Rüyamda rahmetli Evliya Çelebi’yi gördüm. O muzır gözlerinin ardından bana gülümseyerek bakıyordu. Rüyalarda bilgelik gelir üstümüze. Yoksa ben nereden bileyim bu zat Evliya Çelebi mi? Dedim: “Hazret, nasılsın?” Dedi: “Tabip misin evladım?” “Hayır,” dedim. “Ee o zaman ne demeye nasılsın diye soruyorsun?” Bozuldum tabii ama çaktırmadım. Rüyada olduğumuzdan o çaktı ama. “Bozulma hemen,” dedi. “Buyur. Söyle ne söyleyeceksen.” Dedim ki: “Keşke ben de seninle Memâlik-i Osmaniye’yi dolaşabilsem.” Keh keh güldü. “Olmaz,” dedi. “Sen uzak zamanların adamısın. Arabam yok çok beygirli. Dayanamazsın benimle dolaşmaya.”
Dayanırım, diye diretsem de kabul etmedi. “Başka bir şey iste.” dedi. “Çok kayıplarım oldu,” diye anlatmaya başladım. O an kuvvetli bir rüzgâr çıktı. Uğul uğul doldu etrafa. Sesimi yükseltmek zorunda kaldım. “YASLARIMI YAŞAYAMADIM BİHAKKIN. TÜM YASLARIMA GERİ DÖNÜP ONLARI TEDAVİ ETMEK İSTERİM. YASLARIMI DOLAŞAYIM YASLARIMI.” Rüzgâr tak diye durdu. “Tamam.” dedi. Ellerini açtı. “Ya Rabbi,” dedi “Sen bu gence yeniden yaşlarını dolandır. Ufacık bir veletkenden başlasın sırayla dolansın. Bu madem benimle Osmanlı yurtlarını dolaşamayacak, bari kendi ömür ülkesini en baştan sona şöyle iyice dolansın. Amin.” dedi, salavat getirdi yüzüne sürdü elini. Başta anlamadım tabii, yas diyor sandım. Sonra sonra kulağımda Ş’nin şırıltılı aksi yeniden yankılanınca anladım. “Yok yok Hazret yaş değil yas yas!” diye yanına iyice yaklaşıyordum ki Hazret kayboluverdi. Gençten bir oğlan belirdi derken. “Hadi yine iyisin,” diye omzuma küt küt vurdu. “Hazret’in ağzından çıkan dualar tez kabul olur. Seyahat ya Resulallah der demez nasıl da başladı dolanmaya, nasıl seyyah oldu çıktı bilirsin.” diye heyecanla tamamladı lafını. Ben tam çaresizlikten yere yığılıp kalıyordum ki uyandım. Gözümü açınca da sevindim. “Oh,” dedim “Allah’ım oh. Rüyaymış.”
Sonra döndüm diğer tarafıma, uyumaya devam edecektim ki annemin sesini duydum kapı dışından: “Mehmet, kalk yavrum. Kahvaltımızı yapalıım okuluna bırakayım senii.” Okuluma mı? Annem beni okuluma mı bırakacakmış? Kazık kadar adamım yahu ne okulu, diye yataktan bir fırladım yer elması kadar olduğumu fark ettim. Ayaklarıma ne olmuştu da böyle kısalmıştı? Ellerim, hele o kısa kısa kollarım? Yağmurda kalmıştım da çekmiş miydim yoksa Allah’ım? Peki bu odanın hâli neydi böyle? Tüm eşyalar mavi ve ufak.
