Rıhtıma çarpan dalgalar ve ılık esen bir rüzgâr bana geçmişten bir anıyı hatırlatıyor şimdi. Çok ücrada kalmış detaylarla dolu bir anıyı… Unutamadığım en bariz şey ise tertemiz, saf bir aşkla bağlandığım o bir çift göz. Tam da şu an ben bu yazıyı yazarken rıhtıma bir gemi kavuşmaları ve vedaları da alarak yaklaşırken yıllar önce yaşadığım o sayılı günler geçiyor aklımdan. Yenilgilerin en tatlı haliyle bir kıza satranç tahtasında yenilmek geçiyor aklımdan. Sonra gözlerini bana doğrultup, o ela mı yeşil mi veyahut da mavi mi olduğu anlaşılmayan gözlerini bana doğrultup küstahça gülmesi kulağımı dolduruyor. Bu tiz ancak yer yer kadifemsi, biraz da tok ses bir kulağımdan giriyor ancak diğerinden çıkmıyor. Yıllarca beynimin kıvrımlarında kendine bir yer ediniyor ve en ummadık bir zamanda çıkageliyor. Merhaba diyor, bak ben geldim, hâlâ aklındayım, beni unuttuğunu sanman çok komik, sen beni unutamazsın, bana âşık bile oldun hadi itiraf et kendine, diyor. Sonra bu düşünce gözlerinin rengini seçemediğim o kızın tiz gülüşüyle küstah bir gülüş atıyor. Sonrasında bir süre diğer düşünce klasörlerimin en önüne koyduğum bir klasör oluyor. Aklımdan uçup gitmesi zaman alıyor, geri gelmesi ise kısa sürüyor. Arkadaşım buna aşk illeti diyor. Ona bir kere düştün mü… Ee? Devamını getirmiyor. Onu kendim tamamlamalıymışım. Herkesin düştüğü aşk illeti aynı olmazmış. Amma da felsefe yapıyor.
Beş sene önce yine aynı rıhtımdan kalkan o gemiyi arıyor gözlerim fakat bulamayacağımı da biliyor. Onunla tanıştığım günü gerçekten yaşadım mı yoksa rüya mı seçemiyorum. Gerçek olamayacak kadar aydınlık efektli, güneşin yer yer kestane renkli saçlarını parlattığı bir gündü çünkü. Deniz bile daha maviydi ve insanlar daha renkli giyinirdi. Geçmiş hep mi böyleydi yoksa o günün gerçeklikle bağdaşmayan bir yanı mıydı bu emin olamıyorum.
Aslında “Benim adım Rüya.” demeseydi, “Rüya” derken “ü”yü yumuşattığı yetmezmiş gibi sondaki “a”yı da şapka giydirircesine yumuşatıp saçını savurur gibi ismini bana doğru nazlı nazlı savurmasaydı bu denli etkilenmezdim. Belki de etkilenirdim fakat bu kadar hızlı olmazdı. Arkadaşım buna “İlk görüşte aşk” dedi. Onun aşk hakkındaki görüşleri benim rasyonalitemi alt üst ediyor. Neyseki duygularımı geri plana atan benliğim Rüya’yı gördüğüm gün kalbini hissetmeyi bildi. Fakat başka ne yapabilirdi ki? Bana gerçeklik algımı yitirten o kızı görüp hissizleşmek dünyanın düzenine bile aykırı olurdu.
Ben o zamanlar, yani on yedisinde genç kara yağız bir delikanlıyken, saçları yer yer dikenleşen, pek de aynayla içli dışlı olmayan, bol kot pantolon ve bir tişört ile ayrılmaz parçayı tamamlayan bir gençtim. Annem ben çocukken başka bir aile kurmayı tercih ettiği için babamla tek odalı bir evde hayatımızı idame ettirirdik. Yaptığı işin tam olarak ne olduğunu anlamadığım fakat babamın uluslararası bağlantılara sahip bir adam olduğunu, adeta önemli, yetkili bir kişi olduğunu anladığım işi dolayısıyla gemiyle yurt dışına çıkardık. Bazen birkaç hafta bazen de birkaç ay o ülkede kalırdık ve geri dönerdik. Yazma hevesim bu gemi yolculuklarında ve babamın yabancı ülkede beni otel odasında bırakıp önemli işlerine koşturduğu zamanlarda nüksetti. Bazen gelişigüzel notlar alır, günümü anlatırdım. Bazen bir şiir yazmaya çalışırdım, hatta beğendiğim zamanlar bile olurdu. Fakat çoğu zaman şiirlerimdeki romantizmi tekrar görmemek adına gemiden denize bırakırdım, bazen de martı elimden kolayca kapsın diye havaya kaldırırdım. Bu hareket sanıyorum ki dışarıdan duygusuz görünen hayatımın içeriden ne kadar da karmaşık olduğunu anlatıyordu. Bazı zamanlar da bir hikaye yazmaya çalışırdım fakat aklıma hep annemli kurgular gelirdi, yazınca yırtıp atardım. Onu hâlâ çok özlüyorum ve ilk günkü gibi öfkeliyim. Bazen bu iki duygunun bir insanda nasıl aynı anda ortaya çıktığını anlayamıyorum.
