Taner gözlerini açtığında ilk karşılaştığı şey gökyüzü değil soğuk havadan etkilenmiş nefesinin buharıydı. Ciğerleri büzüştürülmüş gazete parçası gibiydi. Her yeri tutulmuştu. Oturduğu yerin soğuğu pantolonunun kumaşından geçip uyluğuna saplandı. Karlı dağın tepesinde tek başına bir sandalyedeydi. Rüzgâr, Taner’in yüzünü tokatlar gibi esiyor; eserken bir yandan da çıplak kayaların dilini konuşuyordu. Kafasının içinde ise metronom temposuyla hareket eden başka bir rüzgâr vardı. Dilinin üzerinde acı, bozuk para gibi metalik bir tat hissetti. Dün gece mi, geçen hafta mı, yoksa hiç mi? Taner’e göre zaman, kımıldadıkça yer değiştiren bir sis tabakasından farksızdı. Bileğine baktı, derisinde yeni sökülmüş bir bandın yapışkanı kalmıştı. O yapışkan, birinin onun bileğine dokunduğunu bağıran küçük bir kanıttı. Kolunun iç kısmında silik bir iz gözüne çarptı. Bir yazı vardı: DENEY 14 / OTURUM 02. Taner’in aklına gelen ilk soru buraya nasıl geldiği olmadı. Daha sert, daha utandırıcı bir soru boğazına taş gibi oturdu:
“Ben bu dağın tepesine kendi rızamla mı geldim?”
Dağ, kaliteli ses yalıtımına sahip stüdyo kadar sessizdi. Tam o anda rüzgârın altından –hoparlör müydü yoksa kendi zihninin bir oyunu mu– kısacık bir ses geçti. Kesik, sakin ve nazik bir tonla:
“Taner, başlıyoruz.”
Taner irkildi. Başlıyoruz kelimesi içinde bir yerde yankılanmaya devam etti.
Taner, sesin geldiği yere doğru bakakaldı. Bir an, birinin ensesine hafifçe bastırdığını hissetti. Sanki başını aşağı eğip itaat etmesini bekleyen bir düzenek vardı. Kurumuş boğazı ve metalik diliyle yutkundu. Sandalyeden kalkmayı denedi. Bedeninin hafızası, zihninden daha hızlıydı. Kalkar kalkmaz başı döndü, yer çekimi bir anda iki katına çıkmış gibiydi. Kaç saattir burada oturuyordu? Gözlerinin önünde beyaz lekeler uçuşuyordu; kar mı, ışık mı, yoksa bilincinin kenarından kopan bir parça mı? Taner ayırt edemedi. Arkasını yokladı. Sandalyenin sırt kısmında soğuğun içinde bile parlayan küçük metal plaka vardı. Plakanın üstüne kazınmış kabartmalı iki kelime, kar tanelerinin arasında bile netti:
“KALKMA, İZLE.”
Taner’in içi ürperdi. Bu kadar doğrudan bir cümle tesadüfen kazınmış olamazdı. Neydi izleyeceği? Dağın kendisi mi? Dağın içine saklanmış bir şey mi? Kafasının içindeki metronom bu soruya cevap vermek ister gibi hızlandı. Belleğini yokladı. “DENEY 14 / OTURUM 02” yazısı bir anahtar gibi cebindeydi.
Kısa, steril bir odanın görüntüsü çarptı zihnine: mavi duvarlar, koltukların kumaşına sinen hastane kokusu, duvara asılı bir televizyon, yatak ucundaki masada imzalanmış sayfalar…
Birinin sesi su gibi sakin:
“Travma çalışması yapacağız Taner. Hafızanı düzenleyeceğiz.”
Düzenlemek… Kırılgan bir cümle daha hatırladı:
“İstemediğin şeyi taşımanın bir yolu var.”
Taner bunu duyunca ne hissetmişti? Rahatlama mı? Utanç mı?
Kendi kendine evet der gibi oldu. Ama o evet, gerçekten kendi eveti miydi?
