Balıkçağıran Musiki Heyeti

Yakup Karahan

İlk Günüm:

Baba Saffet, rakibinin “cavs” ihtarını bordo renkli balina ve pirana taşlarını komşu karelere yerleştirerek karşıladı. Şişip morarmış işaret parmağıyla mavi sardalyeyi tahtanın dışına itti. O sırada kahvehanenin kapısı aynı cereyanın etkisiyle önce sertçe vurup kapandı sonra tekrar açıldı. Açılır açılmaz da bir papağan içeri daldı. İçeriyi turlayan upuzun kuyruğunu takip ederken bu sefer elinde file çuvalıyla iri kıyım bir zenci belirdi eşikte. Haki muşambadan balıkçı pantolonu, biri siyah öteki sarı çizmeleri ve güneş lekeleriyle dolu yüzüyle seferden gelmiş gibiydi. Boş bulduğu ilk sandalyeye kucağında çuvalla oturduğu gibi papağan gelip omzuna kuruldu. Herif Fransız aksanıyla Kürtçe konuşuyordu:

-Keke, mığa iskaneki çay bıde (Kağdeş, hele bana bi çay veğ).

-Cavs yut! diye inler gibi bağırdı Baba Saffet.

İhtiyar Kosta ocağın üstünden uzanıp gülerek Saffet Reise baktı.

Zencinin çayını alırken tezgahın önündeki masada oturan hırpani kılıklı adam seslendi:

-Bana bir nane limon ver de yarın bırakayım parasını.

Kosta bi adama bi bana baktı. Göz kırparak onayladı veresiye teklifini.

-Sen Dursunbeyli misin yoksa? diye sordu aynı adam.

-Yok abi, dedim. Nerden çıkardın? Muşluyum.

-Ben Dursunbeyliyim de. Uğurlu olsun, yeni başladın galiba. Tamam, yarın veririm ben parasını. Muşluları severim.

Çayı daha masaya bırakmamı beklemeden elimden kaptı zenci. Şekeri ağzına atıp sağlam bir yudum çekti.

-Ape Mistefa hatiye (Mustafa amca geldi mi)?

-Ez nas nakım (Tanımıyorum).

Saffet Reis, şimdi eline bir keski almış kendi icadı olan denzici satrancının taşlarını yontmakla meşguldü. Önünde henüz cilası çekilmemiş biri bordo diğeri lacivert iki büyük köpekbalığı taşı duruyordu.

-Hamsinin ve misir ekmeğnin saferi için kale Baba Saffet, bu kaçinci siparis?

-İşler kesat Kosta efendi, bakma uğraştığıma. Gördün mü demin müsabakayı?

-Görmes olur muyum more? 128 kareyi dar ettin ademe. Hos körpe delikanliyken de dar ederdin deryayi sudaki mahlukata. Heyy, hey!

-Öyle öyle, diyerek içlendi beyaz sakalını küt parmaklarıyla tarayarak. Kosta’nın beylik komplimanını fazla ciddiye almış gibiydi. İçki iptilasının soldurduğu yüzü bir iki perde dalgalandı.

Midye tezgahını dışarıda bırakan Mustafa amcayla zenci hararetli hararetli konuşmaya başlamışlardı.

-Çıma zu vegeriyayi (Niye erken döndün)?

-İğo şanse min tıne (Bugün nasibimiz yok).

-Bext u sabır bra ne Amado (Nasiple sabır kardeştir Amado).

İlk Haftam:

San Elmo efendinin gözü geldi. Altın yaldızlı çerçeveyi paganik bir huşu içinde kağıt sargısından çıkardı Kosta.

-Görezeksin çirak, Aziz Elmo'nun nazarı ahalimize bereket getirezek. Hadi bakayim sen de kollarini göğsünde kavustur, ihtiram göster. Bir haftadır çerçevezideydi de iflahımız kesildi dar riziktan.

Baba Saffet’in batık gemisinden bakiye dümen kolu, mukavvadan mamul yelkenli ve takalar, adam boyu bir balıkla poz veren ve avlarının cesametinden dolayı gururla kasılan balıkçıların siyah beyaz fotoğrafı. Kapının karşısındaki duvarın ortasında, bir haftadır toz tabakasıyla çerçevelenmiş soluk izini ve asıldığı paslı çivisini gördüğüm levhanın gelmesiyle kahvehane ikmal olmuştu. Kosta üç parmağıyla istavroz getirdikten sonra çerçeveyi yerine astı. Her köşesine Lingua Franca bir ibarenin işlendiği çerçevenin ortasında duran kızıl hareli mavi yeşil karışımı göz bebeği bakışlarımı mıknatısla çeker gibi kendinde topladı. Sahici bir göz gibi türlü anlamlar arasında gidip gelen nafiz bakışları kahvehanenin esirini bir anda değiştirmişti. Kollarımı, Kosta’nın tarif ettiği ve bizzat yaptığı reverans hareketine uygun şekilde bağlayıp başımı eğdim. Ancak kafamı kaldırdığımda Dursunbeylinin yanıbaşımda törene sessiz sedasız icabet ettiğini, derin bir teslimiyetle neredeyse iki büklüm durduğunu fark ettim. Ritüelini tamamlar tamamlamaz bir sandalye çekip oturdu:

-Bana bi duble çay verir misin? Parasını vereyim yarın.

