Bir kuş tam havalanmış uçarken yeniden kafese girmek zorunda kalmışsa kanatlarına mı küser yoksa onu kafese koyan ellere mi? Kuş bunu bilemedi. Yirmi üç yaşındaydı ama sanki üçten farksızdı. Ne yemek yemek, ne konuşmak, ne de başka herhangi bir şey yapmak istiyordu. Ailesi çok üstelemedi. Kocaman kızdı sonuçta, açlıktan ölecek değildi ya. Duygusal olarak alınamayan nefesler boğulma sayılmazdı burada. Depresyon mu, o da ne? Şımarık çocukların daha da şımarmak için uydurdukları bir terim sadece.
Yirmi üç yıl, ne kadar uzun geliyor kulağa. Şimdi Nehir geriye baktığında yirmi üç saat görüyor orada. İlk üç saati çok da hatırlamıyor, sonraki on bir saati de çat pat hatırlıyor. Hafızası yılların izlerini silmede çok başarılı. Lise dönemi tüm unuttuğu o senelerin acısını çıkararak her ayrıntısıyla aklında. Kendini aradığı, kendini bulduğunu sandığı ama çok geçmeden bulduğunun bir gölgeden ibaret olduğunu anladığı ve sonra yine arayışla geçen yılları. Zorbalamalar, kuvvetli bağlar, ayrılıklar, acılar, acıların gölgesinde mutluluklar, kaygılar ve dahası. Kısacası sancılı bir süreç. Üniversite güzel. Kendinde bulduğu bir parçayı çok seviyor. Ona tutunuyor, o parçası ona hayatın güzel bir yer olduğunu hatırlatıyor. Mutlu olmayı öğreniyor, bölümünü seviyor. Okulunu bitirince çocuklarla olmanın hayalini kuruyor. Bir nevi çocuk yanını hep canlı tutmak istiyor. Üniversitenin son senesinde hiç düşünmediği bir sorun kafasına takılıyor ve oradan çıkmıyor. Ya atanamazsa? Son senesi bu kaygıyla geçiyor. Sabahlara kadar ders çalışıyor, neşesi sönüyor. Bir atansa, biliyor yeniden bulacak o çocuk yanını.
Herkesten, kendinden bile koptuğu o son senenin yazında atanamadığı ekrana bakıp donakalıyor. Gözyaşları bile içinde donuyor, uzunca bir süre akmıyor. Ailesi bu sene de çalışırsın canını sıkma diyor ama Zekiye teyzelerin kızının dokuz senedir bu sınava çalışıp atanamadığını da eklemeyi unutmuyor. Nehir taşmak istiyor. Taşıp da içinde kuruyan umutlara su olmak istiyor. Ama hiçbir nehir çöle akamıyor.
Yirmi üç senenin özeti böyle aktı Nehir’in gözlerinin önünden. Yirmi üç dakika bile sürmedi. Bir sabah yine içini kurutan kaygıyla uyandığında bir karar verdi. Tüm iş ilanlarına hızlı bir şekilde başvuru yapıp, hayırlısı için çokça dua etti. Ertesi sabah sofradaki peynirleri iştahsızca tırtıklarken başvuru yaptığı bir anaokula görüşmeye çağrıldı. Şaşırdı, sevindi, korktu, heyecanlandı. Tüm duyguları hep birlikte aynı anda yaşadı. Hemen hazırlanıp kurumun yolunu tuttu. Oraya vardığında müdire çok bekletmeden hemen görüşmeye aldı. İdarecilerin hep katı olacağını varsaymıştı yaşamı boyunca. Ama karşısında sıcak, samimi, tecrübesizliğini sorun etmeyen, onu bu iş için cesaretlendiren bir kadın vardı. Yeterki öğretmenlerimizden birisi olun size asgari ücretin üç katı maaş vereceğiz bile dediler. Bu son dedikleri Nehir’i hem mutlu etti hem de şüphelendirdi. Daha yeni mezun olmuş birine karşı fazla kibar fazla cömertlerdi. Biraz düşündü, on saniye kadar.
“Tamam, ne zaman başlayayım.”
“Yarın.”
