Pastel Yangın

Saliha Çolak

Çalıştığı ilçe merkeze yakın olmasına rağmen pek işlek olmayan bir konuma sahipti. az nüfuslu bu ilçede pek de farklı özelliklere sahip olmayan insanlar yaşardı. Gün sabahın yedisinde başlar, işlek caddelerden teker teker bazen de birkaç tanesi aynı anda büyük bir gürültü koparan kepenk sesleri gelir, memurlar ve işçiler işlerine giderlerdi. Seyyar simitçiler yerlerini alır, fırınlardan taşan taze ekmek kokusu apartman dairelerine sızardı. Öğleye doğru caddeler kalabalıklaşır sesler yükselir, yaşam emaresi taşıyan insan konuşmaları sokakları kaplardı. Fakat akşam beşten sonra işçiler de memurlar da evlerine döndüklerinde, okulun son ziliyle büyük bir sevinç narası atıp eve koşan çocukların sokaklardan sesleri kesilince dükkanlar birer birer kapatılır, simitçi son simitleri bazen hayrına dağıtırdı ve gün bitmeye hazırlanırdı. Bu küçük ilçenin tek olayı buydu.

Suzan pek de istemeyerek okuduğu bölümden mezun olduğunda babasının yardımı ile yaşadığı şehirde bir süre staj yapmış ve şehrin bu küçük ilçesine, insanlarının pek de kitapla haşır neşir olduğunu zannetmediği bu ilçeye atanmış, ilçenin küçüklüğüne nazaran meydanına yapılmış büyük kütüphanesinin arşivinde çalışmaya başlamıştı. İlk başlarda iki saat yol yapıp şehir merkezindeki evinden gidip gelse de kış aylarında yüksekte kalan ilçenin yolları sorun çıkartınca ilçede küçük bir ev tutmuştu. Sabah evine çok da uzak olmayan kütüphanesine gider, insanlarla pek fazla iletişim kurmayı tercih etmeden evine dönerdi. Günlerini böyle geçirir, hayatın verdiklerine odaklanır, ondan aldıklarını aklına getirmemeye çalışır, yaşar giderdi.

Sıradan hayatına bazı günler tetiklenen atağı eşlik edince kendini sağlık ocağına zar zor atar, bazen de bir arkadaşının yardımı ile hastaneye varır kendine gelene kadar müşahede altında kalırdı. Anne ve babası kızlarıyla pek de derinleşemedikleri iletişimlerine rağmen hastaneye koşarlardı. Fakat bazı zamanlar Suzan ailesine bildirmez, atağın etkisi geçince bir artı bir evinin yolunu tutardı.

İlçede akşamları biten günlerin oldukça kısa olduğu kış aylarından birinde Suzan sabah her zaman takındığı o ifadesiz suratını esen rüzgâra siper ederek işe gidiyordu. Karne tatili bitmiş ve anne babalar çocuklarını evde kafa dinleyecek olmanın neşesiyle okula bırakıyorlardı. Çünkü evden gürültüyü eksik etmeyen çocukların biraz olsun okula gitmeleri ebeveynler için dinlenme sebebiydi.

Griye çalan bulutlar karla karışık yağmuru dünyaya serpmeye başlayınca Suzan adımlarını hızlandırdı. Tam o sırada çocuğuyla karşı kaldırımdan gelen anneyi göremeyip ikisinin arasına daldı. Çocuğunun elini tutmuş olan anne kaldırımdan yola savruldu fakat düşmedi. Çocuğun ise kendinden büyük olan çantası kollarından kaydı ve açık kalmış fermuarından tek tük boyalar dökülmeye başladı. Suzan tüm hata kendisindeymişçesine büyük bir mahcubiyetle kaldırıma savrulan anneyi tutup çekti ve aceleyle yere dökülen kuru ve pastel boyaları toplamaya çalıştı. Tüm bunları yaparken bir yandan da özürler savuruyor sabahları bir türlü ayılamadığını anlatıyor bu nedenle önünü göremediğini söylüyordu. Zaten kötü niyeti olmayan anne ve çocuk da yerdeki boyaları topladılar ve iki taraf son kez özürler savurarak yollarına gittiler. Suzan sokağı dönüp de kütüphaneye çok yaklaştığı esnada biraz önce topladığı boyalar yüzünden elinin rengarenk olduğunu gördü. Çeşit çeşit pastel boya hiç de fark etmediği bir şekilde avucunun içini ve parmak uçlarını boyamıştı. Suzan küçük bir tebessüm etti fakat o anda zihninin ücralarından bir anı beyninde şimşek etkisi yarattı. Zihni çok küçük olduğu, yedi ve sekiz yaşlarını geçirdiği o kasabaya, ardından anasınıfına gitti. Öğretmeninin ilkokulun yanına binbir zahmetlere katlanıp açtırdığı anasınıfına. “Çocuklara okul öncesi eğitim şart!” demişti. Suzan pastel boyalarla annesine gösterip takdir toplamayı hayal ettiği bir resim çiziyordu. Evin rengini yeşil yapmış ardından çimleri de yeşil boyayacağı ve renklerin birbirine karışacağını fark edip üzülmüştü. Pastel boyayı kokluyor ve bu koku hoşuna gidiyordu.