Kosta’yı beklemeden çayı almak için ocağa daldım. “Dur evladim,” diye arkamdan atıldı.

-Mesleğin sirrini keşfetmeden eline demlik alırsan köteği yersin, bilmiş olasin.

Merakla hareketlerini takip ettim. Yaptığı şey yedekteki demliklerin kapağını değiş tokuş edip, en taze demin olduğu demliğin çayını vermekten ibaretti. Çay bardağını almıştım ki eski demliğin posasını dökmek için arkasını dönüp çöp kovasına eğildi. Elimi orta sıradaki demliğin kapağına attım. Kapağın iç göbeğine koyu renkli bir sakız yapıştırılmıştı.

-Al oğlum şunu. Yabancı mıyız sanki, al.

Dursunbeyli o gün emekli maaşını çekmiş, benim için de mütevazı sayılmayacak bir miktarda harçlık hazırlamıştı.

-Kardeşim gönlümden koptu al şunu, harçlık yaparsın. Şu parayı da al, diyerek diğer cebinden benzer miktarda bir para daha çıkardı. Bu da akşam geldiğinde zenci Amad’a vermem için hazırladığı harçlıktı. Çayını yudumladıktan sonra kalktı:

-Dursunbey’e gidiyorum ben, yarın geldiğimde bırakırım çayın parasını.

Kosta’nın dediğine göre emekli maaşını aldığı gün sağa sola yardım mahiyetinde dağıtıp bütün parasını bitirirdi Dursunbeyli. Ayın kalan günleri de ertesi gün ödeyeceğini temin ettiği ama hiçbir zaman ödemediği çay kahve siparişleriyle geçerdi.

İlk Ayım:

Av yasağının kalktığı gece Baba Saffet’i kaybettik. Vasiyeti icabı, bir ömür sırtından ekmek yediği balıkların zürriyetine ziyafet niyetiyle, sahilden suya bırakıldı naaşı. Denizci tayfasının tek muhabbet konusu müteveffa balıkçıydı o gün. Demelerine göre Saffet Reis Posedon’dan biat almış bir deniz halifesiydi. Su içindeki mücadeleden ilham alarak icad ettiği deniz satrancı aslında su yüzündeki hükümranlık mücadelesine bir göndermeydi. Sardalye cavsı, yani köpek balığını yutabilir miydi? Bir denizci, ama tekne ama gemi, bir tahta kabuğun içinde dalgaya, fırtınaya, tabiatın en şedit kuvvetlerine galip gelebiliyorsa, demek ki onda cavsı yutmaya azmetmiş bir sardalyenin şecaati vardı. Ne demekti yani bu? Küçük balık mertse ve adalet bunu gerektiriyorsa pekala büyük balığı yiyebilirdi. Yani yiyebilmeliydi.

Bir diğerine göre de Saffet Baba doğduğu topraklardan bu körfeze deniz yoluyla, ama bir boğa sırtında gelmişti. Gerçekten de dümenin başındayken sallanan teknesini bir rodeo edasıyla zapt etmeye çalışmıyor muydu? Demek göç yolundan kalan bir alışkanlıktı bu.

-Kale kesin palavrayi, diye seslendi Kosta. Hane sahibi ve mevtanın en yakın dostu sıfatıyla taziyeleri kabul ettikten sonra ocağın arkasından hiç çıkmamıştı.

-Öyleyse aslını söyle be çorbacı, diye cevap verdi biri.

-Onu ilk gördüğüm gün simdi gibi aklimdadir. Sahilde mesgit pisirirken bir hasır sepetin içinde kiyiya vurmus idi. Nereden geldiğini, kimin nesi olduğini anzak Tanri bilir.

Sözünü bitirdikten sonra usulca ocaktan çıktı.

-Haydi, haydi dostlarim. Siz de evlerinise geç kalmayiniz.

Ağır hareketlerle bir bir toparlanıp çıktı müşteriler. Dursunbeyli yerinden kıpırdamıyordu. Bir bardak çay doldurup önüne koydum.

-Bana da, kendine de çay koy çirak. Sonra gel otur, dedi Kosta.

Çayımın şekerini karıştırırken dalmışım ki Dursunbeyli dürttü beni.

-Keçi sürüsü mü geçiyor, çan çan çan! Bırak gari şu kaşığı.

