Yaşamak zor mu? Bilmiyorum. Zor demek, yalnızca zihnimde yaşamakla eşleşince daha da zorlanıyorum. Bu yüzden durup bunları düşünmemem gerekiyor. Fakat, durup düşünecek o kadar çok vaktim var ki… İster istemez sürekli böyle şeyler düşünürken buluyorum kendimi.
Şu sadece beton çerçevesi kalmış pencereden bakıyorum dünyaya. Benim dünyam bu kadar. Gerçek dünya ise bir çok pencereye sahip. Diğerlerinden bakıyor olmayı isterdim. Bir perdenin ardı olsun isterdim. Benim tek perdem göz kapaklarım. Burada her şey gitgide kötüleşmiyor. Kötüleşmenin daha farklı nasıl ilerleyebileceğini bilmiyorum. Gelinecek en uç noktada burası ve o noktada debeleniyor hayat. Sabahları herhangi bir ses duymadan uyanmak hayal ama ben her şeye rağmen o pencereden bakıyorum uyanır uyanmaz. Bazen korku, bazen endişe, bazen hüzünle. Ellerimi o kırılmış betona dayıyorum. Etraf distopik bir dizi sahnesi gibi gri. Molozların ve ölümlerin kokusu dans ediyor etrafta. Yıkıntılar arasında kıpraşan hayatlar görüyorum. Sahi kaç ölüm gördüm bunu bile bilmiyorum. Birini kaybedince üzülmüyorum bile.
Savaş başlayalı çok oldu. Yazları en rahat olduğum zamanlar. Baharları soğuk oluyor, kışları ise tarif etmek gerçekten çok zor. Yanımda sadece oğlum var. Eşimin geçen kış yakacak bir şeyler bulmaya gittiğinde eve dönerken olduğu yere füze düşmüştü ve onu böyle kaybettim. Ve evet gözlerim bunları da gördü. Çocuğum daha beş yaşında. Diğer çocuklarımı ilk bombalamalarda kaybettim. Büyük bir gümbürtü koptu yine. Oğlum koşarak kucağıma atladı. Onu göğsüme bastırıp bir köşeye sindim. Binalar yerinden çıkıp geri oturuyor sanki. Etraf toz bulutlarıyla doluyor. Zaten yıkılmış perişan olmuş binalar daha da yıkılıyor. Kenarları açılmış sadece üzeri kapalı olan yerlere insanlar ev diye sığınıyor, tanımlarımız bile değişti. Savaş alanında yeni sözlükler oluşturuluyor. Yeni kurallar diziliyor hayatta kalmak için.
Benim ailemden oğlum dışında kimse kalmadı. Alt katımda bir aile, üst katımda birkaç genç kalıyor. Bazen gençler uzaklara gidip dağıtılan yemeklerden alıp bizlere getiriyor. Bu ne zamana kadar devam edecek bilmiyorum. Oğlum pencereden bakmak istiyor. Onu kucağıma alıp cam olmayan yere yaklaştırıyorum. “Bakma,” demek istiyorum, “dünya böyle bir yer değil,” demek istiyorum. Ama yalan söylemekten yoruldum. O da görüyor zaten. Griyi, dumanı, yıkıntıları… Sadece isimlerini bilmiyor henüz. Bir siren uzaktan duyuluyor, sonra aniden kesiliyor. Oğlumun ürkek ve soğuk elinden tutarak pencereye doğru götürüyorum. Uzaklarda yıkılan binaların enkazından çıkan dumanları izliyoruz. Son zamanlarda düzenli olarak yaptığımız bir şey bu. Dumanlardan oluşan bulutları bir şeylere benzetiyoruz onunla. Oğlumun benzeteceği şeyler çok kısıtlı çünkü çoğu şeyin ne olduğunu bilmiyor. Savaşın içinde büyüdüğü için. Oyunu bitirince onu minderin üzerine koyup ateş yakmak için odun alıyorum. Kovanın içine odunları koyuyorum ve bir şarkı mırıldanarak oğluma oyunlar yapıyorum. Elimdeki çıranın tutuşmasını oyna dahil ediyorum. Ateşin üzerine elimi koyup çatı yapıyorum sönmesin diye. Oğlum parmağıyla göstererek “anne, evimiz.” diyor ateşe. Elimi sahiden çatı sanıyor.
