Şaban sınıftaki en kendi hâline çocuktu. Sessizliğini sevimli hâle getiren mütebessim çehresi onu kısa zamanda sınıfının gözdesi yapmıştı. Beş yaşındaki her çocuk pamuk şeker tadında olsa da Şaban hepsinden çok başkaydı.
O sabah her zamanki gibi hemen uyanmıştı. Annesi onu uyandırmak istemese de tek bir tıkırtıda gözlerini açıvermişti. Gözlerini ovuşturmuş, koridordan odasına süzülen o ışığın çağrısına kulak vermişti. Musluk sesini duyar duymaz namaz vakti olduğunu anlamış ve bir hışımla yatağından çıkıp hâlâ abdest alan babasının yanına geçmişti. Babası Nafiz Bey, otuzlu yaşlarda ve oğlunun aksine sert görünümlü biriydi. Bir hukuk bürosunda avukatlık yapıyordu. Yoğun iş temposundan dolayı oğluyla pek vakit geçiremiyorlardı ama yine de varlığını oğluna adamıştı. Oğlu Şaban’ı yanı başında gören Nafiz Bey’in yüzünde sertliğin esamesi kalmamıştı:
- Benim nur yüzlü oğlum mu uyanmış?
- Baba ben de abdest almak istiyorum.
Şaban, babasının yardımı ile abdest alıp kurulandıktan sonra namazlıkları sermek için salona koştu. Annesi Halime Hanım oğlunun babasıyla konuşmalarını duyunca serdiği namazlıkları kaldırıp köşedeki sandığa geri koymuştu. Anne yüreği Şaban’ın heyecanına ket vurmak istememişti.
Şaban salona girince sandığı açmış, namazlıkları sermiş ve kendi namazlığına oturmuştu bile. Babası Nafiz Bey sıvadığı kollarını aşağı çekerken salona gelmiş, eşi Halime Hanım’a göz kırpmıştı. Birazdan namazlarını kılacak ve dünyada cenneti yaşadıkları için Allah’a şükredeceklerdi.
Nafiz Bey, kahvaltıdan sonra oğlu Şaban’ı anaokuluna bırakmıştı. Öğretmenlerinin dün istediği malzemeleri de Şaban’ın eline tutuşturmuştu. Şaban her zamanki gibi babasına vicdan azabı yaşatacak bakışlar atmıştı. “Görüşürüz babacım.” diyor ama babasının gitmemesi için gözleriyle adeta yalvarıyordu. Nafiz Bey altı ay geçmesine rağmen Şaban’ın hâlâ okula adapte olamamasına üzülüyordu. İlk üç ay eşinin neden her gün ağlayarak onu aradığını her geçen gün daha iyi anlıyordu. Rehber öğretmenle istişare ettikleri hâlde Şaban’ın bu durumunu anlamlandıramamışlardı. Yine de işe geç kalmamak için oğluna el sallamış “Görüşmek üzere oğlum.” demişti. Halime Hanım olsaydı oğlunu okula girene kadar bekleyecek, belki tekrar döner diye yine bekleyecek ve tüm bu esnalarda hüngür hüngür ağlayacaktı. Nafiz Bey, Şaban’ı okula bırakma işini üstlendiği için memnundu.
Şaban ürkek adımlarla sınıfına doğru yürürken öğretmenini gördü. Hiçbir şey olmamış gibi koşarak elindeki malzemeleri öğretmenine verdi. Öğretmeni o güzel yüzünü okşayıp “Günaydın Şaban, hoş geldin.” dedi. Şaban mütebessim çehresini takınmış ve masadaki yerini almıştı.
Baharın gelişiyle okul bahçesindeki tüm ağaçlar çiçeklenmişti. Şaban’ın sınıfı ağaçların gölgesinden iyice karanlığa gömülmüştü. Okulun ilk katında olunca da karanlığın koyuluğu artmıştı. Şaban’ı tedirgin eden bu koyuluktu. Sınıfta her zaman açık olan ışıklar lavabolarda kapalıydı. Okulun ilk ayları lavaboya gitmekten korktuğu için ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Bu yüzden beslenmesini yapmıyor, bazen su bile içmiyordu. Sabahları odasına süzülen o koridor ışığı gibi dostane değildi okuldaki ışıklar. Annesinin o huzur veren sesi, babasının güven veren bakışları eksikti. Öğretmenini çok sevse de okulu pek sevmiyordu. Devam eden aylarda annesi durumu fark edince öğretmeni yardımcı olmuş ve Şaban’ın lavabo korkusunu bir nebze de olsa yenmesini sağlamıştı.
