardı. Ne anası ne ebesi. Başka başka birileri. Bu defa kadınlar yaşmaklarının arkasına hıçkırık sakladılar. Boğazlarından yükselen ses başka başka köşelere kaçtı. Kimisi tam iyice bağıracakken onu kucakladılar, susturdular. Mehmet, uyuyordu çünkü. Onu yüksek sesle ürkütmek olmazdı. Öyle ya, Mehmet’e bu dünyadan bir kelime al da öyle git deselerdi o, usulu seçerdi. Mehmet Mehmet. Etrafındakiler, gözlerini dökerken görmedi. Ömründe ilk kez o gün, havayı da kelimeleri de üzdü. Havanın bağrını yırttı Mehmet. Onun sessizliği, havayı da kelimeleri de bin parçaya böldü.

Mehmet, evinden ayrılırken yüzüne memleketinin yağmuru düştü. Toprak da ıslandı derken. Islak bir yorgana dönüştü. Üşüdü derken Mehmet. Aldı ıslak yorganını, gitti anasının ayak ucuna kıvrıldı. Yine ses etmedi. Bu ıslanmış, diye bağırmadı. Mehmet Mehmet. Yağmur ince ince üstüne düşerken onu izleyenler ona imrendi. Bu yağmurun kendi yorganlarını ıslatmayacağını bilenler uğrun uğrun ağladı. Mehmet’in yorganına imrendiler. Mehmet Mehmet. Bu sessizliğe onun kadar yakışanı çıkmadı.

Bir ağacın dalına bir kuş kondu bir zaman. Sonra yürüdü yürüdü taa dalın ucuna kadar geldi. Portatif gibi duran hareketli ufak başını çevirdi aşağı. Baktı, ıslak bir yorgana sarılmış uyuyor Mehmet. Ses etmedi. Ağzında çilek yoktu.