Böyle şaşkın şaşkın etrafa bakarken annem odaya giriverdi. Aman Allah’ım ne kadar da genç duruyordu. En az yirmi beş yaş daha gençti. “Oy yavrum benim.” diye üstüme yürüdü. Ürktüm ben de. Koskocamandı. Devv gibi anne mi olur? “Niye kaçıyorsun oğlum, gel hadi okul var.” dedi. “Aç açına bırakamam. Anaokuluysa da ana kucağı değil ya.” “Ne anaokulu!” diye bağırdım. “Öğretmenim ben anne ne anaokulu?” Sesim bunu derken tiz çıkmıştı. Hatta ööyetmenim ben mi demiştim? Evet. Baktım annem kahkahalara boğulmuş gülüyordu. Beni tuttuğu gibi kucakladı. Havada tam tur çevirdi yanaklarımdan hızlı hızlı öptü: “Sen tabii ööyetmensin.” dedi “En tatlı ööyetmensin. Ama şimdilik biraz daha büyümen lazım. Hadi bakalım hoppa kahvaltıya. Sonraa okula.” Kucakladığı gibi çıkardı beni odadan. Ya Çelebi, ettiğini beğendin mi?
Demek Hazret’in duası kabul olunmuştu da sırayla yaşlarımı yeniden dolaşacaktım. Hey Allah’ım hey! Ben onu mu dedim Çelebi? Yaslarımı dolaşayım dedim. Bunları düşünürken annem ağzıma şirin laflarıyla birlikte ekmek üstü tereyağ bal tıkıştırıyordu. “Ne olacaksın sen de bakim de bakim.” diye diye. Sonra kendisi ööyetmen diye cevaplayıp kıkır kıkır gülüyordu. “Yahu ben zaten öööyetmenim,” diye itiraz ettim. “Hem de tayih öööyetmeni.” Gülmesine iyice ses verdi annem. Babama seslendi: “Nejat koş, tarih ööyetmenini bırakalım okuluna hem kendin de duy tayih ööyetmeni olcam diyor Mehmet.” Babam mutfağa cidden koşarak geldi. Bu adam beni bu kadar merak eder miymiş hayret. Beni konuşturup konuşturup güldüler. Derken evden çıktık. Okuluma bıraktılar. Anaokuluna. Bir sürü ağlayan bağıran çağıran çocuğun içine evet. Kafam nasıl kaldıracaktı bu sesi?
Anaokulu öğretmenimi görünce hemen tanıdım. Hiç sevmezdim kendisini. Evliya’ya kızamıyordum da. Ama gizli sitemler yolluyordum, canım sıkılmıştı çünkü. Bu kadını bir daha mı çekecektim şimdi? “Mehmeet,” dedi o soprano sesiyle. Keşke öğretmen olmasaydı da müzikle uğraşsaydı. Zaten bizi de hiç sevmiyordu, hissediyordum taa o zamanlar bile. “Mehmetçiğim, seni bu sabah da görmek ne güzel!” diye yürüdü üstüme. “Gelme, git.” diye bağırdım refleks olarak. Durumu ne pahasına olursa olsun idare edenlerin tavrıyla, “Ah yavrucuğum akşam dörde kadar benimlesin ama. Nereye gideyim? Hadi oyun odasına hadi hadi.” diye sırtımdan iteleyerek oyun odasına soktu. Burayı da hatırladım. İzzet’in kafama tahta atı attığı oda. Melek’in pantolonumun paçasından yakalayıp beni yere yuvarladığı oda. Kerim ve Halis’in, “Korkaak tavuk korkaak tavuk gıt gıt gıdaaak!” diye arkamda koştukları, Sevim’in üstüme su döktüğümü bildiği hâlde, “Bakın bakın Mehmet altına işemişşş!” diye bağırdığı ve herkesi bana güldürdüğü oda. Odaya girmemle çıkmam bir oldu. Yok, ne zormuş yaşadığını bir daha yaşamak. Ah Çelebi ahhh!
Odadan çıktım ve anaokulunda bunalınca yaptığım o eylemi yaptım: Kapının eşiğine yatıp annemle babamın gelişini beklemek. Biliyordum, birazdan Nesrin öğretmen gelecek ve beni kaldırmaya çalışacaktı tüm o sahteliğiyle. Ben de ona var gücümle bağıracaktım: “Git buradan, seni sevmiyorum giiit!” Öyle de oldu. Gitti. Odada yapay oyunların birine başladılar. Ben eşikte öylece yattım bir süre. Sonra dalmışım. Sonra bir rüyanın eşiğine varmışım.
