1. Bölüm: Görev Emri (Brifing)
Abim bilgisayarın başında kulaklıklarını takıp o tuhaf İngilizce kelimeleri bağırdığında, odanın havası hep değişir. Perdeleri kapatır, ışığı söndürür. "Sessiz ol ufaklık," der bana, "şu an çok kritik bir operasyondayız." İşte o zaman anlarım; dünya artık bizim salon değil, tehlikeli bir haritadır.
Bugün anaokulunun kapısından girdiğimde de tam olarak böyle hissettim. Havada ağır bir oyun hamuru kokusu vardı ama benim burnuma sanki bir "görev kokusu" geliyordu.
Merve Öğretmen, yani bizim Başkomutanımız, sınıfın ortasında duruyordu. Kelebekler Sınıfı olarak biz, halının üzerinde bağdaş kurmuş bekliyorduk. Hemen karşımızdaki kapının eşiğinde ise Çiçekler Sınıfı göründü. Onlar her zamanki gibi değillerdi; sanki üzerlerindeki pembe ve mavi önlükler birer zırhtı. Göz göze geldiğimde, karşı taraftaki Mert’in burnunu karıştırdığını gördüm. Abim olsa buna "Düşman birimi dikkati dağıtıyor, mevziyi koru!" derdi.
Merve Öğretmen ellerini çırptı. Bu, dikkat kesilmemiz için verilen ilk işaretti.
"Çocuklar," dedi sesi çok ciddi geliyordu. "Bugün büyük bir gün. İki sınıf arasında bir Sandalye Kapmaca Turnuvası yapacağız. Kazanan sınıf, hafta sonu o büyük AVM’ye gidecek. Oradaki Fungu Bandı’nda tam iki tane film izleyecek ve sonra..."
Nefesimi tuttum. Kalbim, abimin oyunundaki o kırmızı ekran gibi küt küt atmaya başladı.
"...sonra da kocaman birer hamburger yiyeceksiniz!"
Sınıfta bir alkış koptu ama ben ellerimi çırpmadım. Sadece yutkundum. Hamburger... İçinde o erimiş sarı peynir olan köfte dağı... Fungu Bandı’ndaki o devasa ekranlar... Bu sıradan bir oyun değildi. Bu bir hayatta kalma mücadelesiydi.
Başımı yan tarafa çevirip sandalyelere baktım. Sınıfın ortasına dizilmiş, sırt sırta vermiş tahta siperler... Birazdan müzik başlayacaktı. Müzik başladığında o sandalyeler artık oturulacak bir eşya değil, ele geçirilmesi gereken stratejik bölgeler olacaktı.
Avuçlarımın içi terlemeye başladı. Pantolonuma sürdüm. Abimin oyunundaki o telsiz sesini duyar gibi oldum: "Asker, hazır mısın?"
İçimden cevap verdim: "Hazırım abi. Kelebekler Sınıfı geri çekilmeyecek."
Merve Öğretmen teybin yanına doğru yürüdü. Parmağı "Oynat" düğmesinin üzerindeydi. Sınıf bir anda sessizleşti. Sadece duvardaki saatin "tık tık" sesini duyuyordum. Karşıdaki Çiçekler Sınıfı askerlerine baktım. Onlar da hazırdı.
Sonra o ses geldi: Müzik başladı. Operasyon başlamıştı.
2. Bölüm: Cephe Hattına İntisap
Müzik, odanın içine bir bomba gibi düştü. Ama bu, abimin oyunlarındaki o gürültülü patlamalardan değildi. Neşeli, hızlı ve insanın yerinde durmasını zorlaştıran bir çocuk şarkısıydı. Ama benim kulaklarımda bu ses, sanki bir "saldırı emri" gibi yankılanıyordu.
Merve Öğretmen, "Hadi bakalım çocuklar, daire olalım!" diye bağırdı.
Ayağa kalktım. Dizlerim biraz titriyordu ama abimin dediği gibi: "Korku iyidir asker, seni uyanık tutar." Sıraya girdim. Önümde Kelebekler Sınıfı’ndan Selin vardı, arkamda ise Çiçekler Sınıfı’ndan o iri yarı çocuk, Berke. Berke, bir dev gibi tepemde dikiliyordu. Onun her adımı, sanki yerdeki renkli halıyı titretiyordu.
Sandalyelerin etrafında dönmeye başladık. Gözlerimi o tahta siperlerden ayırmıyordum. Sandalyeler, sınıfın ortasında birbirine yaslanmış, bizi bekleyen kale burçları gibiydi. Kırmızı, sarı, mavi... Hepsi birer güvenli bölgeydi. Eğer müzik durduğunda birine oturamazsan, açıkta kalırdın. Açıkta kalmak ise oyun dışı kalmak demekti. Yani hamburger yoktu, sinema yoktu, zafer yoktu.
"Dönün, dönün, dönün!" diyordu Merve Öğretmen alkış tutarak.
