Kan Ter Gözyaşı Sümük

Erdal Kalaycı

Annesi çorabını, pantolonunu ve kırmızı önlüğünü giydirdi. Ahmet’in gittiği anaokulunun formasıydı bu önlük. İlk gün annesiyle birlikte gitmişti. Bugün ise kapı komşusu ve yeni sınıf arkadaşı olan Fuat’la birlikte gideceklerdi okula. Fuat birgün rüyasını anlatmıştı ona ve o günden beri Çok da ciddiye almıyordu Fuat’ı bir de annesi terlemesin diye onu oyunlardan sürekli erken çağırdığı için. Ama kötü de bir arkadaş değildi Fuat.

Ahmet eğer yedi aylık doğmasaydı Ocak ayında doğup bir yıl sonra okula başlayacaktı. Bu sebeple yaşıtlarından çok daha ufak görünüyordu. Anne ve babasının genleri de ona bu konuda pek yardımcı olmamıştı. Oysa yol arkadaşı Fuat Ahmet’in tersine uzun boylu bir çocuktu. Evlerinden yüz metrelik mesafede olan okullarına giden bu iki çocuk dışarıdan bakıldığında çok absürt görünüyorlardı.İkisi de kırmızı önlük giyiyordu. Fakat biri konuşmayı yeni öğrenmiş bir yaşta diğeri ise ilk okulun mavi önlüğünü çoktan giymiş olması gereken bir yaşta gibi görünüyorlardı.

Ahmet görüntüsünün aksine yaşıtlarına göre çok olgun bir çocuktu. Bu yüzden sınıfındaki, annelerinden ayrılmakta zorluk çeken çocukların ağlamalarından ve mızmızlanmalarından çok rahatsız oluyor, bulunduğu bu ortama kendisini yabancı hissediyordu. Ancak yapabileceği hiçbir şey yoktu. Okullar açılmış, mahallede oyun oynadığı, ondan büyük olan arkadaşları da okula gidiyordu. Okula gitmese ne yapacaktı. Sokakta oyun arkadaşları yoktu. Birkaç saat bu saçmalığa katlanıp okuldan sonra oyun arkadaşlarıyla takılmaya devam edecek; misketlerini ütüp, futbolcu kartlarını kendi destesine katacaktı. Atletizm gerektiren oyunlarda ise adeta üttüğü misket ve oyuncu kartlarının bedelini ödercesine başarısız olacaktı.Okul hayatı birkaç hafta daha böyle sıkıcı biçimde geçti. Mızmız sınıf arkadaşlarının bir kısmının anneleri, çocukları sınıftayken hala bahçede, çocuklarının pencereden baktığında onları görebilecekleri yerlerde oturup dedikodu yapıyorlardı.

