Gıcırdayan merdivenlerden inerken, bu merdivenlerden kaçıncı inişi olduğunu düşündü. Ve daha kaç kere ineceğini. Bunların hepsinin meçhul olması ne sıkıcı. Ya şimdiki sonuncuysa misal? Bunu bile bilmiyor insan. Bazı şeyleri bilmeliydik diye geçirdi içinden, bazı şeylerin spoiler’ı hayatı belki de daha katlanılır kılardı. Son üç kere daha çıkacağını bilse bu merdivenlerden, tüm dikkatini merdivenlerden çıkışına verirdi, şimdiki gibi. Oysa gün içinde kaç kere çık çık çık, in in in; hangisinde gerçekten indiğini ya da çıktığını fark ediyordu ki?
Çık, çık, çık, çık.
Gözü sesin çıktığı yeri aradı. Avlu içindeki uzun direğin başındaki elektrik kabloları üzerine tünemiş yine aynı o kuş. Kanattan kara. Belki de karga. Kuşları sevmez. Adlarını bilmez. Kendisine dik dik bakıyor ve zihnini duymuş da adeta yaptıklarını onaylamıyormuşçasına “çık çık çık çık” sesi çıkarıyor. Ne ilginç, başkaları kuşun sadece öttüğünü sanar. O ise kuşun zihnini okuyup kendisine “çık” dediğinden emin. Kuşa gıcık, bir süre merdivenlerden çıkmamayı aklına koyuyor.
Avluyu rüzgar süpürmüş. İyi. Kıyıda köşede birikmiş olan toz, toprağa bulanmış yaprakları küreğe doğru süpürüp, kuyunun yanındaki teneke kutuya dolduruyor. Her sabahın ilk rutinlerinden biri bu. Avluya çeki düzen vermek. İyi. İyi diyor içinden. Hıh, der gibi onaylıyor kendini. Oldu bak. Bitti işte. Şimdi diğeri…
Böyle böyle avluda on on beş dakika oyalanıyor. İşler bitip de avlu düzene girdikçe rahatladığını hissediyor. Tam her şey bitti diyecekken, avlu kapısının arkasında duran dolabın kapağının tam kapanmadığını fark edip, dolabın içindekileri yerleştirmek için, oraya doğru yürüyor. Belinde hafif bir ağrı…
Dolabın içindeki kazma, kürek, eski süpürge, öteberi arasında köşeleri aşınmış bir tahta buluyor. İlk bakışta sıradan bir tahta parçası gibi, elindeki bezle şöyle bir silince, tahtanın üzerindeki kareleri fark ediyor. Allah allah bir satranç tahtası mı, Nereden gelmiş olabileceğine hayret ediyor. Eve genç uğramayalı yüzyıllar olmadı mı? Bu his belinin ağrısını daha da derinden hissetmesine sebep oluyor. Taşları var mıydı acaba? Olsa nerede duruyor olabilir? Yok, yok yukarı çıkmayacak. O kargaya inat! Dolabı biraz daha karıştırıyor ama çok karıştırmasına da gerek kalmıyor, dolabın tozuna bulanmış bir kese içinde bir avuç taş. Piyonlar, atlar, kaleler, filler… Hayret, bu mezbelelikte hepsi de yerli yerinde. Daha net görmek için tahtayı ve taşları alıp avlunun ortasındaki masanın üzerine koyuyor. Satranç tahtasını siliyor, taşları diziyor. Vezir, şah, kale hepsini karşılıklı olarak görmek savaşa hazır tam teçhizatlı iki ordunun karşılaşmaktan çekinmesini düşündürüyor kendisine. Savaşa hazır tam teçhizatlı iki ordunun karşılaşmaktan çekinmesi mi? Neden? Nedenini sen iyi bilirsin, diyor içinden başka bir ses. Girmediği savaşlar, kaçtığı sorumluluklar, hiç kurmadığını zannettiği hayaller onu almış, babasından kalan bu eski köy evine tek başına bırakmamış mıydı? Öyle mi olmuştu? Bilmiyordu. Bilmek istemiyordu. Bu tahtayı alıp hemen eski yerine yerleştirmek için içinde karşı konulamaz bir istek duydu. Tam ayağa kalkmış, taşların torbasını eline geçirmişti ki, içindeki ses “Demiştim” dedi. Hiddetlendi. Ne demişti lan ne demişti? Öyle hiddetli idi ki bu ses. Yavaşça yerine oturmak zorunda hissetti kendisini. Torbayı masaya bıraktı.