Ateşi harladıktan sonra eğilip bükülmüş tavayı alıyorum içine biraz yağ döküp patates kızartıyorum. Oğlumla yemeyi sevdiğimiz en güzel şey. Elime kaşığı alıyorum arada karıştırıyorum. “Bak oğlum, yağın baloncuklarına,” diyorum. “Hepsi küçük birer balon gibi.” Gülüyor. Saymaya çalışıyor ama her seferinde şaşırıyor. Baloncuklar durmuyor, patlayıp yok oluyorlar. Patatesler sararıp çatırdamaya başladığında odanın içi sıcak bir kokuyla doluyor. Bu koku, bir anlığına dışarıdaki dumanı bastırıyor. İkimiz de susuyoruz. Sanki sessiz kalırsak ateş sönmeyecek, evimiz dağılmayacak ve dünya biraz daha yerinde duracak gibi. Patatesler kızarınca çıkarıyorum. Oğlumun yanına oturup beraber yiyoruz.
Sesler kesildi uzun süredir hiç ses çıkmıyor. Derken bir rüzgar sesi geliyor ve ardından büyük bir gümbürtü hemen oğlumu kucağıma bastırıp üstümüzü örtüyorum. Hava karanlık olunca büyük bir ışık patlaması gibi görünüyor. Oğlum “Anne, yine mi?” diya serzenirken “Yok oğlum bak bu havai fişek.” diye onu kandırmaya çalışıyorum. Kafasını kaldırıp pencereden gökyüzüne bakmasını sağlıyorum. Gözbebeklerini izliyorum. O ışıkların gözlerinde parıldayışını. Aşağıdan bi ses geliyor o an. Tıkırtılar duyuluyor. Alt katta kalan ailenin kızı bana doğru geliyor görüyorum. Buyur ediyorum. O da heyecanla babasının kötüleştiğini söyleyip beni çağırıyor. Hemen yanlarına iniyorum.
Adam dumandan etkilenmiş, nefesi hırıltılı, gözleri yanıyor belli. Hemen bir bez parçasını suya batırıp sıkıyorum, ağzına ve burnuna tutuyorum. “Yavaş, yavaş nefesini buna ver.” Sırtını sıvazlıyorum, dumanı çıkarmak ister gibi. Bir yudum su içirip, öksürüğü hafifleyince başını yere uzatıyorum. Kızı başında bekliyor, korkuyla. “Geçecek,” diyorum ona, daha çok kendime söyler gibi. Burada iyileşmek de beklemekle oluyor. Seslerin kesilmesini, dumanın dağılmasını, kalbin sakinleşmesini bekleyerek. İhtiyar annesinin gözleri yaşlı bana bakıyor. “Kızım, Allah razı olsun. Benim gücüm yetmiyor artık. Böyle olacak bilmiyorum. Sıramızı bekler olduk.” diyor. Tam öyle deme teyze diyecek oluyorum bir yalanı daha kaldıramayacağımı farkedip. Başımı hafifçe eğerek sarılıyorum. “Sen imanı güçlü birisin teyzecim. Burası gelir geçer. Büyük bir imtihan ama sabırla çıkacağız inşallah.” diyorum fakat bu dediğim de yalan gibi geliyor. Teyzeye sarılırken gözüm takılıyor. Duvara yaslanmış eski bir yatak, üzerinde yamalı bir battaniye. Köşede içi is kaplı bir soba kovası, yanında çatlamış bir bardak. Tavandan sarkan tek kırıl ampul. Her şey gölgeli, her şey yorgun. Bir sandığın üstünde dizilmiş birkaç ekmek kırıntısı, bir de çerçevesiz, solmuş bir fotoğraf. O fotoğrafta başka bir hayat var sanki. Burada olmayan, buraya hiç uğramamış bir hayat.
