Ders 1: Ölüm hayatı, dolayısıyla yaşlanmayı durdurur.
Ders 2: Babanız kaç yaşında öldüyse, artık onun kaldığı yerden yaş almaya devam edersiniz.
Okula üç tekerlekli, çapır model akülü motosikletimle geldim. Motorumu park ettiğim Aksent’in diğer tarafında annem yaşlarındaki iki kadın yazın aldıkları kilolardan bahsediyorlardı. Konuşma biçimleri ve hareketleri televizyondaki komik skeçleri andırıyordu.
-Tam yedi kilo almışım bu yaz. Güya tığ gibi dönecektim okula.
-Ayol bu kilo almış halin mi? İlahi Aysel öğretmenim, diyerek abartılı bi samimiyet gösterisiyle elini Aysel hocanın beline koydu diğer kadın. Kontağı kapatırken okul hayatımda bu tür insanlarla muhatap olmamayı temenni ettim. Aksent’in arkasından çıkar çıkmaz Aysel öğretmen beni fark etti. Eğilip çapırıma baktı.
-Hoş geldiniz küçük bey, velin nerede senin?
-Hoş bulduk, dedim ciddi durmaya çalışarak. Veli dayım çalışıyor gelemez.
-Annen-baban nerede yani?
Tabii ya, anne-baba olan veliyi kast ediyordu. Bir de yazın Kuran kursunda öğrendiğim veli kelimesi vardı. Anne-baba olan veli, Allah’ın sevdiği insanlar olan veliler/evliyalar, filmlerde gördüğüm, mahkemelerce tartışılan velayet. Hepsi arasında bir irtibat vardı ama henüz çözememiştim.
-Annemle sabah pazara gittik. Çok yorulduğu için evde kalmasını istedim. Benimle beraber ilk gün okula gelmeyi çok istedi ama başımın çaresine bakacağıma ikna ettim annemi. Babam dört ay önce sizlere ömür.
Okullar bir ay önce açılmasına rağmen ilk günüm olduğunu söylediğimde yüzü ciddi bir şaşkınlıkla gerilmişti Aysel öğretmenin. Babamın öldüğünü duyduğundaysa gözlerindeki o merhamet titreşimini okudum. Acıyarak, gözlerime aynı seviyeden bakmak için yere çöktü. Buna katlanamazdım işte. Sert bir şekilde,
-İzninizle, dedim. Derse girmem gerek.
Tam uzaklaşıyordum ki,
-Yalnız, dedi Aysel öğretmen, öğrencilerin otoparkı burası değil. Bak şu kapının önünde. Ben yeni öğretmeninim, adım Aysel. Bu da sınıfımızın annesi Şükran annen. Ben birazdan geliyorum. Sen arkadaşlarınla tanış.
Eliyle sarı, mavi, kırmızı, yeşil, beyaz renkli bir dizi akülü arabanın olduğu duvarın önünü göstermişti. Gözlerinin içine bakıp, kurallara uyacağımı ve onu hiç üzmeyeceğimi telkin etmeye çalıştım.
Aysel öğretmen sınıftaki çocuklarla tanışmamı söylemişti ama bu pek mümkün görünmüyordu. Herkes birbiriyle o kadar sıkı ve etrafı umursamaz bi samimiyet içindeydi ki, bu sıkış tepiş havada kendi sosyalliğimi yürüteceğim yolu açmam imkansız gibiydi. Bunu benim yerime Aysel öğretmen yaptı. Sınıfa girdiğinde yazın cabadan aldığı yedi kiloyu çoktan unutmuştu. Gülümseyerek beni yanına çağırdı ve sınıfa takdim etmek istedi. Kendimi bizzat kendim tanıttıktan sonra, her sesli harfi dört elif miktarı uzatılan bir “hoş geldin cihat!” ünlemesi çınlattı sınıfı. Şimdiye kadar bulunduğum ortamlardaki ciddiyetten uzak bir yerdi burası.