Sahi nasıl oynanıyordu bu oyun? Taaa çocukluğuna gitmesi gerekiyor. İlk okulda öğrenmiş sonra da üzerine çok düşünmemişti. İlk fil mi yoksa at mı oynanıyordu? Sen nereden bileceksin? “Niye bilmeyecekmişim?” diye neredeyse sesli mırıldanıyor. Parmakları kadar beyaz bir piyonu bir kare ilerletiyor. Kanattan kara ya da karga üstten acı bir çığlık atıyor. Yukarı bakıyor. “Hata yaptın” diyor içinden bir ses. Yapmadım diyor onun karşısında diğeri. Yapmadım bak, diyerek karşı tarafın taşını da oynatıyor bu sefer. Siyah bir piyon ileri geliyor.
Sonra?
İkinci hamlede atını çıkarıyor, çocukken öğrendiği gibi L çizerek. Bu hareket onu memnun ediyor. Bir şeylerin doğrudan hareket etmesi kendisini hep rahatsız eder. Dolanmayı, rahatsız etmemek için bir çare olarak görür. Dolanmak at ile bağdaştırması ne kadar zor bir hamle diye düşünmeden edemiyor yine de. İnsan atlardan, alıp başını gitmeleri bekler, belki yıkıp yakmaları, doğrudanlığı, ok gibi fırlamaları; ama satrançta öyle değil. Atının karşısında bir hamle olmasını istiyor. Karşı tarafın atını da L biçiminde ileri sürüyor ama tam da bu esnada bileğinde bir ağrı hissediyor. Bu atın ilerlemek istediğinden emin değil. Ağrı o kadar şiddetleniyor ki, atı tekrar olduğu yere geri koyuyor. Böyle olunca bileğindeki ağrı hafifliyor. At yerine bir piyonu ilerletiyor ve bileğindeki ağrıdan eser kalmıyor. İlginç.
Buna benzer birkaç hamle daha yaptığında, bazı siyah taş hamlelerinde bileğinde hissettiği her ağrıda, taşı eski yerine koyup olası diğer hamleleri düşünmek zorunda kalıyor. En nihayetinde kendi taşları için özgür olduğunu ama karşı tarafın taşlarının bir iradesi olduğunu anladığında rahatlıyor. Rüzgarın avluyu süpürmesine, direğin başındaki kuşun düşmanca da olsa kendisine yarenlik etmesine alışmış; satranç taşlarının onunla oyun oynamasına mı inanmayacak?
Böyle böyle kendi taşlarını çıkarıp, karşı tarafın taşlarını da bileğinde acı hissetmediği pozisyona gelinceye kadar oynatmayı sürdürüyor. En nihayetinde kendi şahı, arkasında kendi kalesi ve veziri varken, ön tarafı tamamen siyah taşlarla kapanmış durumda kalıyor. Siyah kale, şahın tam karşısında duruyor; önüne geçebileceği ya da araya bir taş koyabileceği mesafe yok, hareket ederse doğrudan şah çekecek konumda. Siyah vezir, şahın bir yanından bakıyor; öyle bir yerde ki şah yerinden oynarsa ilk adımda yakalanıyor, veziri almak mümkün ama alındığı anda kale devreye giriyor.
Yenilgi. Kendi kendisine mi? Şahı çoktan mat mıydı? Girdiği oyunlar gibi girmediği oyunlarda bile zaten mağlup muydu? Böyle miydi? Bunu kabul etmek istemiyor, siyah kaleyi beyaz vezirin önüne atmak istiyor ama ne mümkün, bileği kesilecekmiş gibi ağrıyor her hamlesinde. Kendi şahını tehdit edecek birazdan. Avlunun ortasında yükselen direğin üstündeki kuşun gözlerini üzerinde hissediyor. Birazdan güler gibi ötecek. Kendi şahını mat ettirmemek için siyah taşı yanlış da olsa oynatmaya çalıştığı her konum, her hamle kolundaki acıyı daha da şiddetlendirmekten başka bir şey yapmıyor. Yenilgiyi kabul etmek dışında bir seçeneği yok. İçine sonsuz bir kaçma isteği doluyor. Bu oyundan, bu avludan, bu kuşun ruhu dahil her yeri gören gözünden, bu başlamadan çok evvel yenilmiş olduğu bariz oyundan. Hepsinden hepsinden.
Siyah taşın yapmak zorunda olduğu son hamlesini yapıyor. Kendi şahının devrilmesini görüyor. Satranç tahtası bir güverteye dönüşüyor, kalan taşlar denize düşüyor ve avluyu da içine alan gemi sessizce belirsiz bir ufka doğru ilerliyor. Güvertenin üzerinde yükselen direğin tepesindeki göz, artık onu değil, onun yapmadığı hamleleri takip ediyor.