Dağın aşağısında sisler içinden bir ışık yanıp söndü. Kısa kısa ama düzenli bir sinyal. Kamp ateşi olsa ateş böyle ölçülü yanıp sönmezdi herhâlde? Rüzgârın altından, bu kez daha belirgin bir ses geldi:
“Birazdan bir görüntü başlayacak. Sana üç seçenek sunulacak. Seçersen yaşayacaksın. Seçmezsen zaman seni seçecek.”
Taner’in kalbi hızlandı. Demek burada zamanın seçmesi de bir seçenekti. Ya da bu, seçenek gibi gösterilen bir sonuçtu.
Zihninin kapılarını araladı. Bir kaza sesi hatırladı, bir çarpışma. Uzaktan, karın altından gelen bir çocuk sesi. Sonra ambulansın o keskin sireni… Soğuk bir avuç. Kimin ağzından çıktığını seçemediği bir özür cümlesi. Taner bunların gerçekten yaşanmış mı yoksa ona özellikle yerleştirilmiş parçalar mı olduğunu anlayamadı.
Gerçek ile kurgu aynı karanlık suyun içinde birbirine karışıyordu. Anladı ki bu deney ona unutturmak için değil hatırlamanın en acı yerinden tutup çekmek için kurulmuştu.
Elini cebine attı. Parmakları kartın sert kenarına değdi. Kartın üzerinde bir yazı:
“DENEK: T.”
Altında bir satır daha vardı ama yırtılmıştı:
“GÖZETMEN: …”
Taner kartı avucunda sıkarken sandalye yeniden gıcırdadı. Bu gıcırtı, Taner’in evindeki sandalyeninkiyle aynıydı. Aynı çizikler, köşedeki küçük çatlak… Yıllardır fark etmeden oturduğu tanıdık rahatsızlık. Dağın tepesinde, karın ortasında, evinin sandalyesiyle öylece duruyordu. Taner yutkunamadı. Çünkü şimdi soru değişmişti:
“Benim sandalyem buraya nasıl geldi?”
Dağın aşağısındaki ışık artık sabitti. Taner sandalyenin yanına eğildi. Kar, ahşabın çatlaklarına çoktan dolmuştu. Parmaklarını sandalyenin altına uzattı. Sabitlenmiş küçük bir kutu vardı. Öyle bir kutu ki oyuncak diye bırakılmış gibi masum duruyor ama masumiyetin içini boşaltacak kadar ağır görünüyordu. Kutunun üzerinde ince bir ekran yandı. Ekranda bir satır belirdi. Harfler, kar tanelerini bile utandıracak bir netlikteydi:
“OTURUM 02 BAŞLIYOR.”
Ardından üç seçenek, üç kapı gibi sıraya dizildi:
“İTİRAF ET.”
“UNUT.”
“SUÇU DEVRET.”
Taner’in nefesi daraldı. Bu kelimelerin hiçbiri yeni değildi, yalnızca ilk kez bu kadar çıplak ve seçilebilir hâle gelmişlerdi.
Unut kelimesi, yıllardır sırtında taşıdığı yükün üstüne serilecek sıcak bir battaniye gibi göründü. Ama hemen ardından, hatırladığı o kırılgan cümle çarptı zihnine:
“İstemediğin şeyi taşımanın bir yolu var.”
Demek ki taşımanın yolu unutmak değildi. Unutmak, taşımayı ertelemekti. Bir süreliğine yükü sırtından indirip başka birine bırakmak… ya da daha kötüsü yükün varlığını inkâr ederek ona yeni bir isim takmak.
Ekrandaki seçeneklere bakarken Taner bir an kendi kararlarının içinde hasta gibi değil şahit gibi durduğunu fark etti. Bu, onun zihninin en yüksek noktasıydı.
Aşağıda sis, yukarıda çıplak gökyüzü, oturduğu o sandalye, gözlem koltuğu, denek koltuğu. Ve bir vitrinin içinde sergilenen tek şey: Taner’in bir zamanlar yardım etmediği, sustuğu, kaçtığı o an. Deney ona geçmişi bir film gibi izletmiyordu; geçmişi, bir seçim menüsüne çeviriyordu.
