Dalgalar Satranç Bilmez

Dilber Yeliz Yılmaz

Minareden yükselen ezan sesi limana doldu. İkindi, hırçın dalgaların üstüne ince bir tül gibi serilmişti. Güneş, vedasını aceleye getirmemek ister gibi suyun üstünde ağır adımlarla yürüdü. İskelenin kıyısındaki küçük çay ocağında rüzgârın pas kokusunu getirdiği eşiğe sarışın, uzun boylu bir adam oturdu. Bir bardak ıhlamur çayı söyledi. Ihlamurun buharı geçen zamanın gerilimiyle tüterek deniz havasına karıştı.

Erdem, cebinden çıkardığı satranç taşlarını titizlikle dizdi. Bunu bir oyun hazırlığı gibi değil bir dua tertibi gibi yaptı: taşları önce birer birer avucunda ısıttı, sonra karelerin üzerine koydu. Sanki soğuk bir gerçeği ılık bir niyete çevirmeye çalışıyordu.

Deniz mavisi gözleri aslında boşluğa bakmıyordu, bakmanın içinden geçip gerçekten görmeye uğraşıyordu. O uğraşın yorgunluğu yüzüne gereksiz bir sakinlik yansıttı.

Tam o sırada uzaktan bir gemi düdüğü duyuldu. Ardından halatların gıcırtısı. Metalin tuzla kavga eden sesi… Erdem’in omuzları farkında olmadan bir anlığına dikleşti, eli piyonun üstünde durakladı. O ses, yalnız denizi değil onun içindeki saklı bir kapıyı da çalmıştı. Masadaki düzen bozulmasın diye nefesini bile büyük bir dikkatle aldı. Saatine baktı. Akrep ile yelkovan arasındaki o dar aralığı insanın kaderini değiştirebilecek bir geçit sanıyordu. Kelimeleri kendine mühürleyerek fısıldadı:

“Eşref saati gelmeden hiçbir hamle yapılmaz.”

Eşref saati, gözle görülür bir şey değildi ama Erdem onu hep derinin altında bir ısı değişimi olarak sayardı. Çay ocağının duvarındaki saat, bir anlığına sustu. Erdem, ıhlamurdan ufak bir yudum aldı. Boğazından aşağı inen sıcaklık, içinde donmuş yıllara dokundu ve geri çekildi.

Epey düşünerek ilk hamleyi yaptı. Karşısında kimse yoktu ama masanın öte ucunda boş bir sandalyenin ağırlığı vardı. Boş bir sandalyenin ağırlığı olur muydu?

Rakipsiz satranç, oyundan sayılmazdı. Erdem içinse en gerçek oyundu bu: bir tahtanın üstünde, kendi vicdanıyla baş başa kalmanın resmi.

Piyonu sürdüğünde sadece bir taş ilerlemedi, hafızasının kapısı da aralandı. Bir kare, iki kare… Erdem’in gözleri istemsizce ufuk çizgisine takıldı. Gönlünün kıyısı kıpırdadı. İçinden geçirdi:

“Görmek, anlamlandırmaya yetmez. Her bakan gerçekten göremez.”

Bazı şeyler, bakışın içinden sızıp insanı içten içe zehirlerdi. Bir sonraki hamlede atı oynattı. Atın l çizdiği o tuhaf yol, ona hayatın da çoğu zaman böyle ilerlediğini hatırlattı. Düz değil; ani, köşeli ve geri dönüşsüz.

Satranç tahtası, dünyanın küçültülmüş hâliydi; hayatta ise şartlar bir anda değişirdi, hamlenin bedeli sonradan büyürdü.

Erdem’in kontrol edemediği her şey içini kemiriyordu. Kontrol edebildiği tek yer, bu karelerin içiydi.

Bir an durdu. Limandaki boş gemilere baktı. Cebine uzandı; parmakları, kumaşın içinde saklı duran ince bir kâğıt parçasına değdi. Çıkardı. Kat izi olan, kenarı aşınmış, defalarca açılıp kapatıldığı belli olan bir gemi bileti. Üstündeki yazılar solmuştu ama Erdem’in zihninde hâlâ yepyeniydi. Bileti, oyuna üçüncü bir taş ekler gibi satranç tahtasının kenarına koydu.

Vezire baktı. Elini uzatıp kaldıracakken parmakları havada asılı kaldı. Nefesi bir an kesildi, göz bebekleri küçüldü. Kendi kendine değil de yıllar önceki birine konuşur gibi fısıldadı:

“O hamleyi… o gün de yapmıştım.”

“O hamleyi… o gün de yapmıştım.”