Babam bana pek içini açmadığı için annemin bizi bıraktığı gün gözünden akan bir damla gözyaşı dışında onda bir duygu kırıntısı sezmedim. Oldukça temkinli, soğuk bir konuşması, yavaş ve bir sonraki en az beş adımını hesap eden bir hareket tarzı vardı. Onun beni gerçekten sevdiğini seslenirken “Oğlum” demesinden yani onun oğlu olduğuma dair küçük bir emare göstermesinden anlardım.
Babamın yolculuklarda çoğunlukla gemi tercih etmesini asla öğrenemedim. Şimdilerde benim gemi tercih ediyor olma sebebim geçmiş bir karşılaşmanın tekrar etmesini ummaktan ibaret. O gün, o bana gerçekliğimi sorgulatan güne dönme isteğinin içimde dolup taşmasından ibaret.
O gün yine bir ükleye seyahat ediyorduk. Babamın diğer çoğu yolculuğumuzdan farklı olarak yanında arkadaşları vardı ve onların sohbetinde kendime yer bulmak istemediğimi düşündüğümden gemide kendime yolu seyretmelik belki de biraz yazı yazmalık bir yer arıyordum. Birkaç tur aynı yerlerden geçtikten sonra geminin üst katında uca yakın bir yerde açık olmasına rağmen pek de rüzgâr almayan bir yer bulabilmiştim. Hemen koşarak oturdum çünkü muhakkak benden başkaları da böylesi bulunması zor tenha bir yeri arayış içindeydiler. Dışı deri kaplı kahverengi defterini elime alıp bir şeyler yazmayı planlarken az önce koşup geldiğim yere bir kız koşarak yaklaştı. Bir kız dediğime bakmayın o kız aslında Rüya. Birazdan tanırsınız. Koşarak geldi ve “Hay aksi” dedi. “Biraz önce kalkmıştım ve sen gelip yerime oturmuşsun”. Ben saçları dalgalı ve omuşlarına dökülmüş, krem bir gömlek ve beline tam oturmuş ekoseli bir etek giymiş kızı süzdüm. Güneşin hiç acıtmadan geçtiği bir teni vardı. O an, saniye bile sürmeyen küçük bir an, onun insan olduğuna inanmadım. Beni yerimden edebilecek bir melek olabilirdi. O an gemiden uçup havalansa asla yadırgamazdım. Fakat o uçmadı. Elindeki siyah çantayı yanıma koydu ve pek de geniş sayılmayan alana kendini nazikçe bıraktı. “Senin yerin olduğunu bilmiyordum.” dedim. Sesimdeki alaycı tavrı ben de beklemiyordum. Az önce kızdan tastamam etkilenen ben değilmişçesine bir de onu laubali halimle etkilemeye mi çalışıyordum yani? Benim lafımdan sonra harfi harfine ne konuştuğumuzu hatırladığım söylenemez. O bana bir şeyler anlatırken ben onun gözlerinin ne renk olduğunu çözmeye çalışıyordum. Sonrasında ellerinin nasıl hayatın soğuk rüzgarına, suyuna bu kadar karşı koyup pamuk gibi kaldığını anlamaya çalışıyordum. Bir aralık güneş yüzünü bulunca gözleri ela oluverdi. Oysa ben başta mavi dediğim gözleri için kendimi tam da yeşile ikna etmek üzereyken oldu bu. Deli olacaktım. Fakat bunu ona belli etmedim. Bana uçan kuşları, denizi anlatıyordu. Şimdilerde kendimi aptal gibi hissediyorum çünkü neden o gemide olduğunu, nereye gittiğini sormam gerekirdi. Bir anda çok samimi olabildiğim bir kızdı ve yaşını, ne sıklıkla gemiye bindiğini, nerede yaşadığını, mektup yazsam alma ihtimalini kısacası adından daha fazlasını sormam gerekirdi.