Eğitim-öğretime çok önem veren bir ailede büyüdüm. Geçtiğimiz yazın başında Kuran kursuna mı yoksa ana sınıfına mı gitmek istediğimi sordu ebeveynim. İki yerde de neler yapıldığını bilmediğimi söyledim. O zamanlar babam sağdı ve bu yüzden her şeyi bilme sorumluluğunu henüz üstlenmemiştim. Bana sundukları seçeneklerle ilgili detayları öğrenince ana sınıfına gitmek daha cazip gelmişti açıkçası. Bu kararım onlara ne tür bir endişe verdi bilmiyorum ama beni yine de o yaz Kuran kursuna yazdırdılar. Elif-be-te-peltek se derken iki ay sonunda hem hatim indirdim hem de talebeler arası gayriresmi simek davn turnuvalarında siyah sarık kazandım. En son on bir yaşındaki bir çocuğu belinden tuttuğum gibi yere yapıştırınca geçici siyah sarığın -ödül olarak hocaların, her biri ayrı dereceye tekabül eden, sarıklarını kullanıyorduk- ömür boyu bende kalmasına karar verildi. Biz masalla, ninniyle değil; çatık kaş, asosyal dedemin kış geceleri okuduğu cenknamelerle büyümüştük. O gün beni kurstan Veli dayım aldı. Koltuğumda Kuran, başımda siyah sarık eve geldiğimde babamın öldüğünü öğrendim. Yetimlik sünnetine uymuştum ben de. Kuranı öpüp başıma koyduktan sonra iç içe geçen zigon sehpalardan göbek hizamın üzerine denk gelene bıraktım. Gözlerimin içinde teselli, dayanma gücü ya da ne bileyim dert ortaklığı arayan yarı baygın anneme sımsıkı sarıldım. Veli dayım yanında oturayım diye çağırdı ama annemin yanında, istediğim zaman yanağından öpebileceğim şekilde ayakta beklemeyi uygun gördüm.
Aysel öğretmen arkadaki boş sıraya oturmamı söyledi. Teşekkür edip yerime geçtim. Yan sıradaki kız tokalaşmak için elini uzattı:
-Ayşegül.
-Cihat, memnun oldum.
-Ben de memnun oldum. Umarım burada çok eğlenirsin.
Gözlerindeki ışıltıdan benim için kendisine göre çok kıymetli olan şeylerden birini istediğini anlayabiliyordum. Temennisine gözlerimi yumup başımı sallayarak karşılık vermek isterken, gözlerimi kapattığımda da aynı ışıltıyı karşımda buldum. Derin nefes alıp art arda estağfurullah çektim. Gözümün önüne annemi getirdim. Ayşegül hala bana bakıyordu.
-Evet çocuklaaar, hadi bugün boyamamızı bitirelim artık. Sonra daaaa…
Aysel öğretmen neden öğretmeni olduğu çocuklar gibi konuşmaya çalışıyordu acaba? Ayrıca zapzayıf olmasına rağmen yedi kilo almayı kendine dert ettiğine göre en öndeki şişman çocukla ilgili ne düşünüyordu? Çantasından kuru boya kutusunu çıkaran Ayşegül’e döndüm:
-Teneffüste seni motorumla gezdirmemi ister misin?
Pencereden parmağımla çapırımı gösterdim Ayşegül’e. O benim bu sınıftaki ilk arkadaşım, en azından aynı mekan içindeki zorunlu birlikteliğimizden uzak bir ilgiyle elini uzatan ilk kişiydi. Değerliydi. Gülümseyerek teşekkür etti. Teşekkür, şükür, şeker, Şükran anne, Şakir. Bunlar arasında da ortak harflerin ele verdiği bir alaka bulunmalıydı.
Şakir dedem, babam öldükten sonra yanında, kasabada kalmamız için ısrar ediyordu. Annemin parmak kadar çocukla (büyüklerimin boyumla ya da yaşımla ilgili isabetsiz yorumlarından biri) işinin çok zor olduğunu söylüyordu. Üstelik bize göz kulak olacağını taahhüt eden Veli dayımın varlığı da ayrı bir külfetti. İşinde gücünde görünüyordu ama aklı bir karış havadaydı. Demek ki dayımın aklı başının içinde değil boyumun sekiz-on katı kadar üzerindeydi. Ya da büyükler bana öğrettikleri kelimeleri anlamları dışında kullanmaya bayılıyorlardı. Böyle söylediğime göre sandıkları kadar küçük değildim artık.
O günlerde dayımla çarşıda akülü motor bakmak için gezerken önümüzde yürüyen çift dikkatimi çekti. Abla hanımın elinde kalp şeklinde bir helyum balonu vardı. Nasıl olduğunu fark etmedim ama ip bir anda ablanın elinden kurtuluverdi. Kırmızı parlak kalp gökyüzüne doğru yükseldikçe yükseldi.
-Veli dayı, senin aklın da balon gibi mi?
-O ne demek?