Bu cümle, Erdem’in ağzından çıktığı an limanın sesi bir anda geriye doğru aktı. Düdük, gıcırtı, pas… Hepsi, yıllardır unutulmuş bir anahtarın dişleri gibi aynı kilide döndü. Gün batımı ışıkları masanın kenarına vuruyordu ama Erdem’in içindeki zaman, birden sisin içine girdi.

O gün…

Gemi, kıyıdan ayrılırken hava böyle değildi. Gökyüzü daha açık, deniz daha ikna ediciydi. Sonra sis, bir perde gibi inmişti; dalgalar önce huysuzlanmış, sonra azıtmıştı. Metalin soğuğu, güvertedeki her şeye sinmişti. Korku, demirin üstünde yürüyen bir sesti. İnsan, kalabalık bağırırken bile yalnızlaşabiliyordu. Herkes kendi canının içine kapanıyor, herkesin bakışı aynı yöne dönse bile kimse kimseyi gerçekten görmüyordu.

Erdem gördü. Bir şeyin yanlış gittiğini gördü. Rotanın bir çizgi kadar kaydığını, kaptanın yüzünün bir anlığına karardığını ve bir köşede duran can yeleklerinin savruluşunu gördü. En önemlisi, birinin gözlerini gördü. Deniz gibi mavi değil denizin içinde boğulan bir korku gibi…

“Bir şey söyle!” der gibi. “Bir şey yap.”

Ama Erdem o anda, satranç taşlarıyla büyümüş bir zihinle düşündü. Hayatın da bir tahtası var sandı, hamleyi yaptığında her şey düzelebilir sandı. İçinden dedi:

“Şimdi değil. Şimdi bir şey yaparsam panik çıkar. Birazdan… Eşref saatini bulayım.”

Hamle için uğur aradı; zaman kolladı. Oysa uğur, o anın içindeydi. Bir hamleyi geciktirdi, kaptana gitmesi gerekirken gitmedi. Bağırmadı. Kımıldamadı. Bir can yeleğini bile uzatmadı. Sadece bekledi, bekleyişini akıllılık sandı.

Dalgalar, satranç bilmezdi.

Şiddetli bir çarpma oldu. Geminin içinde bir inilti koptu. Can pazarı. Bağırışlar suya karıştı. Erdem, o an ilk kez denizde hamlenin geri alınmayacağını öğrendi.

Dalgalar nasıl satranç oyunuyla aynı olabilirdi, nasıl bir tutulabilirdi? Denizde telafi yoktu. Denizde, geciken her şey batmaya biraz daha yakındı.

O günden beri satranç, onun için bir oyun değildi; bir mahkeme salonuydu. Eşref saati, masum bir ritüel değil gecikmiş bir cesaretin bahanesiydi. Her gün aynı tahtaya oturuyor, aynı taşları diziyor, aynı hamleyi yapıyordu. “Ben o gün bunu yapmasaydım…” diye başlayan cümlelerle kendini yargılıyordu. Gözleri kapattığında bile aynı günü görmenin ağırlığı altında eziliyordu.

Erdem, vezire yeniden baktı. Vezir, o gün söylenmeyen söz gibiydi. Onu kaldırdı. Bir kare ileri sürdü. Taş, tahtanın üzerinde tık diye bir ses çıkardı. O ses, yıllar önce güverteye sıçrayan ilk damlayı hatırlattı.

O anda karşısındaki sandalye gıcırdadı. Erdem başını kaldırdı. Masanın öte ucuna biri oturdu. Yaşını seçemedi önce; çünkü bazı yüzler, zamanla değil yaşanmışlıkla çiziliyordu. Adamın bakışı, deniz görmüş bir bakıştı: tuz taşıyan, sessizlik taşıyan…

Adam, Erdem’in elinin titremesine izin vermeyen bir sertlikle masaya baktı. Satranç tahtasına değil gemi biletine gözlerini dikti.

Erdem’in boğazı kurudu.

“Sen…” diyebildi ancak.

Ne yani gemideki o can pazarından kurtulan tek kişi Erdem değil miydi?

Adam, satranç taşlarına uzanmadı. Önce boşluğa baktı, sonra Erdem’in deniz mavisi gözlerine. Sanki yıllar önce sisin içinde bırakılmış bir cümleyi getirip masaya koyuyordu. Adamın sesi alçaktı ama limandaki bütün gürültülerden daha gerçekti:

“Bu kez eşref saati değil. Bu kez yüzleşme vakti Erdem.”

Erdem, bu kez taşlara değil kendine baktı. İlk defa hamleyi eşref saatine bırakmadı, yüzleşmeye yaslandı. İçinden dua gibi değil karar gibi bir kıvılcım geçti:

“Bir hamle gecikirse mat olur. Ama bir hamle yapılırsa… belki bir şey kurtulur.”

Göz tanıktır, gemi hüküm. Satranç ise son söz: “Hamle şimdi, yüzleşme bugün.”