Bir aralık siyah çantayı açtı ve içinden satranç kutusu çıkardı. Kutuyu işaret edip “Biliyor musun?” dedi. Babam öğretmişti fakat bu işte usta olduğumu söyleyemezdim. Ama Rüya’ya bu işte usta olduğumu söyledim. Ağzımı arılar soksun. Ben piyonu iki adım ileri götürüyordum. Adımları ezbere bildiğim bir taştı. Rüya ise satranç taşlarını adeta dans ettiriyor, fil ve at tahtanın üstünde koşturuyor, kale önümde bir sur oluyor, piyonların sayısı sanki benimkilerin iki katı gibi geliyor ve ben şah-mat oluyordum. Yenildim ve o tiz, kulaklarımı dolduran sesiyle güldü bana. O kadar içten güldü ki yenilmek umrumda değildi. Ona yenildiğim tek oyunun satranç olmadığını bilseydi keşke.
Bir oyun daha istedim. İstemez olaydım. İki dakikayı almayan bir yenilginin ardından çoban matının ne olduğu hakkında uzunca yaptığı açıklamasını dinlemem gerekti. O ne anlatsa dinlerdim ancal ikinci kez yenilmek canımı sıkan şeydi.
Onunla geçirdiğim bu kısa tanışıklık bana sanki yıllar sürmüş gibi geliyordu. Hiç bitmesin istediğim başka bir yolculuk hatırlamıyorum. Beş gün süren gemi yolculuğumuzda üç gün gemide kendime bulduğum o yere geldi. Diğer günler hiç görmediğim ailesiyle beraber olduğunu söyledi. Satranç çantasını da getirdi ve nadiren kazanmalarım dışında ona hep yenildim. Bu işte usta olduğunu kabul etmemek mümkün değildi. Doğrusu benim acemi olduğumu kabul etmek daha mantıklı olurdu. Beraber oturduğumuz son gün kalın ve gergin bir ses “Rüya, neredesin!” diye bağırarak onu benim yanımdan aldı. Satranç taşlarını apar topar siyah çantasına sıkıştırdı “Gitmem lazım.” dedi. Babası ona sesleniyormuş. Tekrar gelip gelmeyeceğini sordum o koşarak uzaklaşırken. “Bilemiyorum, gelemezsem bil ki seni yenmek güzeldi.” diyiverdi. Sonra uzaklaştı. Beni nelerde yendiğini tahmin bile edemezdi.
Limana varınca etrafıma bakındım. Nereye bakarsam bakayım onu göremedim. İçimde tarif edilemez bir burukluk ve boğazıma düğümlenen bir vedasızlık vardı.
On yedi yaşımın bana bir gemide satrançta yenildiğim ve gözlerinin rengini asla seçemediğim o kızı unutturmayacağını bilemezdim. Unutamadım işte. Beş yılın ardından geminin hareket ettiği o rıhtımda çaresizce Rüya’nın bana tüm gerçekliğiyle gelmesini bekleyecek kadar unutamadım.
Şimdilerde sık sık bu rıhtıma gelip gemileri seyrederken yazıyorum çoğu yazımı. Artık babamla seyahat ediyor değilim. Babam da bu dünyada değil zaten. Yapayalnız hayatımı Rüya’nın gözleriyle renklendiriyorum. Bugün, onu tanıdığım günden tam da beş yıl sonra içimden bu notları yazmak geldi işte. Notlarımın sonuna gelince Rüya onu bulsun diye bir şişeye koyup denize fırlatacak değilim. Martılara şiir verecek halim de kalmadı zaten. Artık şiir yazıyor da değilim. Martıların benden götüremediği tek şiir Rüyaydı. O da gerçekten bende mi emin değilim.
Arkadaşım buna aşk illeti demişti. Ona bir kere düştüğüm bariz. Devamını Rüya her gözlerimin önünden geçtiğinde tamamlar gibi oluyorum. Aşk illeti, ona bir kere düştün mü şah-mat olmayı göze almışsın demekti.
Rıhtımda hep yaptığım şeyi yapıp gemileri ve telaşlı vedaları, bazen de kışa bahar getiren kavuşmaları seyrediyorum. Rüya görmediğimi kanıtlaması için onun çıkıp gelmesini bekliyorum. Bu bekleyişli günlerim ne zaman bitecek bilmiyorum, bir piyon gibi başlangıçta yalnızca iki adım gidebilen bekleyişli günlerim…