Suzan elini kokluyordu, sokağın ortasında donakalmış bir vaziyette elindeki kokuda geçmişe dair bir iz arıyordu. Gözleri kararıyor ve başı dönmeye başlıyor, omuzları bükülüyor, ellerinden ve ayaklarından sinirlerinden boşalıyor, sabah ışıklarının vurduğu sokağı terk edip bir karanlığa yuvarlanıyordu. Karanlık birden alevlendi. Suzan elindeki pastel boyayı patlamanın etkisiyle fırlattı. Camdan dışarı baktığında kızıl bulutlardan çıkan şimşeklerin onu yakalamaya geldiğini görüyordu. Öğrenciler koşuyor, annelerine, öğretmenlerine sesleniyor, öğretmen de sesleniyor, kime seslendiği bilinmiyordu. Öğretmenini göremiyordu, sonrasında bir alev sınıfın kapısını sarıyor, Suzan alevlerin sınıfa uzanan ellerini görüyor, pastel boyalar yere saçılıyor, alevlerin elleri kapıyı kapatıyor ve yemyeşil olan resimi tutmaya çalışıyor, resim kül oluyordu. Suzan kapıya atılan tekme seslerini işitiyor, camdan bakıp bulunduğu ikinci kattan atlasa canının acıyıp acımayacağını bilemiyor, sınıfta yalnızca nasıl kendisinin olduğunu düşünüyor, annesine sesleniyor, arkadaşlarına sesleniyor, cevap alamıyordu. Alevlerin kırmızı elleri Suzan’ı yakalamak için yaklaşıyor, dumanlar etrafı sarıyor, Suzan öğrendiği ilahiyi dua niyetine okuyor, dumanlar kararıyor, karardıkça yaklaşıyor, neredeyse Suzan’ı tutacak ve alevler onu yutacak hale geliyor, sesler kesiliyor, Suzan yardım isteyemiyor artık boğazı acıdı. Dumanlar boğazında biçilmiş hissi yaratıyor, Suzan düşüyor, en arkadaki sıranın dibine düşüyor, kaldırımın kenarında tutunduğu sokak lambasının dibine düşüyor, gözünü açıyor ve kaldırımı görüyor, tekrar kapatıp açıyor ve alevleri görüyor, “yardım edin, öğretmenim neredesiniz?” diye bağırıyor, fırıncı duyuyor, öğretmeni duymuyor, son kez alevlerin arasından kapıya yanaşmak için kalkıyor, kapının arkasında büyük bir cehennem var sanıyor, doğruluyor, bir alev ellerini uzatıyor, bağırıyor, sesi çıkmıyor, avazı çıktığı kadar bağırmasına rağmen sesini duyamıyor, her yer karıncalanıyor ve Suzan sınıfa yığılıyor, kaldırıma düşüyordu.

Fırıncı elindeki küreği bırakıp koşarak Suzan’ın başına geldi. Ardından sokaktan geçen insanlar birer birer neler olduğunu görmek için toplandı. İçlerinden bir kadın Suzan’ın yanağına hafifçe vuruyor, uyanmasını söylüyordu. Suzan’ın kendini sıktığını fark edince vurmalarını sıklaştırdı ve şiddetini arttırdı. “Hanımefendi uyanın, hanımefendi açın gözlerinizi, uyanın, hanımefendi, yardım çağırın ambulansı arayın, suyu olan var mı veyahut kolonya? Hanımefendi? Beni duyuyor musunuz?”

Suzan alevlerin içinden kendine gelen “Uyan!” çağrısına direniyordu. Burnunu yakan limonumsu bir koku anasınıfının ateş topuna dönüşmüş ortamıyla bağdaşmadı ve Suzan kendini sıkmayı bıraktı.

Gözlerini açtı. Bu sefer tam anlamıyla sokağa bakıyor, meraklı gözlerle kendine bakan insanlara tuhaf bakışlar atıyordu. Sonra birden atak geçirdiğini fark edip doğruldu. İyi olup olmadığını kontrol eden soruları bertaraf etti, büyük bir mahcubiyetle, kendisinin en savunmasız noktasının onu bir kaldırımda bulmuş olmasına üzülerek ve utanarak iyi olduğunu, ambulans çağrılmamasını, kendisinin gidebileceğini, yardıma ihtiyacı olmadığını belirtip başı öne eğik ve adımları hızlı bir şekilde oradan uzaklaştı.