Taner’in utancı, karın üstünde ayak izi gibi belirginleşti. O gün sorumluluk almamıştı. Ben görmedim, ben karışmadım, benim işim değil demişti belki. Şimdi ise bütün o cümleler tek bir cümleyle sesini çıkarıyordu:
“SUÇU DEVRET.”
Taner, itiraf etmek istedi. Tam o anda rüzgârın altından gelen ses bu kez anons gibiydi:
“Kayıt alınıyor. İzleyiciler hazır.”
Taner başını kaldırıp etrafa baktı. Dağ, hâlâ stüdyo kadar sessizdi. Sis, hâlâ kördü. İzleyici yoktu. Ama “hazır” kelimesi, onun omurgasına bir çivi gibi çakıldı. Demek ki bu yalnızca onun içindeki bir konuşma değildi. Birileri, onun kararını izliyordu.
Kart hâlâ avucundaydı. Kartın arkasında küçük, temiz bir yazı vardı. Bir imza kadar kişisel, bir emir kadar soğuk: “Gözetmen: Dr. Selim Yıldızhan”
Taner’in boğazı yeniden kurudu. Selim… O sakin sesi hatırladı; su gibi akan, kelimeleri steril bir bıçak gibi kesen o ses. O cümleler Selim’indi:
“Hafızanı düzenleyeceğiz. İstemediğin şeyi taşımanın bir yolu var.”
Demek o sözler, bir teselli değil; bir tuzaktı. Dr. Selim Yıldızhan, Taner’in unutmak için imzaladığı sözleşmenin arkasındaki adamdı.
Taner, bir şey daha hatırladı. O sözleşmede unutmak diye bir kelime hiç geçmemişti. Sadece yüzleşme, tekrar ve karar kelimeleri geçiyordu.
Taner’in eli sandalyenin altındaki kutuya tekrar gitti. Kutunun yan yüzünde bir etiket vardı, parmağıyla kazıdığı karın altından yazı çıktı: “PROTOTİP / SENARYO: TANER.”
Taner onun adı mıydı yoksa ona giydirilmiş bir rol mü? Kartın alt köşesinde, sanki bu sorunun cevabı bekleniyormuş gibi bir satır daha vardı: “Gerçek adın: ____.”
Boşluk, kar kadar beyazdı. Taner, o boşluğa bakarken kendi içindeki boşluğu gördü.
Kendini kaybettiği yer, dağın tepesi değil o boşluğun tam ortasıydı.
Kutunun içinden ince bir kalem çıktı. Taner onu aldı. Kalem hafifti, sanki hiçbir şeyi yazmamak için üretilmişti. Boşluğa eğildi. Adını yazarsa kim olduğuna karar vermiş olacaktı. İtiraf ederse neyi taşıyacağına karar vermiş olacaktı. Taner kalemi kâğıda değdirdi. İçinde uç olmadığından kalem, kağıdı çizemedi. Kâğıt, Taner’i kabul etmedi.
Bu deney Taner'e seçim hakkı tanımıyordu, ona seçiyormuş gibi hissettiriyordu. İtiraf, unutma, suç devretme. Bunların hepsi, aynı oyunun farklı kapılarıydı. Kapıların ardında birinin sesi vardı. Rüzgârın içinden Dr. Selim Yıldızhan’ın sesi yeniden geldi:
“Uç yok diye yazamazsın sanma. Kendini başka yerden yazarsın.”
Taner, karın üstünde hiçbir iz bırakmayan o kaleme baktı. Dağın aşağısındaki sis, sanki bir perdeydi; ardında bir şeyin başlayacağını biliyordu. O sessizlikte Taner kendi sesini duydu, çok kısık ama ilk kez kendine ait:
“Ben… izlemeyeceğim.”
O cümleyi söyler söylemez sandalyenin altında küçük bir ışık yandı. Ekranda tek kelime belirdi. Taner’in boğazına taş gibi oturan kelimenin kendisi:
“SEÇİM.”
Seçim dedi sistem, Taner titredi; deney sandığı şey hayatın ta kendisiydi.