Öğretmenleri Ayten diğer sınıfın öğretmeni ikinci çocuğuna hamile olup, doğum izni aldığından beri iki katı çocukla uğraşmak zorundaydı.Normalde iyi bir öğretmen olan Ayten bu durumdan dolayı gün geçtikçe daha sinirli ve anlayışsız hale gelmişti. Diğer çocuklar öğretmenlerindeki bu değişimi fark etmemiş olsalar da Ahmet bunu farketmişti. Senede bir kaç haftalığına memleketten gelip Ahmet’lerde kalan dede ve babaannesinin bütün evi ele geçirip özellikle de televizyon kumandasına el koymalarından beri otoriteyle arası hiç iyi değildi. Bu yüzden Ayten’den de hazzetmiyordu Ahmet. O ne zaman isterse herkes oyun oynuyor, aç olmasa da yemek yiyor, uykusu gelmese de uyuyordu. Ahmet bunların hepsinde mış gibi yapıp kendi küçük isyanını kendi içinde sürdürüyordu. Bir gün bu durumdan çok sıkıldığı için bu isyanını genişletmeyi düşündü. Sonunda ne olacağını o da bilmiyordu ama bunu yapmayı kafasına koymuştu.Önce efendi efendi oynayan yol arkadaşı Fuat’ı hedef aldı. Ona mızmızlanan çocuklarla Ayten’in daha fazla ilgilendiğini, Ayten’in kendileriyle de ilgilenmesi için onlarında öyle yapması gerektiğini söyledi ve Fuat’ı ikna etti.Altı yaşında, rüyalarını ilginç birşeymiş gibi anlatan bir çocuğu ikna etmek ne kadar zor olabilirdi ki. Fuat ortama daha iyi uyum sağladığı için daha çok arkadaş edinmişti.O da onları ikna etti ve bir anda sınıfın uslu denilebilecek bütün çocukları mızmızlanmaya, ordan oraya koşturmaya, birşeyleri devirmeye ve yalandan ağlamaya başladı. Ahmet ilk dakikalarda eyleme katılmasına rağmen, eylemin o olmadan da devam edebileceğini görüp bir kenara oturdu. Gözleri otoritenin üzerindeydi. Ayten’in çaresizce oradan oraya koşturup isyanı bastırma çabaları onu keyiflendiriyor, sırıtmasına engel olamıyordu. Bir süre sonra kolluk kuvvetlerinden (Okulun hademesi Şükran teyze) de yardım alınıp isyan kontrol altına aldı. Ayten yemek saatinin geldiğini söylediğinde isyanın en ufak izleri bile silindi. Çünkü yemeğini masada yemek isteyen çocuklar sandalye kapma yarışına girişti. “Ayten de az değil’’ diye içinden geçirdi küçük anarşist Ahmet.Normalde sınıfta herkese yetecek kadar masa ve sandalye vardı aslında. Ama iki sınıf birleştirildiği için çocukların bir kısmı yemeklerini evden getirdikleri küçük bezleri açarak yerde yiyorlardı.Ahmet sandalye kapma savaşına girmemek için bugüne kadar yemeklerini her zaman yerde yemişti. Bu mücadeleyi aşağılayıcı buluyor, güdenlerin güdülenleri kontrol çabasının bir ürünü olarak görüyordu. Ahmet Ayten’in sınırlarını ne kadar zorlayabileceğini görmek istiyordu. Bu nedenle isyanını başka bir seviyeye taşımaya karar verdi. Bunu daha önce hiçbir çocuk yapmadığı için sonuçlarının ne olacağını kestiremiyordu. Biraz gergin fakat kararlıydı. Ayten çocuklara çantalarını açıp yemeğe başlamalarını söyledi. Herkes de öyle yaptı. Ahmet hariç… Ortamı bir anda özellikle haşlanmış yumurta, kuru köfte ve sucuklu tost kokuları sardı.Ahmet, o gün içinde en sevdiği yiyecek olan yumurtaya bulanıp kızartılmış ekmek olan çantasını, burnuna gelen cezbedici kokusuna rağmen açmadı. Ayten önce gayet nazik bir sesle, Ahmet denileni yapmadıkça artan bir sertlikle yemeğini yemesini söyledi. Artık ikisi de işi inada bindirmişti. Ahmet hiçbir şey söylemiyor fakat denileni de yapmıyordu. Ortam iyice gerilmişti. Ayten en sonunda dayanamayıp bağırdığında Ahmet de aynı sertlik ve kararlılıkla bağırdı.

‘’YEMİCEM’’

