Kıpkızıl suratını görünce ebesi elini iki yanına dayadı da dedi ki: “Bu uşak çok hırslı olur. O günlere eremezsem dediydi dersiniz.” Yatağında kendine gelmeye çalışan bebeğin anası duydu ebenin bu sözlerini: “Deme öyle Ayşe ebe. Deme. Bu eziyeti hırslı bir veled içün çekmiş olmayayım.” diye kesik kesik söyledi. Ayşe ebe oralı olmadı. Teselli etmek için kıvıran tiplerden değildi. Ok gibiydi ok. Neyse o. “Vallahi Hatice, isterse dünyanın tüm yükünü sen çekmiş olsaydın, hoş çekmedin bebe doğurdun sadece, yine bildiğimi derdim. Senin bu oğlun hırslı. Allah vere de başına bir iş gelmeden büyüse. Ölmez de sağ kalırsa büyük adam da olur ama.” diye yine de bir tesellicik veriverdi kadına. Kadın da aldı, bu teselliyi kalbinin taa en dibine sakladı. Çıkarıp çıkarıp dua etti bu tesellinin üstüne.
Seneler seneleri, oklar düşmanları kovaladı. Çağrı Reis gerçekten de çok büyük adam oldu. Kaptanıderya olamadıysa da onun bir ufağı oldu. Yüz kadırganın başı ettiler bunu başarılarından sebep. Eh o da hakkını veriyordu hani. Yine de daha iyisi olsaydı fena mı olurdu? Ayşe ebe haklı çıkmıştı, hırslıydı Çağrı. Gözünün tekini de hırsı uğruna kaybetmişti. Daha yeniyetme bir denizciyken bir kadırgada kürekçilik ederdi. Kaptanın gözüne gireceğim diye hızlı hızlı küreği çekeriken kürek elinden kaydı, gözüne geldi. Sol gözü böyle gitmişti. Gözü çıkmadı tabii ama hem havalı duruyor diye hem de işlevsizin üstünü örtüvermek kabilinden göz bandı taktı görmesi sönen gözünün üstüne. O günden sonra ye kürküm ye lafı, Çağrı’nın etrafında hakiki manasına erişiverdi. Saygınlığı arttı, başta elli kadırganın başına getirildi. Derken yüz kadırganın başına. Biriktirdikleriyle de kendisine hususi bir gemi de alıverdi. Lazım olur diye köşeye koydu. Çeyiz niyetine. Ara ara vazifesi bitince kendi gemisine atlar, Bahr-i Sefid’de turlardı. Teke civarından geçerken kıyıya iyice yanaşır, Yörük kızlarının ilgisini celbetmek için güvertede ayağının tekini öne atarak vakurca dururdu. Gözünün ucuyla da kıyıda birileri var mı diye bakardı. Bilmezdi ki Yörük kıyıya çok nadir gelir. Olsun, yine de umut Tanrı Taala katındandır. Nasip olunca neler olmaz.
Bir gün yine böyle turlarken karşıdan bir geminin kendisine doğru yaklaştığını fark etti. Gemi ışıl ışıl yanıyordu. Niye orada olduğunu unuttu bir an. Sendeledi. Az kalsın denize yuvarlanıyordu ki kendine geldi. Gemi yanaştı yanaştı, Çağrı Reis’in gemisinin yanına park etti. Güvertede heybetli bir adam belirdi. Çağrı’nın gören gözü seğirdi. “Selamünaleyküm Reis.” diye ünledi adam Çağrı’ya. “Aleykümselam”la karşılandı. “Ben İshak Reis’i ararım. Bir diyeceğim vardı. Tanır mısın?” dedi adam. Çağrı Reis’in reisiydi aradığı. Gören gözü yine hareketlendi. “Adını de hele,” dedi Çağrı. “Kişi önce kim olduğunu demeli öyle değil mi? Her tuttuğumuzu İshak Reis’e götürecek de değiliz tabii. Tanıt bakalım kendini, kimsin nesin necisin? Hayır mısın, şer misin?” Adam başıyla onaylayarak güldü: “Doğru dedin,” diye cevapladı. “Adım Salih. Kendimi bildim bileli denizdeyim. Babamın vasiyetini yerine getirmek için İshak Reis’imi ararım.” İshak Reis’imi. Reis’im… Deniz dalgalandı, Ayşe ebenin, “Bu oğlan büyüyünce çok hırslı olacak çok.” lafı dalganın üstünde dolandı. Rüzgâr oldu, Çağrı Reis’in burnundan içeri doldu. Dişlerini sıktı o zaman Çağrı Reis.
“Bak hele, bak hele.” diye söylendi. “Babanın vasiyeti hayır mıdır şer midir? Ya babanın vasiyeti Reis’imin canına kasıt niyetliyse? Olmaz Reis, geri dön. Denizden her tuttuğumu ona götüremem. Geri dön.” diye Salih Reis’i tersledi. Salih’in de denizci damarı ha tuttu ha tutacaktı. “Yahu,” dedi. “Gemide tekim. Kürekçilerden başka kimse yok. Sizin aranıza gelip nasıl zarar vereyim? İyice arayın hem gemimi. Ters gördüğünüz bir şey olursa dönüp gideyim. Hadi, çağır birilerini arayın gemimi.”