-Senin aklın kafandan yukarıdaymış, balon gibi kafandan uçup uzaklaşan bir şey mi senin aklın?
O kadar bozuldu ki (tıpkı karıncalanan televizyon ekranı gibi oldu yüzü) bir an bana akülü motosiklet almaktan vazgeçecek diye ödüm koptu. Korkunca kopan öd, Veli dayımın bulmaca çözerken anneme sorduğu öd ağacı, gözü bağlanıp kurban kesilen koyundan dökülen öd.
-Çocuklar lütfen sınıf annenizi üzmeyin olur mu?
-Tamam, öğretmenim.
Şükran anneye herkes “Şükran anne,” Ayşegül ise direkt “anne” diye hitap ediyordu. Üstelik Şükran anne, sınıfa girerken elinde getirdiği Şirineli beslenme çantasını da Ayşegül’e vermişti.
-Biliyor musun Cihat, Ayşegül’ün annesi yok. O yüzden her gün Şükran anne ona evinden yiyecek getiriyor.
Önümdeki kızıl saçlı, çilli çocuk arkasına dönüp Ayşegül’le ilgili oldukça kritik bir magazinel bilgi paylaşmıştı benimle.
-Ölmüş mü annesi?
-Evet, galiba Ayşegül doğarken ölmüş annesi.
-Gözleri gülse de bakışlarının gölgeli olmasından anlamıştım zaten bir tarafının yarım olduğunu.
-Gölgeli ne demek?
-Büyükler bazı kelimeleri farklı kullanıyor ya hani.
-Anladım.
-Baksana kirpikleri de doğuştan ıslak gibi.
Şükran anne, Ayşegül’ün at kuyruğunu omzundan sırtına doğru atarken dedi ki:
-Bir tek sen kaldın para vermeyen, öğretmenimize öğretmenler günü hediyesi almak istiyoruz.
-Babam işi bıraktı yine. Dedem “ay başında maaşımı alınca ben vereceğim,” dedi.
-Ay başı geç olur ama kızım.
Ayşegül’ün etrafında oturanlar dönüp konuşulanlara kulak kesilmişlerdi. Emekli bir mafya babasına “eski kulağı kesiklerden” deniyordu Veli dayımın izlediği vurdulu kırdılı dizide. Meydan ansiklopesinin sarı sayfasında da deliren bir ressamın kulağı kesik fotoğrafı vardı.
-Herkes gibi sen de vermelisin.
Çatık kaşlı dedem, Hazreti Ali’nin hikayesini okumuştu bir gece. Sonunu o kadar merak etmiştim ki uyumamak için parmaklarımla gözkapaklarımı kaldırıp beklemiştim hikayenin bitmesini. Ali, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahramandı. Gavurları atıyla beraber biçiyordu. Ali’den başka yiğit yoktu. O Allah’ın aslanıydı. Ne yaptığı çok iyi bilir ve asla doğru olduğunu bildiği şeyleri yapmaktan geri durmazdı. Oğulları da onun gibiydi. Ama Hazreti Ali ölmüştü. Ben babamdan önce Hazreti Ali’nin yasını tutmuştum. O eğer burada olsaydı Şükran annenin Hayber kapısı kadar ağır bu davranışını Ayşegül’ün hafızasından siler atardı.
-Şükran hanım, yaptığınız yanlış bir davranış.
-Neymiş yanlış olan, diye doğrularak yukarıdan bir bakış attı bana.
-Eğer Ayşegül’ün annesi olmadığı için ona yemek getiriyorsanız, bunu kimse bilmeden yapmalıydınız. Ayşegül’ü utandıracak şekilde ulu orta değil.
Şükran annenin yarı açık dudakları arasında, boğazını tam aşamamış yarım bir nefes dolaşıyordu.
-Ayrıca buradaki kimse, Aysel öğretmene hediye almak zorunda değil. Hele sizin arzu ettiğiniz hediyeyi almak zorunda hiç değil. Durumu olan var olmayan var, kimseyi rendice edecek konuşmalar yapamazsınız.
-Terbiyesiz! Büyüklerinle nasıl konuşuyorsun sen?
-Sırf yaşınız büyük diye yanlışlarınızı onaylayacak değilim.
Ayşegül sıranın üzerine kapanmış ağlıyordu. Yanına gidip omzuna dokundum. Beni omzumdan öyle güçlü itti ki, arkamdaki sıraya çarpmasaydım yere düşecektim. Yarın siyah sarığımı getirip Ayşegül’e verecektim.