Sessiz sedasız çaylarımızı içerken Kosta yerinden kalkıp San Emlo’nun gözüne doğru yürüdü. Merakla ne yapacağına bakıyordum. Dursunbeyli de kalkıp tek tek perdeleri çekti. Girişteki ışığı kapattı. Kosta parmağını San Emlo’nun gözüne bastı. Levha, arkasındaki bir beton kesitiyle beraber dönmeye başladı. Kosta kafasıyla gelmemizi işaret etti. Gizli kapı merdiven dairesine açılmıştı. Aşağı inen basamaklar boyunca iki yanda yeşil ağlar asılmıştı. Merdivenleri inince karşımıza bir kapı çıktı. Kosta cebinden bir salkım anahtar çıkardı. Boylarını kıyaslayıp en küçük olanıyla kapıyı açtı. Eşiğin solundaki feneri alıp önümüze tuttu. Bu sefer bir koridora açılmıştı kapı. Epey bir yürüdükten sonra sağa döndük. Birkaç adım atmıştım ki aniden duran Dursunbeyliye çarptım. Bir kapı daha vardı. Kosta elinde tuttuğu anahtarlardan ikinci en küçük olanıyla da bu kapıyı açtı. Aniden ortaya çıkan bu gece yürüyüşü boyunca o anahtarların hepsini kullanmak zorunda kalmamamızı ümit ediyordum. Neyseki birkaç bin adım attıktan ve altıncı kapıyı açtıktan sonra Kosta feneri duvara astı ve “geçiniz efendiler” dedi. Görünen alanı üç metreye üç metre bir odaydı burası. Duvarlardaki askılarında, hadi mübalağa etmeden söyleyeyim, bin kadar çeşit enstrüman vardı. Önce Kosta, sonra Dursunbeyli yerdeki pöstekilere oturdular, üçüncüsü de bana kalıyordu.

-Kafanin ardindaki çubuklu sazi al bana ver çirak.

Başımı çevirdim, santuru indirip önüne koydum.

-Şu sol duvardaki yayli sazi de Dursunbeyliye veresin.

Yerimden kalkıp viyolayı Dursunbeyli’ye verdim, tekrar yerime oturdum.

-Sol dizinin dibindeki borulu sazi da kendin alasin.

Panflütü elime aldım.

-Önce bi levrekçağiran semai izra edelim, diye yumuşak sesle ama ciddi bir yüzle komut verdi Kosta.

Bu kesin buyruğa ömrü hayatımda ilk defa elime aldığım enstrümanı dudaklarıma götürerek boyun eğdim. Öyle zannediyorum ki Kosta da Dursunbeyli de ilk defa ellerine bir enstrüman almışlardı. Müzik namına hiçbir ahenk taşımayan icramız Kosta santur tokmaklarını orkestra şefi edasıyla havaya kaldırana kadar sürdü. Dalağım o kadar şişmişti ki esaslı bi nefes alabilmek için avuçlayıp kopartmayı geçirdim içimden.

Kosta tokmakları yere koyup gözlerimin içine baktı:

-Baba Saffet’ten bosalan posta seni tayin ettik çirak. Burasi, karadan ta körfezin ortasina kadar gelen bir tünelin ucudur. Sonik ve de manyetik tekniklerle teçhis edilmistir. Bu çaldığımıs müzik deryadaki levrekleri bulunduğumuz yere, yani maişet avina çıkmis balikçilarin ayağina getirir. Amacimiz suyla boğusan zavalli balikçilarin işini biras olsun kolaylastirmaktir.

İlk Senem:

Kosta vefat etti. Ölmeden üç gece önce kahvehaneyi ve gizli tünelin anahtarlarını bana bırakmıştı. Memleketi Girite gitmek üzere gemiye atladıktan iki saat sonra bir filikayla geri döndü. Denize açılır açılmaz fenalaşmış, öleceği kendine malum olmuş, vatan toprağına düşmek için geri gelmişti.

Cenazenin kaldırıldığı kilisede mevlüt verdim. Taziye ziyaretlerini savdıktan sonra da Amado'ya hayırlı olsuna gittim. Helal olsun herife. Yıllar önce Fildişi Sahilleri’nden omuzunda papağanıyla birlikte bir yük gemisine atlamış, maymun kafeslerinin taşındığı konteynerde gizlenip buraya gelmişti. Mardinli Mustafa’nın yanında ilkin midyeci yamağıydı, sonra gün doğmadan uyanıp beraber ava çıkmaya başladılar. O gün de algarna teknesi almıştı kendine Amado.

-Pirozbahi Amado (Hayırlı olsun Amado).

-Spas bıra (Sağ ol kardeşim).

O gece Amado’yu balıkçağıran musiki heyetimizde Kosta’dan boşalan posta oturttum.