Rüyamda bir çayırlıkta avare dolaşıyordum. Karşıdan bir karaltı görünce durdum. Karaltı yaklaştı, yaklaştı ve kim çıktı? Evliya Çelebi Bey. “Haberler nasıl evlat,” diye sordu heyecanla. “Yaşlarını dolaşmaya başladın mı?” “Haberler nasıl olsun Çelebi,” dedim. “Berbat. Ufacık velet oldum, anaokuluma geri döndüm. Aynı travmaları tekrar tekrar yaşıyorum. Beğendin mi ettiğini? Yeniden dua et. Ben bunu istemedim ki hem senden.” Şaşırdı, “Ne istemiştin ki?” diye sordu. O an yine kuvvetli bir rüzgâr başladı. Başıma geleceği bilsem de çaresizce bağırarak derdimi anlatmaya çalıştım: “ BEN YAŞLARIMI DEĞİL YASLARIMIN OLDUĞU ZAMANLARA YENİDEN GİTMEK DİLERİM YASLARIMAA!” O da şaşırdı bağırarak cevap verdi: “YAHU ZATEN YAŞLARINI DOLAŞIYORSUN YA İŞTE. NE DEMEYE BUNU İSTEMEDİM DİYORSUN? TÖVBE TÖVBEE.” Rüzgâr dindi. Ne zaman derdimi anlatmaya çalışsam başladı. Ben de pes ettim. “Bari söyle Çelebi,” dedim. “Veletken de bir savaşın içinde gibiyim. Bana bu savaşı kazandıracak bir şey söyle.” Yüzüne yine o muzır gülümseyiş yerleşti. Eliyle sırtımı sıvazladı: “Kabullen evlat,” dedi. “Boyun posun ne olursa olsun önce kabullen.” “Kadercilik yani hımm.” dedim ukala ukala. “Neycilik?” diye şaşırdı. Haklıydı, bu yeniyetme kelimeleri bilmiyordu, bilmezdi. Bu kelimeyi bilmediğinden aklına bu anlamda bir bityeniği de düşmemiş olacaktı. Ama anladı. “Yahu ben sevmedim o dediğini. İster beğen ister beğenme. Diyeceğim budur.” dedi, döndü arkasını gitti. Önemli zatlar, rüyalara girince kıssa tadınca oluyor. Birden bitiyor. Rüyam birden bitti. Uyandığımda hâlâ eşikte yatıyordum. Gel de sev bu kadını! İnsan alır da yumuşak bir yere yatırır el kadar sabiyi. Kimisi açıktan nefret eder, belli eder. Düşmanın beğenileni budur. Kimisi de sever gibi yapar ama sinsi sinsi nefret eder. Korkaktır, dışından nefret etmekten bile korkar. İstenilmeyen, şeytandan kaçar gibi kaçılması gereken düşman da budur. Nesrin öğretmen ikincisindendi. Annemleri bir türlü inandıramamıştım onun kötü olduğuna. Ağır makyaj yapıyor, ondan diyordu annem. Babam da düşünüp yorulmamak için aynısını söylüyordu: “Evet, sende görmüyor. Görmeyince tüm makyajlılardan nefret ediyor çocuk.” Annem de tabii alt metin okuyabildiğinden ver ediyordu lafı babama. Başlıyordu bir tartışma. Bu kadını bu yüzden de sevmezdim. Sonra tüm sınıfı bana karşı kışkırtırdı onlar fark etmeden. Belki de haklıydı. Birisi suratınıza seni sevmiyorum, diye her gün bağırsa pek tabii siz de onu sevmezdiniz. “Ama o da öğretmen.” dememek lazım, küçücük çocuktan nefret olur mu? Eh, gerçi Firavun da zamanında tüm erkek bebeklerden nefret etmemiş miydi?