“Olmaz.” diye üsteledi Çağrı. Hem gemiden hem de bu reisten korkmuştu. Bu ikisi kendisine rakip olabilirdi. Postalamalıydı gerisin geri bunları. “Olmaz, üsteleme. Reis’imin kesin emri var hem. Septik biridir o.” Durdu durdu, “Hem de bakalım, sen septik nedir bilir misin?” diye soruverdi. “Bilirim ya,” dedi Salih Reis. “Fikreylerken gümanı olan. Bildim mi? Gidecek miyiz şimdi Reis’in yanına?” dedi. Sinirlendi Çağrı Reis: “Hah, bir kelimeyi tevafuk bildin diye koccaa reisin yanına şıp diye gideceğini sandın haa!” diye kükredi adama. “Bana bak Reis, ne reisti hah Salih, Salih Reis, sen satranç bilir misin? Akıl oyunu etmeyi seviyor gibi duruyorsun. Gel oynayalım beni mat edersen bırak Reis’in yanına götürmeyi sana gemimi de veririm. Ama ben seni mat edersem gemini ve sol gözünü alırım. Anlaştık mı?” Salih Reis düşündü bir süre. Gezindi şöyle. “Anlaştık.” dedi. “Ama kazanırsam benim tayfama katılacaksın. Gemini de alırım. Buna da tamam mı?” İçi köpürüyordu ama tuttu kendini Çağrı. “Hah,” dedi. “Tabii tabii zevkle. Ama geminle dolaşırken bu lafını hatırlatırım sana.”
Çağrı Reis’in gemisinin güvertesine bir masa çekildi. İki de tabure. On kadar miço, kürekçilerden bazıları etraflarını sardılar. Satranç başladı. Salih Reis, kendinden öyle emin duruyordu ki gören doğdu doğalı satranç oynuyor sanırdı. “Doğduğumdan beri değilse de epey küçüklükten beri merakım vardır satranca.” dedi Salih Reis. “Sen? Sende ne kadardır var bu maharet?” diye sordu Çağrı’ya. “Yedi yaşımda ya vardım ya yoktum.” diye cevapladı o da hamlesini düşünürken. Ayşe ebenin, “Büyük adam da olabilir ama.” sözü o an geldi, rüzgâra karıştı, gemiyi salladı hafiften. Salih Reis başladı önce. Çağrı’ya sıra geldiğinde önce rakibine dik dik bakıyor, moralini bozmak istiyordu. Lakin Salih, hiç göz göze gelmedi. Hatta, “Oyna efendi oyna. Velet miyim ki korkutacaksın beni oyna.” diye uyardı. O da bundan kelli bakmadı öyle. Neredeyse baş başa gidiyorlardı. Derken kaleyi ve atı öyle bir kıvama getirdi ki Salih Reis, dudakları müstehzi kıvrıldı. “Şah.” deyiverdi. Veziri yardıma çağırdı Çağrı. Vezir geldi gelmesine lakin yine bir “Şah!” yükseldi Salih’in ağzından. Yavaşladı Çağrı, iyice hesapladı. Hamlesini yaptı, “Şah.” dedi vücudunu dikleştirdi gülerek.
Sonra Salih, Çağrı’nın yüzüne baktı. Durakladı. “Tayfama hoş geldin Reis.” dedi. Hamlesini yaptı kalktı. Çağrı, bakakaldı öylece. Neydi yani şimdi? Miçolardan biri dürtmese akşama kadar kalırdı öylece. “Yendi seni Reis, yendi. Kalk. Daha da mahcup olma kalk.” dedi miço. “Olmaz, “ diye kükredi Çağrı. “Hilekâr seni! Olmaz, vermem gemimi. Gebertirim ulan seni!” diye beline davranınca Salih kuşağından çektiği kamasını fırlattı Çağrı’ya. Kama geldi geldi, rüzgârına Çağrı’nın anasının vahlaması eklendi. Tak diye saplandı sağ gözüne. İnlemeyle yerde debelenmeye başladı Çağrı. Kürekçilerden başına koşuşanlar oldu. Salih’in kılı kıpırdamadı o an. “Hilekâr senin sülalendir.” diye tısladı. “Seni tayfama almıyorum. Ne edeyim hem âmâ hem hileci bir adamı? Dua et, yuvarlamıyorum seni denize.”
Kamayı çekseler yerinden, göz de gelecek. Zaten ağrıdan bayıldı bir süre sonra Çağrı. Salih, kendi gemisine atladı. Emir verdi Çağrı’nın tayfasına. “Hadi, şayet gözlerinizi seviyorsanız tez beni İshak Reis’ime götürün! İshak Reis’ime!” İshak Reis’im! Reis’im! Bu laf, dolandı dolandı, Çağrı Reis’in kulağına girdi. Ayılacak gibi oldu derken. Aklı başına çabuk geldi ama. Ayılsa bile karanlığa ayılacaktı. Vazgeçti, kendinden geçmeyi tercih etti.
Gemiler Teke’nin önünden geçeriken Yörük kızlarından belki onu, ne onu, on beşi yirmisi deniz kenarında heyecanla gemileri izlemekteydiler. Hatta bir tanesi mendil bile salladı gülerek. Sonra bir gemici bulur ümidiyle mendilini denize bırakıverdi. Çağrı, o an kâbusunda kendi doğumunu izlemekteydi. Ayşe ebe, Çağrı’nın anasına doğurma bunu doğurma, diye kızıyordu.