Şaban pencereden dışarıdaki kiraz ağacına bakıyordu. Pencereyi bi’ açabilse, ağaca bi’ tırmanabilse… Serçeleri gördükçe mutlu oluyor, düşen her çiçekle birlikte o da süzülüyordu. Şaban doğadaki her şeyi doğasına katmak istiyordu. Bakışları çevresindeki her güzelliği kucaklıyor vr bu yüzden yüzünden gülücükler eksik olmuyordu. Öğretmeni pencereyle bütünleşen Şaban’a seslenmiş ve “Şaban, ne gördün anlat bakalım.” demişti. Şaban heyecanla atılmıştı:
- Öğretmenim, bu gördüğünüz ağaç var ya benimle konuştu. Korkma Şaban, dedi. Kuşlar gibi sen de uçacaksın. Sen de benim gibi çiçek açacaksın. Şaban ayında doğdum ya ben öğretmenim, ben de bu çiçekler gibi bembeyaz olacakmışım.
Öğretmeni yüreğinden umut fışkıran Şaban’a bakıp gülümsedi. “İnşallah Şabancığım.”
Şaban az önce öğretmeniyle hiç konuşmamış gibi yüzünü yeniden pencereye döndü. Kendi dünyasında yol alacakken simsiyah bir karga gördü. Bir anda çığlık atmaya başladı. O çığlık atınca sınıftaki bütün çocuklar da korkup çığlık atmaya ya da ağlamaya başladılar. Öğretmeni ne yapacağını bilemeyince Şaban’a sarıldı ve sınıftaki tüm çocukları kucaklaşmaya çağırdı. Bütün çocuklar Şaban ile öğretmenlerini kucakladılar. Ağlamaya devam edenler olsa da çığlıklar kesilmişti. Dışarıdan onları gören tomurcuklaşmış bir gül görür gibi olurdu.
İlk çözülme iki dakika sonra Şaban’ın hareketlenmesi ile oldu. Gonca gül açmıştı. Şaban öğretmenine bakıp ağlamaya başladı. Yine bir derya deniz kabarmış, tüm sınıf bu deryaya atlamıştı. Öğretmen çaresizce ayağa kalkıp telefonuna sarıldı. Az sonra rehber öğretmen gelecek ve tüm sınıfı teskin etmeye çalışacaktı. Öğretmeni Şaban ile özel olarak ilgilenmek istese de Şaban’a biraz zaman vermeyi daha uygun bulmuştu. Rehber öğretmen gittikten sonra velileri bilgilendirmişti. Nafiz Bey ona özel atılan mesajı okur okumaz bürodan çıkmış, eşi Halime Hanım’ı da alıp okula gitmişti.
Öğretmen tüm çocukları teslim etmişti. Kiraz ağacının altındaki bankta Şaban ile birlikte oturuyorlardı. Şaban’ın elini sımsıkı tutmuştu. Onun için endişelendiği çok belliydi. Sadece tebessümle konuşan bu çocuk nasıl olur da bir anda ruhu çekilmiş bir mumya gibi olurdu, anlam veremiyordu.
Nafiz Bey ve Halime Hanım arabadan iner inmez Şaban’a doğru koştular. Nafiz Bey öğretmene selam verip Şaban’ın önünde çömeldi. Şaban’ın gözlerine baksa da orada Şaban’ı göremiyordu. Halime Hanım anlık bi tereddütten sonra Şaban’ı kucakladı.
- Şaban’ım, evladım. İyi misin, bir şey mi oldu?
- Anne, anneeeee!
Şaban uykundan uyanır gibi annesinin sesiyle yeniden dirilmiş gibi ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Nafiz Bey ayaklanmış, bir ileri iki geri gidip geliyor ama oğlunun anlattıklarından bir şey anlamıyordu. Şaban biraz sakinleşince annesi yeniden sordu, bir şey mi olmuştu.
- Anne rüyamda gördüğüm kuş var ya. O geldi bugün. Benim en sevdiğim dala kondu. Dal çürüdü, düştü. O kuş gözümün ta içine baktı. Beni çekip götürecekti. Anne ben gitmek istemiyorum. Çok korkuyorum.
Halime Hanım Şaban’ı kucağına aldığı o ilk anı hatırladı. Ömrü boyunca çektiği tüm sıkıntılar o an bitivermişti. Şimdi o giderse ömrü de bitecekti. Nafiz Bey’e öyle bir bakmıştı ki yeryüzünde çiçeğe durmuş tüm dallar açmaya utanırdı. Matemin o karanlık tarafına tam düşecekken Şaban yeniden konuşmaya başladı:
- Anne o kuşu nasıl kovacağımı biliyorum. Öğrettiler bana. Beni bulutların üstünden uçurdular. Elime elfaz diye bir mektup bıraktılar. Elfaz ne demek anne?
Halime Hanım dizlerinin bağı çözülmüş gibi kucağındaki Şaban’la birlikte banka gömüldü. Derin bir oh çekip hamd etti.
- Ayet-i kerimeler oğlum. Sen onları okudukça, sen onlara tutundukça hep korunacaksın. Şu gülen yüzün hiç solmayacak. O kuş da bir gün senin en sevdiğin kuşlardan biri olacak. Korkma Şaban’ım. Uçmaktan korkma.