Halıdaki her adımım bir stratejiydi. Ayakkabılarımın cırt cırtları bile gerginlikten daha sıkı geliyordu gözüme. Müziğin ritmine uymaya çalışıyordum ama zihnim çoktan operasyonun içine dalmıştı. Sol tarafımdaki pencerelerden sızan güneş ışığı, sanki düşman hattını gözetlememizi engelleyen birer projektördü.
Birden müziğin ritmi değişir gibi oldu. Kalbim boğazımda atmaya başladı. Abimin oyunundaki o "aranıyor" yıldızları gibi kafamın içinde ışıklar yanıp sönüyordu. Bir sandalyenin yanından geçerken elimi hafifçe sırtlığına sürdüm. Sertti. Güvenliydi. Ama henüz duramazdım. Müzik hala devam ediyordu.
Berke arkamdan "Çabuk yürü," diye fısıldadı. Beni yolumdan saptırmaya çalışıyordu, biliyordum. Bir psikolojik harp taktiğiydi bu. Cevap vermedim. Sadece önümdeki Selin’in atkuyruğuna baktım ve adımlarımı sabitledim.
Göz ucuyla Merve Öğretmen’in eline baktım. Parmağı teybin düğmesine yaklaşıyordu. İşte o an zaman yavaşladı. Havada uçuşan toz tanelerini bile görebiliyordum. Sınıftaki diğer çocukların gülüşmeleri uzaklaştı, yerini sadece benim hızlı nefes alışverişime bıraktı.
Siperler hemen yanımdaydı. Bir, iki, üç sandalye...
Ve tam o anda... Müzik kesildi.
Sessizlik sadece yarım saniye sürdü. Sonra o büyük hamle başladı. Herkes bir yere atılıyordu. Sanki gökyüzünden binlerce konfeti yağıyordu ve ben en büyük parçayı yakalamak zorundaydım.
Sağ ayağımı ileri attım, vücudumu en yakınındaki mavi sandalyeye doğru çevirdim. Bu benim siperimdi. Bu benim kurtuluşumdu.
3. Bölüm: Büyük Taarruz
Mavi sandalyenin soğuk tahtası pantolonumun arkasına değdiği an, derin bir nefes aldım. İlk saldırıdan sağ çıkmıştım. Etrafıma baktım; oda bir anda ana baba gününe dönmüştü. Kelebekler Sınıfı’ndan iki arkadaşım açıkta kalmıştı. Merve Öğretmen, "Üzülmeyin çocuklar, siz kenara, seyirci koltuklarına!" dediğinde, onların birer birer cepheden çekilişini izledim. Onlar artık "sivil" olmuşlardı. Biz ise içeride kalan son on kişiydik.
Merve Öğretmen orta yerden bir sandalyeyi daha çekti. "Siper sayısı azalıyor!" diye bağırdı içimdeki ses. Abim böyle durumlarda, "Alan daralıyor, mermini tasarruflu kullan," derdi. Benim mermim, bacaklarımdaki kuvvetti.
Müzik tekrar başladı. Bu sefer daha hızlı, daha kışkırtıcıydı.
Yine dönmeye başladık. Ama bu sefer mesafe daha uzundu. Sandalyeler azaldıkça aralarındaki boşluklar birer uçurum gibi büyüyordu. Her adımda "Ya tam oradayken müzik durursa?" diye düşünüyordum. Gözlerimi karşıdaki Çiçekler Sınıfı’nın en "tehlikeli" askeri olan Mert’e diktim. O da bana bakıyordu. İkimiz de biliyorduk: Bu sınıfta iki farklı ordu vardı ve sadece bir taraf o hamburger dağına tırmanacaktı.
Müzik hızlandı... hızlandı... Birden sustu!
Bir gürültü koptu. Selin’le aynı sandalyeye hamle yaptık. Omuz omuza geldik. Kalbim bir kuş gibi göğsümde çırpınıyordu. "Pardon Selin!" diye fısıldadım ama kalçamla sandalyenin kenarına tünemeyi başarmıştım. Selin ayakta kaldı. Merve Öğretmen yanımıza gelip, "Selinciğim, elendin tatlım," dediğinde içimde garip bir sızı hissettim. Selin benim arkadaşımdı ama burası savaş alanıydı. Üzülmeye vaktim yoktu.
Bir sandalye daha gitti. Bir çocuk daha elendi.
Üçüncü tur... dördüncü tur... Beşinci turda terim alnımdan süzülüp gözüme girdi. Silemedim. Eğer elimi yüzüme götürürsem, o saliseyi kaybedebilirdim. Ayaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. Odadaki diğer çocukların tezahüratları, sanki uzaktaki bir radyonun cızırtısı gibi geliyordu. Odaklandığım tek şey, o tahta bacaklı küçük kalelerdi.
Sonunda o an geldi.