Her şey çok hızlı olmuştu. Eve sek sek oynayarak döndü. Artık bir işi vardı. Hem de iyi maaş alacağı bir işi. Anaokulunu severse belki KPSS çalışmayı bile bırakırdı. Özel sektöre karşı tüm olumsuz düşünceler aklından silinmişti. Eve uzun zamandır ailesinin de şahit olmadığı bir neşe ile döndü. Sevindiler onlar da, annesi kutlamak için en sevdiği yemeği yapacağını söyledi. Bu kez kızının yemeği yiyeceğine çok inanmıştı. İşe alım olayına en çok sevinenlerden biri dolaptaki peynirlerdi. Artık tabakta eziyet görmeyeceklerini düşünüyordu onlar da. Tam haberi aldıkları anda kendilerini küf ile imha etmek üzereyken durdular. Yarın için bir şans vermeye karar verdiler.
Nehir günün heyecanıyla evde nereye sığacağını bilemedi. Bir odasındaydı, bir mutfakta. Canı sıkılınca salonda. Biraz hava alayım bahanesiyle balkonda. Uzun zaman sonra ilk defa akşam yemeğinde tabağını bitirdi. Hatta daha fazla isteyecekti ki açlığa alışmış olan midesi dur dedi. Yemekten sonra odasına geçip üniversite kitaplarını karıştırdı. Biraz anaokulu öğretmenlerinin olduğu forumlarda takılıp çocuklara ne yaptıracağını planlamaya çalıştı. Üç yaş grubuyla ilgilenecekti. İki tane üç yaş grubu sınıfı olduğunu söylemişlerdi. Kendisinin ilgileneceği sınıfın sayısının daha az ama birazcık da zorlayıcı olduğunu eklemişlerdi tam kurumdan çıkarken. Bu zorlayıcının ne anlama geldiğini sormaya da fırsatı olmamıştı. “Sonuçta çocuklar ne olabilir?” diye düşünürken uyuyakaldı. Rüyasında üç yaşındaki bir ejderya yavrusunu sakinleştirmeye çalışıyordu. Minik ejderyanın ağzından çıkan ufacık bir ateşle Nehir’in saçları yanmaya başlamıştı. Çığlık atıp da sesi çıkmazken uyandı. Hemen saçlarını kontrol etti, yerlerinde olduğunu görünce rahat bir nefes aldı. Kulaklarında hafif bir yanma hissediyordu. Rüyadandır deyip hazırlanmaya başladı. Tam odadan çıkacakken annesi odaya dalıverdi. Neye uğradığını şaşırdı. Neden kapıyı çalmıyorsun diye kadına çıkıştı. Çok geçmeden sorunun annesinde değil de kendinde olduğunu fark etti. Kulakları tıkanmıştı ve sesleri duymuyordu. Olduğu yere oturuverdi. Doktora giderse anaokuluna geç kalacaktı, gitmezse duymazken orada ne yapacaktı? Sonra aklına sırf meraktan kendini geliştirdiği bir alan geldi. Dudak okuyabiliyordu. Bugün çıkışa kadar idare edebileceğini düşündü. İlk günden gitmezse bunu bahane olarak görebilirlerdi. Korkup kaçtığını da düşünebilirlerdi. Oysa Nehir ejderyalardan pardon çocuklardan korkmuyordu. Evet bugün kesinlikle tam vaktinde orada olmalıydı.
Hazırlanıp kahvaltıda günlerdir eziyet ettiği peynirlerden birini hızlıca midesine indirip hemen yola koyuldu. Vaktinden önce kurumdaydı. Herkes onu güler yüzle karşılamıştı. Bazıları sanki acıyarak bakıyor gibiydi ama Nehir yanlış yorumladığını düşünmeyi tercih etti. müdire hanımla sınıfına doğru yürürken “Ne kadar sessizler.” dedi. Kendince ironi yapıyordu. müdire hanım da utana sıkıla “Bu sınıfa ses yalıtımı yaptırmak zorunda kaldık.” dedi. Fark etmeden surat ifadesi değişmiş olacak ki müdire hanım onu teselli etmeye başladı.
“Bak canım bugün ilk günün, biraz zor geçebilir. Ama lütfen hemen pes etme. Çocuklar çok tatlılar aslında tanıdıkça seversin. Sadece biraz fazla gürültü çıkıyor. Bunu idare edebilirsen bence hepimiz çok mutlu olacağız.”