Oğlumu tekrar yatırıyorum yatağına üzerini örtüyorum. Oğlum uykuya dalınca pencerenin önüne tekrar geliyorum. Beton çerçeveye dokunuyorum. Parmaklarımın arasından toz dökülüyor. İçimden bir ses, hâlâ hayatta olduğumu fısıldıyor. Belki de yaşamak dediğimiz şey, tam olarak bu. Yıkıntıların arasında nefes almaya devam etmek. Her şeye rağmen, sabah olursa yine o pencereden bakmak. Buradan bakınca hatırlıyorum. Eskiden de böyle izlerdim pencereden dışarıyı. Karşı apartmanların ışıkları yanardı. Komşular birbirine seslenirdi. Evlerden televizyon ekranları yansırdı. Çocuk sesleriyle süslenirdi sokaklar. Ekmek almaya gönderilen çocuklar o ekmekleri tırtıklıya tırtıklıya koştururlardı sokaklarda. Bisiklete binenler, ip atlayan, evcilik oynayan saçları örgülü kızlar. Masal gibi geliyor bunları düşününce. Yüzümde bir tebessüm oluyor. Şu ansa bu sokakları aydınlatan tek şey füzelerin ışıkları. Büyük patlamaların yaydığı ateşlerin ışıkları. Ezan sesleriyle uyanırdık eskiden. Şimdi yine sağ olsun üstteki çocuklar namaz vakitlerinde kısık sesle de olsa okuyorlar. O bizi bağlıyor direnmeye. İnsan diyorum inanmasa yaşamak istemez dünyada.
Orada öylece uyuyakalmışım. Uyandığımda yüzüme ellerime beton iz yapmış. Ayağa kalkıp elimi eteğimi çırpıyorum. Oğlumun yanına gidip bir öpücük konduruyorum yanağına. Üzerimi giyip bez çantayı hazırlıyorum. Bugün yakacak toplamak için çıkmamız gerekiyor. Ben hazırlanırken oğlum uyanıyor yatakta elleriyle gözlerini ovuşturarak “Anne beni de götürecek misin?” diyor. Aslında onu alt komşuya bırakmayı düşünüyordum fakat öyle masum bakıyor ki: “Evet bugün birlikte toplayalım.” diyorum. Onun da üzerini giydiriyorum. Birlikte aşağı doğru iniyoruz merdivenlerden. Merdivenler inşaat hali gibi. Üzerlerinde taşlar kırılmış, toz toprak ne ararsan var. Oğlumu bazı yerlerde ellerinden tutarak zıplatıyorum. Bazen kucağıma alıyorum ve sonunda sokağa iniyoruz. Bir zamanlar bu sokakta bir market vardı. Camında sararmış afişler, önünde sabahları dizilen kasalar… Şimdi sadece bir tabelanın yarısı asılı. İçerisinde hiçbir şey kalmadı molozlar dışında. Kırık tabela rüzgâr estiğinde sallanıyor, gıcırdıyor. Sanki hâlâ açıkmış gibi. Yan binanın merdiven boşluğunda bir ayakkabı duruyor, tek başına. Kimin ayağından çıkıp kaldığını bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Hâlâ birilerinin parçalarının buralarda olduğunu da biliyorum. Koca bir enkaz değil bu şehir koca bir mezarlık gibi.
Oğlum etrafı izleyerek: “Anne, ben seni korurum. Ben büyüdüm.” diyor tatlı tatlı bakan gözleriyle. “Tabii ki canım. Sen yanımda olunca ben hiç korkmuyorum.” diyorum. Etrafta odun ya da yakabileceğimiz şeyler buldukça çantaya atıyoruz. Ona da oyun gibi oluyor. Ne bulsa “Anne, bu olur mu?” diye gösteriyor bana. Çanta baya dolunca çok uzaklaşmayalım diyerek elinden tutuyorum oğlumun ve dönüş yoluna geçiyoruz. Oğlum bir anda bacağıma yapışıyor. Noldu diye soruyorum ve bana arkayı gösteriyor. O esnada uzaktan geçen tankları görüyorum hemen hızlıca koşmaya çalışırken karşımdaki sokağın kesiminde de farklı bir tank görüyorum ve üzerinde bir asker bizi hedef almış şekilde. O an ne yapacağımı bilemeyerek oğlumu kucağıma bastırıp kenara kaçmaya çalışıyorum. Fakat merminin havadaki sesi de kulaklarıma yapışıyor ve bir şeyler fısıldıyor sanki. Bu son saniyelerim anlıyorum. Oğlumun başını kaldırıp gözlerine bakıyorum gözlerinde yine o yansıyan ışıltılar. Derken sırtımdan bir sıcaklıkla ikimiz de yere yığılıyoruz. Kolum uzanmış oğlumun gözleri açık bana bakıyor. Yaşamak zor mu sahiden bilmiyorum.