O an bütün sınıfın bakışları Ahmet’e döndü. Daha sonra Ayten’e. Çocukların kafası karışmıştı. Öğretmen söylemiş olsa da acıkmadığımızda yemek yemeyebilir miyiz? diye akıllarından geçirmeye başladılar. Ayten bir an duraksadı. Ortamın kokusunu aldı. Eğer bu münferit olayı bastıramazsa, bundan sonraki günlerde başına neler gelebileceğinin farkına vardı. Bütün bu inatlaşma boyunca Ahmet’in yüzü pencereye dönüktü. Bu ilk isyanında otoritenin gözlerinin içine bakıp korkuya kapılmak istemiyordu. Ayten aptalca bir karar verdi. Karardan ziyade ne yapacağını bilmeyen ama gücünü korumaya çalışan birinin çaresizliği. Ahmet’e yaklaşıp uzun tırnaklarıyla, etini koparırcasına Ahmet’in sırtını çimdikledi. İkisi de bunu beklemiyordu. Ayten yapar yapmaz çok büyük bir hata yaptığını fark etti ama iş işten geçmişti. Ahmet ise şaşkındı ve çimdiklenmenin acısıyla nasıl baş edebileceğini bilmiyordu. Bu acının sebebi sadece canının yanması değil , içinde aşağılanmayı da barındırıyordu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu.Fakat yavaş yavaş bunun olacağını fark etti. İlk olarak gözünden yaş geldi. Daha sonra ağlamasını durdurmaya çalışan çocuklarda olduğu gibi hıçkırığa benzeyen ama asla durdurulamayan iç çekişler. Çantasını açtı. Örtüyü çıkarıp yere serdi. Bir yandan iç çekip ağlıyor bir yandan göz yaşları ve sümüğünün karıştığı yumurtalı ekmeğini yiyordu.

Okul çıkış zili çaldığında sınıftan ilk çıkan kişi Ahmet’ti. Bahçede Fuat’ı bekledi ve iki arkadaş yüz metrelik yolu hiç konuşmadan tamamlayıp evlerine girdiler.Ahmet koridoru geçip annesinin açtığı kapıdan girer girmez bir daha asla okula gitmeyeceğini söyledi.Annesi çok şaşkındı. Her gün güle oynaya okuldan gelen oğlunun bu şekilde eve gelmesine anlam veremedi. Ahmet’e ne olduğunu soruyor fakat bir yanıt alamıyordu. Sadece okula bir daha gitmeyeceğini tekrarlıyordu.

Ailesi Ahmet okula başlayacak diye bir sürü masraf yapmıştı. O yıllarda bir öğretmen maaşıyla geçinmek çok zordu. Çocuklarını anaokuluna göndermek onlar için adeta bir lükstü. Annesi hem alınan o kadar şeyin ziyan olacağı düşüncesinden hem de Ahmet’in anlamsız inadı yüzünden çok sinirlenmişti. Çocuğun üstünü başını çıkarırken tepesi iyice attı ve çıplak bacaklarına vurmaya başladı. Ahmet’in çığlıkları evden taşıp komşulara kadar ulaştı. Bu işkence ancak komşuların gelip Ahmet’in annesini durdurmasıyla son buldu. Ahmet babası eve gelene kadar o gün hiç dışarıya çıkmadı. Zaten yediği dayaktan ve sürekli ağlamaktan yorgun düşüp uyuyakalmıştı. Babası eve geldiğinde kapının açılma sesiyle uyandı. Yattığı yerde annesinin kendisini babasına şikayet ettiğini duyuyordu.Babasının cevabını heyecanla ve korkuyla beklemeye başladı. Babası hayatı boyunca hiç unutmayacağı şu cümleyi kurdu.

“Tamam gitmezse gitmesin. Ben de anaokuluna gitmedim ama bak öğretmen oldum.’’

Ahmet uyuduğu odadan çıkıp salona girdiğinde ilk önce babasının yüzüne baktı. Babası ona göz kırpıp gülümsedi. O an Ahmet’in de sabahtan beri ilk kez yüzü güldü. Babası ona okulda ne yaşadığını sordu. Ahmet’te anlattı. Babası ona hak verdi ve bir daha anaokuluna gitmemesi konusunda annesini de ikna etti.

Ahmet otoriteye karşı ilk isyanında büyük bedellere rağmen başarılı olmuştu. Bir daha anaokuluna gitmedi. Fakat Fuat’ın babasının onu her gördüğünde söylediği kötü şakaya yıllarca maruz kaldı.

“Büyüyünce ne olcan sen? Çoban mı olcan?”