Sınıfta sadece üç sandalye ve dört çocuk kalmıştı. Ben, Çiçekler Sınıfı’ndan Berke, bizim sınıftan Can ve yine karşı sınıftan o uzun boylu kız. Merve Öğretmen gülümseyerek teybe yaklaştı. "Çok az kaldınız, bakalım kimler finale gidecek?" dedi.
Abimin en sevdiği o bölümdeymişim gibi hissettim: Boss Fight. Yani bölüm sonu canavarı. Berke’ye baktım; ellerini yumruk yapmış, yaylanarak yürüyordu. Onu geçmem gerekiyordu. Kelebekler Sınıfı’nın onuru benim omuzlarımdaydı.
Müzik yeniden patladı. Bu son büyük taarruzdu. Ayaklarımın altındaki halı sanki kayıyordu ama ben düşmedim. Sandalyelerin etrafında dönerken her birine "Benim olacaksın" der gibi bakıyordum. Merve Öğretmen’in parmağı düğmeye dokundu...
4. Bölüm: Onurlu Geri Çekilme (Final)
Oda sessizleşti. Can elenmişti, uzun boylu kız da... Şimdi meydanda sadece iki asker kalmıştı: Ben ve Berke. Ortada ise tek bir sandalye duruyordu. Kırmızı, küçük, ama dünyanın en önemli kalesi gibi parlayan o son siper.
Merve Öğretmen teybin başında durdu. "İşte büyük final!" diye bağırdı. Sınıfın geri kalanı etrafımızda bir çember oluşturmuştu. Kelebekler Sınıfı benim ismimi bağırıyordu: "Ali! Ali! Ali!" Sesler kulaklarımda uğulduyordu. Abimin oyunlarında, ekranın köşesinde can barı azaldığında çıkan o kırmızı ışık gibi, her yer hafifçe kararmaya başladı. Sadece o kırmızı sandalyeyi ve Berke’nin kararlı yüzünü görüyordum.
Müzik başladı. Ama bu seferki çok hızlıydı.
Sandalyenin etrafında dönmeye başladık. Berke ile aramızda sadece yarım metre vardı. Adımlarımı sanki bir mayın tarlasındaymışım gibi dikkatli atıyordum. Göz ucuyla Berke’ye baktım. O benden daha büyüktü, bacakları daha uzundu. Ama benim içimde, abimin bana öğrettiği o "vazgeçmeme" ruhu vardı.
"Korkma asker," dedim içimden. "Sadece bir sandalye."
Ama o an o sadece bir sandalye değildi. O, hamburgerdi. O, Fungu Bandı’ndaki o devasa patlamış mısır kokusuydu. Kalbim o kadar sert atıyordu ki, tişörtümün hareket ettiğini görebiliyordum. Terden sırılsıklam olan avuçlarımı bir kez daha pantolonuma sürdüm.
Müzik aniden, hiç beklemediğim bir notasında bıçak gibi kesildi.
Sıçradım. Havada süzüldüğümü hissettim. Kalçamı sandalyenin köşesine değdirmek için tüm gücümle atıldım. Ama Berke daha yakındı. O koca gövdesiyle sandalyenin tam ortasına oturdu. Ben ise sadece sandalyenin kenarına çarpıp halının üzerine kaydım.
Sessizlik.
Dizim halıya sürtündüğü için biraz yanmıştı. Yerden başımı kaldırdığımda Berke’nin zaferle ellerini havaya kaldırdığını gördüm. Çiçekler Sınıfı çığlık çığlığa kutlama yapıyordu. Hamburger gitmişti. Sinema gitmişti. Kaybetmiştim.
Merve Öğretmen yanıma geldi, elini omzuma koydu. "Harikaydın Ali, ikinci oldun! Çok yaklaştın tatlım," dedi.
Yavaşça ayağa kalktım. Üstümdeki hayali tozları silkeledim. Önce içimde büyük bir boşluk hissettim, hani oyunlarda "Game Over" yazısı çıkar ya, tam öyle bir şey. Ama sonra bir şey fark ettim. Elenip kenara giden arkadaşlarım yanıma koşuyordu.
"Ali, acayip hızlıydın!" dedi Can. "Neredeyse kapıyordun!" dedi Selin hayranlıkla.
O an, dizimin acısını hissetmemeye başladım. Korkmuştum, kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu, karşımda dev gibi bir rakip vardı ama ben kaçmamıştım. Son ana kadar, o son siper için mücadele etmiştim.
Merve Öğretmen, Berke'ye madalyasını takarken ben de dik durdum. Omuzlarımı geriye attım, tıpkı abimin zor bir bölümü geçtikten sonra yaptığı gibi. Belki hamburger yiyemeyecektim ama içimde daha önce hiç hissetmediğim bir sıcaklık vardı. Ben artık o küçük, sessiz çocuk değildim. Ben, cephede sonuna kadar kalmış bir askerdim.
Eve gittiğimde abime anlatacaktım. "Abi," diyecektim, "kaybettim ama hiç geri çekilmedim."
Kendimi ilk kez, gerçekten bir "abi" gibi hissettim.