Çelebi’yi anlamaya çalıştım tahta atın üstünde. Tahta at sallandı ben sallandım. Kerim ve Halis geldiler hızlı hızlı salladılar atı. Tam sendeleyip düşüyordum ki iyice yapıştım ata. Ayaklarımla da kavradım. Düşmedim hatta ayaklarımla kendimi güvenceye aldığımdan ellerimle bunları yakalayıp birbirlerine çarptım. Yere düştüler. Başta şaşırdılar. Sonra düştüklerini fark edip zırlamaya başladılar. Atımla oynamaya devam ettim. Nesrin öğretmen geldi derken. Hemen ispiyonladılar beni. Nesrin öğretmen bulmuşa döndü, “Kalk bakalım Mehmet, doğru ceza paspasına kalk.” Atımdan indim, tam odadan çıkıyordum ki Kerim’le Halis’in sırıtışlarını gördüm. Öğretmenin elinden kurtuldum, hızla ittim onları. Yere yuvarlandılar. Öğretmen daha da öfkelendi tabii. “Sana öğle yemeği de yok.” dedi. “Hadi bakalım, aç kal da akıllan.” “Ben hayvan mıyım ki açlıkla akıllanayım?” dedim. Bir çocuk böyle şeyler söyler mi? Ama çocuk değildim ki zaten. Yaşımı ziyarete gelmiş kocaman adamdım. Feleğin elli çemberinden geçip gelmiştim buralara. Şaşırdı Nesrin öğretmen. “Ne biçim laflar onlar? Terbiyesiz.” dedi. İlk kez nefretini belli etmişti bu kadar. O an kalbim yumuşadı. “Evet ööyetmenim.” dedim. Böyle ciddi konuşmaya da ööyetmenim olmuyordu ama neyse. “Ööyetmenim, ben de seni sevmiyoyum. Söyle biy daha. Ben neyim?” Kadın kızardı kızardı, sonunda avazı çıktığı kadar bağırdı: “TERBİYESİZ TERBİYESİZ BACAKSIZ! BİR DE BENİ TAHRİK EDİYOR! OTUR BURADA DA AKLIN BAŞINA GELSİN.” Döndü diğerlerine de, “Gidin siz de oyununuzun başına!” diye bağırdı kaçırdı. Geçtim, ağır ağır yürüdüm. Beni hafif sürükledi hâliyle. Oturdum kahverengi yüzlü sert süngerden paspasa. Dizlerimi önümde kavuşturdum ellerimle. Duvarı izlemeye başladım. Epey geçti. Öğle yemeği vakti geldi. Önümden yemek odasına geçtiler. İçeriden salçalı makarnanın kokusu geliyordu. Hanife ablanın sesini duydum: “Hocam, Mehmet’e az yedirip geleyim.” diye. “Olmaz,” diye tersledi öğretmen. “Aklı başına gelsin.” Kapının kenarından eğilip baktı bana Hanife abla üzüntüyle. “Dıyama geyek yok abla.” dedim. “Ölmem koykma sen.” Başını salladı usul usul.
Ölmedim. Ama uyuyakaldım. Rüyamda mecbur Çelebi’yi bekleyecektim. Gelmedi. Uyanacağımı hissederken huzursuzlandım. Giderim diye blöf yapan biri gibi bak uyanıyorum ha, demiş bile olabilirim. Kabullen, demişti. Ama neyi kabullen? Kabullen de eziyet etsinler mi? Her boyda mücadeleyi mi? Ben ikincisini seçtim. Seçtim ve uyandım. Annemlerin beni almasına yaklaşmıştı vakit. O yüzden beni oyun odasına aldılar. Bu anın benzerlerini hatırlıyorum. Ama karşı çıkıp mola paspasına alındığımı hatırlamıyorum. Derken annemle babam geldi. Nesrin öğretmen sizinle biraz konuşalım, diye onları idare odasına aldı. Gergin gergin girdiler. Kapının önünde Hanife ablayla bekledim. İçeriden Nesrin öğretmenin taramalı gibi konuşma sesleri geliyordu. Oğlunuz…cidden sıkıntılı…boyundan büyük büyük hakaretler de etti…evet yemek yemeyi de reddetti...Bunu duyar duymaz kalktım hızla içeri girdim, “Yalan