Kütüphaneye girip kimseyle karşılaşmamayı umarak arşivde kendisine verilen odaya gitti. Bir bardak su içip sokağı gören camdan bakmaya başladı. Az önce yığılıp kaldığı kaldırımı görüyordu. İlaçlarını düzenli içmediğini fark etti. Uzun zamandır yoklamayan bu atağın bugün bir anda gelmesinin başka sebebi olamazdı. En azından hastaneye gitmeden ve ailesi durumu öğrenmeden toparlanabildiği için mutluydu. Demekki ilaçlar biraz olsun etki etmişti ve artık hastanelik olmuyordu diye düşündü. Bugün yaşadığı rezilliğin hiç yaşanmamış olması için ilaçları aksatmaması gerektiğini fakat bunu yapmadığını aklına getirdikçe kendini ezik ve çaresiz hissediyor, düştüğü karamsarlıktan kendini alamıyordu.

Pencereye iyice yöneldi ve dışarıyı izlemeye başladı. Aslında izlemek istediği şey yol değil geçmişiydi. Anasınıfı yangınını, kaybettiği öğretmeni ve üç arkadaşını düşünmek istiyordu. Ardından bunun az önce kendisine atak yaşattığını düşünüp aklındakileri yok etti. Bir çıkmazın içinde olduğunu hissetti. Düşünmezse, geçmişe gidemezse iyileşemezdi fakat geçmişe gittikçe ateşlerin etrafını nasıl sardığını da çok iyi biliyordu. Dayandığı pencere pervazının sanki içindeki yükleri taşıyamadığı, kırılıp düşeceğini düşündü. Bir uçurumun kıyısındaydı. Atlayamazdı fakat geri de dönemezdi. Yerinde saymak da yetmezdi. Başını göğe kaldırdı. Gri bulutların arasından sıyrılan küçük bir sabah güneşinin penceresini bulmasını izledi. Onca sene ilaçların aslında fayda etmemiş olma ihtimalini düşündü. Fayda etmiş olsaydı küçük bir kaçamakta atağın tekrarlamaması gerekirdi. İlaçtan almak istediği faydanın bu olmadığına emindi. Ne yapacağını bilmiyordu ancak ilaçların faydasızlığı yüzünden tekrar ilaç kullanmayacağına emindi.

Düşüncelerini bir kenara saklayıp birkaç saat odasında olmamasının fark edilmeyeceğini düşünerek kendini dışarı attı. İlçeden biraz uzaklaşmak, doğanın sesini dinlemek istiyordu. Her ihtimale karşı kütüphanede kendine en yakın hissettiği arkadaşına canlı konum attı fakat neden attığının sorulmasına cevap aramak istemediği için bildirimleri sessize aldı. Yarım saatlik yürüyüşün ardından ilçe merkezinden uzaklaşmıştı ve kırsala uzanan patika yola saptı. Bu yollara daha önce gelmiş değildi ve nereye gittiğini de bilmiyordu. İçinden sürekli tekrarladığı şey artık bir son vermesi gerektiği idi. Uzun zamandır uğramayan atakların bir anda onu yakalaması oldukça canını sıkmıştı. Geçmişe dönmek istemek ve aynı zamanda dönmekten korkmak Suzan’ı iki yakasından yakalamıştı. Bilinmezliği de yüklenip bir bilinmezliğe gidiyordu. Hafif hafif yağan yağmur üşütmesin diye kabanına iyice sokuldu. Üşümeye başlayınca bir müddet yola bakmadan yalnızca ayaklarını izleyerek büzüşmüş bir halde yola devam etti. Bu esnada belki de ihtiyacı olan tek şeyin kimseciklerin olmadığı bir dağın tepesinde avazı çıktığı kadar bağırmak olabileceğini düşündü.

Bir süre yürüdükten sonra uzun süredir etrafına bakmıyor olmanın farkındalığıyla başını kaldırdı. Karşısında yeşil renkli bir ev vardı ve yemyeşil çimenlerin arasından parlıyordu. Çizdiği resmi adeta karşısında görüyordu. Gerçekten böyle bir ev var mı ya da bu da zihninin bir oyunu mu bilemedi. İçinde bulunduğu ortam, karşısındaki ev, çimenler bir anda bir kağıt parçasına hapsoldu. Başı dönmeye başladı. “Hayır şimdi olmasın, şimdi gelmesin!” Elleri ve ayakları uyuşmaya başladı, gözleri karardı ve dayanamayıp dizlerinin üstüne çöktü. Küçük Suzan anasınıfında mutlu halde resmini çiziyordu. Resimdeki yeşil ev yanmaya başladı. Kağıttan duman kokuları yükseliyordu. Anasınıfının kapısı kapandı. Herkes kapının ardında, Suzan içeride kaldı. Onu yakalamaya çalışan ateşten kaçmaya çalıştı. Anasınıfının camından baktı. Yeşil ev karşısındaydı, yanmamıştı. Camı açtı ve yeşil eve varmayı hayal ederek kendini aşağı bıraktı.