Kâğıtsızlar

Benin Zamanla Yarışı - Halime Selcen Nazlıkaya

Benin Zamanla Yarışı

Halime Selcen Nazlıkaya

Kaptan Demir şahı masanın kenarına bıraktığı anda, geminin derinliklerinden garip bir gıcırtı yükseldi. Sanki gemi, kaptanın bu pes edişine itiraz ediyordu. Seren direğindeki martı, o keskin gözünü bir an bile ayırmadan havalandı ve beyaz vezirin yanına kondu.

Demir martının gagasında tuttuğu küçük, gümüş bir anahtarı o an fark etti. Kuş, anahtarı satranç tahtasının üzerine bırakıp tekrar sislerin içine doğru süzüldü, gitti. Demir titreyen elleriyle anahtarı aldı. Bu anahtar geminin alt ambarında yıllardır kilitli tuttuğu, babasından kalan o eski sandığa aitti. Aşağıya indiğinde, ambarın rutubetli havası yine ciğerlerini yaktı. Sandığı açtığında içinde sadece bir harita ve kristal bir cam parçası vardı. Kristali haritanın üzerine koyduğunda, ışığın kırılmasıyla haritada daha önce hiç görmediği bir rota beliriverdi. Bu rota geminin onu yıllardır götürmeye çalıştığı ama kendisinin korktuğundan hiç cesaret edemediği o meçhul adayı işaret ediyordu.

Kaptan tekrar güverteye çıktı. Sisler dağılıyordu. Dümene geçti ve bu kez rotayı o gizemli adaya doğru kırdı. Artık görünmez rakibiyle değil, kendi kaderiyle oynamaya hazırlanıyordu sanki. Satranç taşları masada rüzgarla birlikte devrilirken, kaptan hayatının en büyük hamlesini yapmak üzere olduğunu biliyordu.

Gemi, adanın kıyısına yanaştığında motorun sesi kesildi ve yerini ürpertici bir sessizlik aldı. Kaptan bu kez de kıyıdaki kumların üzerinde parlayan bir şey fark etti. Sahilin her yanına, devasa boyutlarda mermerden satranç taşları dikilmişti; sanki devler bu adayı bir oyun sahası olarak kullanıp gitmişti.

Kaptan karaya adım attığında, cebindeki kristal parçasının ısındığını hissetti. Kristali bir mercek gibi gözüne yaklaştırdı ve adaya onunla baktı. Çıplak gözle görülemeyen şeyler bir anda belirdi. Her taşın üzerinde birer isim kazılıydı. Kale taşının üzerinde kendi gemisinin adı, atın üzerinde ise yıllar önce kaybettiği yardımcısının ismi yazıyordu. Mehmet.

Adanın merkezindeki yüksek tepede, her şeyi tepeden tırnağa gören dev bir kule yükseliyordu. Kulenin zirvesinde, gökyüzüne doğru bakan devasa bir taş göz figürü vardı. Kaptan tepeye tırmandıkça, aslında bu adanın bir hapishane değil, bir "kayıt odası" olduğunu anladı.

Kulenin kapısına ulaştığında, karşısında yaşlı bir adam oturuyordu. Yaşlı adamın önünde, kaptanın gemisindeki tahtanın birebir aynısı duruyordu. Adam başını kaldırmadan konuştu:

"Geldin demek. Gemin seni buraya getirmek için çok dalga aştı. Şimdi söyle kaptan, o son hamleyi gerçekten yapmaya hazır mısın, yoksa sadece bir izleyici olarak mı kalacaksın?"

Kaptan, yaşlı adamın elindeki siyah şahı gördü. Bu, az önce geminin güvertesinde bıraktığı taştı. Kaptan masaya oturdu. Artık rakibini tanıyordu; bu, zamanın ta kendisiydi.

Kaptan, masanın başına oturduğunda artık zihnindeki sisler tamamen dağılmıştı. Yaşlı adam, yani Zaman, elindeki siyah şahı tahtanın tam merkezine, kaçınılmaz bir zafer edasıyla yerleştirdi. Kaptanın tek bir hamle şansı kalmıştı ve tahtadaki taşların dizilimi neredeyse imkansız bir denklemi andırıyordu.

Kaptan, elindeki kristali son bir kez gözüne yaklaştırıp tahtaya baktı. Kristalin içinden geçen ışık, taşların arasındaki görünmez enerjiyi ortaya çıkardı. Sorun stratejide değil, bakış açısındaydı. Kaptan, kendi gemisini temsil eden kale taşını eline aldı.

"Ben bu oyunu kurallarına göre oynamayı yıllar önce bıraktım," dedi Demir kararlı bir şekilde.

Kaleyi, rakibin beklediği karenin tam aksine, tahtanın dışına, yaşlı adamın avucunun içine bıraktı. Bu, bir teslimiyet değil, oyunun sınırlarını reddetmekti. O an, adadaki devasa satranç taşları büyük bir gürültüyle çatlamaya başladı. Kristal parçasından yayılan parlak ışık tüm kuleyi sardı.

Yaşlı adam hafifçe gülümsedi ve bedeni yavaşça toz bulutuna dönüşürken fısıldadı. "Zamanı yenmenin tek yolu, onun senin için kurduğu tahtadan kalkmaktır."

Kaptan gözlerini açtığında kendini yeniden kendi gemisinin dümeninde buldu. Deniz durgun, gökyüzü ise hiç olmadığı kadar berraktı. Ancak bir fark vardı. Elindeki kristal artık sönmüş bir cam parçası değil, parlayan bir pusulaydı. Artık rüzgarın onu sürüklediği yere değil, kendi seçtiği limanlara yelken açacaktı. Bu konuda yine kendisi dinlemeye kararlıydı.