Yeni Kaptan

Hasan Hüseyin Tekin

Paslı Omurga

Gemi, çelikten bir tabut gibi okyanusun karanlık bağrında inliyordu. Burası sadece bir şilep değil, adamın yedi yıl önce rotasını bilerek saptırdığı o uğursuz koordinattı. O gün, telsizden gelen cızırtılı imdat çağrısını, yakıt tasarrufu ve teslimat takvimi uğruna "statik gürültü" diyerek kapatmıştı. Şimdi ise aynı cızırtı, kamaranın paslı havalandırmasından sızarak zihnini tırmalıyordu.

Karşısındaki aynada, yansımasıyla değil, o günkü kararıyla oturuyordu. Masadaki satranç tahtası, fildişi beyazı değil, kemik rengindeydi. Adam, titreyen parmaklarıyla Şah Gambiti’ni başlattı; piyonunu öne sürerken aslında kendi savunmasızlığını ilan ediyordu.

Sağ gözünün köşesinde bir karıncalanma başladı. Bu sıradan bir kararma değildi; yedi yıl önceki o fırtınalı gecenin radar görüntüsü, bir leke gibi görüş alanına yapıştı. Sinyal ışıkları gibi yanıp sönen gri noktalar, görmeyi reddettiği o batan geminin koordinatlarını çiziyordu. Aynadaki suret, bir saniye bile duraksamadan atını merkeze yerleştirdi. Adamın hamle alanı daralırken, geminin motoru suçlayıcı bir ritimle sarsıldı.

Feda ve Yanılsama

Satranç tahtası artık altmış dört karelik bir oyun alanı değil, okyanusun dev dalgalarıydı. Adam, kalesini korumaya çalışırken aslında kendi vicdanını tahkim ediyordu. Lakin aynadaki rakibi, adamın en büyük zayıflığını biliyordu: Kararsızlık. Rakip, filini çaprazdan sürerek adamın vezir kanadını felç etti.

"Neden bakmadın?"

Ses, aynadan değil, geminin gıcırdayan perçinlerinden geliyordu. Adamın sağ gözü artık tamamen işlevsizdi. Lakin boş bir karanlık yerine, orada sadece o batan geminin son anlarını, suyun üzerinde çaresizce çırpınan elleri görüyordu. Fiziksel dünyayı değil, vicdanının projeksiyonunu izlemeye mahkûm edilmişti. Sol gözüyle gerçek tahtayı görmeye çalışıyor, sağ tarafıyla ise kendi felaketini izliyordu.

Vezirini, yani oyunun tek hâkimini bir ara hamle ile kaybettiğinde, sol gözüne de bir sis çöktü. Bu sis, o gece denize dökülen petrolün yapışkan siyahlığına benziyordu. Artık sadece taşları değil, geminin zeminini bile seçemiyordu. Kamara daralıyor, duvarlar üzerindeki paslı saclar birer dev satranç taşı gibi üzerine devriliyordu.

Şah-Mat ve Maddenin Dönüşümü

Oyunun sonu, kaçınılmaz bir geometrik felaketti. Adamın elinde sadece köşeye sıkışmış bir Şah ve birkaç cansız piyon kalmıştı. Aynadaki figür ise tam tersine, her hamlede daha da kanlı canlı, daha da "gerçek" bir hale bürünmüştü. Aynanın ötesindeki adamın elindeki satranç taşları artık pürüzsüz ahşaptan değil, okyanusun tuzundan ve kurbanların soğuk nefesinden yapılmıştı.

Adam, son hamlesini yapmak için elini uzattığında, parmaklarının arasından su sızdığını fark etti. Kendi bedeni yavaş yavaş çözülüyor, bir sıvıya dönüşerek zemindeki çatlaklara akıyordu. Aynadaki suret ise camın soğukluğunu yırtarak dışarı, o paslı odaya sızdı. Yeni gelen adamın gözleri, deryanın tüm maviliğini ve vahşiliğini taşıyordu.

"Görmeyi reddettiğin her can, şimdi benim gözlerimden dünyayı izleyecek," dedi yeni adam.

Siyah at, fildişi şahı devirdiğinde, adamın sol gözü de nihai karanlığa gömüldü. Lakin bu bir son değildi. Adam artık aynanın içindeki o dar, iki boyutlu ve sessiz dünyaya hapsolmuştu. Orada, sonsuz bir döngüde, o batan geminin imdat çağrısını dinlemek ve hiçbir zaman müdahale edemeyeceği o maçı izlemek zorundaydı.

Yeni Kaptan

Gerçek dünyadaki adam, yani aynadan çıkan vicdan, masadaki devrilmiş taşları tek bir hamleyle yere süpürdü. Kamaranın kapısını açtığında, gemi artık sarsılmıyordu. Fırtına dinmiş, deniz sakinleşmişti. Yeni adam, kaptan köşküne doğru yürürken arkasında bıraktığı aynaya bir anlığına baktı.

Aynanın içinde, kör ve dilsiz bir gölge, olmayan gözleriyle sonsuz bir karanlığa bakıyordu. Yeni kaptan, telsizin başına geçti, ahizeyi kaldırdı ve okyanusun derinliklerinden gelecek en ufak bir fısıltıyı bile kaçırmamak için kulak kesildi.

Dünya artık daha netti; çünkü artık onu, bakmaya cesareti olan gözler izliyordu.