Yalnızca kafa salladı. Bugün gürültü onun için pek problem değildi. İçeri girdikleri anda yoğun bir karmaşa ile karşılaştılar. Yardımcı abla olduğunu düşündüğü birisi daha sabahın ilk saatlerinde tüm neşesini bu odada bir yerlerde yitirmiş gibiydi. Çocuklar ise tüm enerjileriyle odanın dört bir köşesine dağılmışlardı. Toplamda altı öğrencisi vardı. Sınıfa baktığında altmış kişiye bedel olduklarını görebiliyordu. müdire hanımla yardımcı ablaya dönüp “Bundan sonrası bende.” dedi. İkisi de hayatları boyunca bu cümleyi bekliyorlarmışçasına hemencecik odadan çıktılar. İşte sınıfında yalnız kalmıştı. “Merhaba çocuklar.” dedi. Çocukların çok umrunda değildi. Oradan oraya koşturuyorlar. Oyuncakları kafalarına göre dağıtıyorlardı. Nehir onu dinlemeyeceklerini anladığı anda yere oturup sakince beklemeye başladı. Çocuklar kendi oyunlarına devam ederken Nehir yerde bulduğu bir oyuncağı önüne doğru çekti ve abartı tepkilerle onu incelemeye başladı.
“İnanamıyorum bu nasıl güzel bir renk.”
“Muhteşem bir köşe.”
“Aaaaa şuna bak.”
Bu tepkiler birkaç dakika sonra işe yaramaya başlamıştı. Çocuklar yanına gelmeye başlamıştı ve merakla elindeki oyuncağa bakıyorlardı. Hepsi geldiğinde tek tek gözlerinin içine baktı ve “Merhaba çocuklar. Ben sizin yeni öğretmeninizim. Adım Nehir. Sizin adınız ne?” dedi. Çocuklardan bir iki tanesi adını söyledi. Geri kalanlar öylece bakmaya devam etti.
“Sizinle bir oyun oynayalım mı?”
Oyun deyince çocukların gözleri parladı. Birkaçı odada birkaç tur atıp geldi. Bir ikisi yere oturdu. Tekrardan yanına döndüklerinde “Hadi şimdi ayağa kalkıyoruz.” dedi ve drama kursunda öğrendiği birkaç oyunu sırasıyla çocuklarla oynadı. Sonrasında çocuklar yeniden dağıldılar. Onları bir arada tutmak çok zordu. Anlaşılan kuralları öğrenememişler, daha çok kendi hallerine bırakılmışlardı. Bugün için Nehir de onlara çok yüklenmek istemedi. Arada bir toplanabiliyor olmaları bile bugün için yeterliydi. Bir köşeye çekilip onları izlemeye başladı. Neyseki birbirlerine zarar verecek davranışlarda bulunmuyorlardı. Sadece koşturuyorlar, gülüyorlar, önlerine gelen oyuncakları boş alanlara atıyorlardı. Eğer şu an duyabilseydi muhtemelen çoktan daralmış olacaktı. Bugünkü kulak tıkanıklığının bir lanet değil de kendisine verilen bir hediye olduğuna karar verdi. Doktora gitmekten de vazgeçti. Birkaç gün böyle takılması akıl sağlığı için daha faydalı olabilirdi.
Gün bitip kurumdan çıkış yaparken herkes meraklı gözlerle ona bakıyordu. Onun yüzünde tebessüm görüyor olmalarının onları şaşırttığına emindi. müdire hanım onu uğurlamak için kapıya çıktı.
“Nasıldı gün Nehir öğretmenim?”
“Çok iyiydi. Bugünü çocukları tanımaya ayırdım. Az çok tanımaya başladığımı düşünüyorum. Henüz başındayız ama güzel şeyler yapacağız İnşallah.”
“Bunları duyduğuma çok sevindim. Yarın görüşmek üzere.”
müdire hanım bu sınıf için ayarladığı dokuzuncu öğretmen olan Nehir’in koşarak kaçmamasına çok sevinmişti. Nehir’in enerjisini ve mutluluğunu gören herkes onun üst düzey bir sabra sahip olduğunu düşünüyordu. Halbuki tek gerçek vardı. Nehir’in mucizevi bir şekilde o gün kulakları tıkalıydı.