söylüyoy anne,” dedim. “Bana bugün yemeği kendisi yasakladı. Hanife abla yediymek istedi, ona da izin veymedi.” Susturmaya çalıştı beni, çocuk işte yine hayal dünyasında gibi laflar geveledi. Hanife abla girdi içeri: “Doğru söylüyor çocuk.” dedi. “Arkadaşlarıyla kavga edince ceza verdi.” Nesrin öğretmen bakışıyla yedi Hanife ablayı. “Aferin abla.” dedim içimden. İlk kez onu böyle görüyordum. Annem kızdı: “Aç bırakarak ceza mı verilir hocam? Diğerlerine ne ceza verdiniz peki?” dedi. “Hiç.” dedim. “O sadece benden nefyet ediyoy anne.” “Nefret mi?” diye ufak bir kahkaha attı öğretmen. “Onu da nereden öğrendin Mehmetçiğim?” diye alayla ekledi. “Sizden ööyetmenim,” dedim. “Her gün yüzünüzü izleyeyek öğyendim.” “Bak sen bastıbacağa.” dedi gülümsemeye çalışarak. Annem, “Çocukla tartışmayı kesin hocam.” dedi. “Mahcup olacağınıza üsteliyorsunuz bir de.” Tartışmaya başladılar. Sesleri yükseldi. Oyun odasından arkadaşlarım çıktılar, çocuğunu almaya gelen veliler durup izlediler. Kimisi çocuğunu aldı gitti hızla. Bir Allah’ın kulu da bu ne tartışması demedi. Baktım, biri kolumdan tutmuş beni uzaklaştırıyor oradan. Hanife abla. Oyun odası boşalmıştı. Tahta at da boştaydı. “Burada oyna sen.” dedi. “Konuşmaları bitince alırlar buradan seni.” Tam çıkıyordu koşup sarıldım. “Seni işten attıyıy o.” dedim. “Toypili çokmuş.” Güldü usulca, “Attırsın.” dedi. “Bizim torpilimiz de Allah’tan. Üzülme sen. İyi ettim oh. İlk kez ses ettim. Ama hep ederim artık. Oyna hadi.” Beni elleriyle tahta ata bindirdi. Kapıyı kapattı çıkarken. Sesler benden uzaklaştı. Ben tahta atıma atladım. Hızlandım hızlandım hızlandım.
İçimde otuz yaşım, dışımda beş yaşım, altımda tahta atım. Ovalar aştım. Rüzgâr, lepiska saçlarımı havalandırdı. Sesleri duymaz oldum. Dörtnala atım ve ben. Baktım yanımda biri de atıyla koşturuyor. Evliya Çelebi Bey. Sarığının uçları rüzgârda bir o yana bir bu yana savruluyor. Rüzgârın uğultusu da olduğuna göre başlayabilirdik konuşmaya: “Ben bu yaşımda yapacağımı yaptım. Diğerlerine geçsem mi artık?” Güldü: “Talebelerin senden tarih beklemez mi?” dedi. “Sen yokken beni uydurukçu herifin teki olarak anlatıyorlar hem.” “Kimmiş o?” dedim. “Haşa. Haşa. Tamam. Hadi dua buyur da madem, yaşıma döneyim. Annem zaten adaleti sağlamıştır çoktan.” “Allah diyecektin herhalde.” dedi. “Adaleti Allah sağlar.” Gülümsedim. “Doğru,” dedim. “Allah. Dua et hadi.” Tam ellerini kaldırmış başlıyordu ki, evet atını eller serbest moduna almıştı, “Dur,” dedim “Çelebi dur. Şu bizim Memâlik-i Osmaniye’yi dolaşma fikrini yeniden gözden geçirsen. Hazır ellerini açmışken dua kılsan?” Muzır muzır baktı bana. Ellerini kaldırdı, duasını dinleyeceğim sırada rüzgâr uğultusunu çoğalttı. Ne dedi duyamadım. Sonra elini yüzüne çaldı keh keh gülerek. “Ee,” dedim. “Dua ettin mi etmedin mi?” “Ettim, dua etmeyen Müslüman mı olur?” diye cevapladı. Atım yavaşladı yavaşladı. Çelebi’nin atı hızlandıkça hızlandı. Bastı gitti sonra. Yakalayamadım. Duasını yaşadıkça öğreneceğimi anladım.