Soğuk içine işlemişti Osman’ın. Ayakları titriyor, içine çektiği oksijen ciğerlerini yakıyordu. Neden bu kadar üşüdüğüne anlam veremiyor ama gözlerini açmaya da üşeniyordu. Uyku o kadar tatlıydı ki kalkıp üzerine bir şey almak, yorgana uzanıp sırtına çekmek hatta ayaklarını karnına çekip kıvrılmak bile uykusuna ihanet gibi geliyordu. Üşüye üşüye uyumaya devam etmeye karar verdi. Bunların hepsini uyurken düşünüyordu elbette. Bir taraftan da sabah uyandığında bunların çoğunu hatırlamayacağının bilincindeydi. Gördüğü rüyayı bölmek istemiyor, bir taraftan da rüyasına hayallerini katmaya, rüyasını istediği yere çekmeye çalışıyordu. Bunun kendisine bahşedilmiş bir özellik olduğunu düşünüyor, bundan ayrı bir keyif alıyordu. Havanın aydınlanmaya başladığının farkındaydı ve işte kuşlar da konserine başlamıştı. Bazı sabahlar erken uyanır bu konseri dinler, ıslıklarıyla eşlik eder, bazen de ritim tutar dans ederdi. Bu, babasından, Kripto Cemil’den kalan bir mirastı.
Cemil, nasıl olmuşsa hayatın tüm dertlerini, sıkıntılarını kulak arkası etmeyi başarmış, oynak, kıvrak, şen şakrak bir adam olmuştu. Sabahları ıslık çalarak yüzünü yıkar, kahvaltı eder, oynaya oynaya hazırlanır işe giderdi. Çalışkan bir adamdı ama aylaklığı yüzünden kazancına bereket katamıyordu. Her zaman borçluydu. Borçluları kapıya dayanır, bin bir öfkeyle alacaklarını tahsil etmeye gelir ama dükkândan içeri girer girmez yumuşayıverir Cemil’le oynamaya, gülmeye, bol kahkahalı sohbetler etmeye başlarlardı. Alacakları için gelenlerin çoğu biraz daha borç verir çıkardı dükkândan. Şeytan tüyü dedikleri şeydi babasındaki. Bugüne kadar kimse, yeni tanıdığı adamlar dahi ona hayır diyememiş, ödemeyeceğini bile bile bazen başkasından borç alarak vermişlerdi babasının istediği parayı. Bu yüzden o da babası gibi istemeyi öğrenmişti. Bu hayatta insanların bu baba oğuldan alabildikleri tek şey borçlarını ödeyeceklerine dair verdikleri sözlerdi. Tutmazlardı. Verdikleri paranın yarısını alabilenler şükür secdesine yatardı. Yine de tekrar tekrar aynı tuzağa düşerlerdi. Eve gidince karı dırdırı çekeceklerini bile bile, analarından babalarından işitecekleri azarı bile bile, çoluk çocuklarının rızkını bu adamlara yedirdiklerini bile bile borç verirlerdi onlara. Cemil, her gelene tuttuğu borç defterini gösterir hemen yanına da uydurduğu alacak defterini koyardı. Borçlarının kalem kalem yazılı olduğunu gören alacaklıları güvenirlerdi Cemil’e. Düze çıksın öder elbet derlerdi içlerinden. Alacak defteri ise tamamen uydurmaydı. Ali’den alacağı beş bin liranın karşısına parantez içinde Mehmet’e yazardı, alacaklar gelse borçların hepsi kapanır da alan vermiyor ki diye sitem ederdi. Gel de inanma.
Osman, babasından beter çıktı. Cemil arada insanların gönlünü alır, borcun küçük bir kısmını kapatır, bir çay, çorba ısmarlar, hoş sohbetiyle her damara ayrı şerbet verir gönderirdi. Osman öyle değildi. O borç isteyince insanlar istemeye istemeye verirdi. Kavgacıydı, huzursuzluk çıkarırdı. Borç alamadığı adama çocuk gibi küser, adamı suçlu hissettirirdi. Tüm esnaf bu baba oğulu doyurmak için çalışıyor gibiydi. Aldıkları paranın nereye gittiği de belli değildi. Ev desen kira, araba desen hurda. İşleri güçleri, kazançları da yerindeydi. Kazandıkları kadar da borç para alıyorlardı ama elde avuçta yok oğlu yoktu. Aldığı parayı pul olmadan vermeyen Osman, bir gün sert kayaya çarptı. Yedek parça almaya gittiği dükkânda, babasının askere giderken borç aldığı bir daha da yoluna çıkmadığı Kamil’le karşılaştı. Kamil, önce hal hatır sorup yoklama yaptı. Sonra babasını sordu. Babasının borcunu hatırlattı. Osman ters ters cevaplar verince de eline alıp bir güzel dövdü Osman’ı. Kavgaya alışık olan Osman, bugüne kadar hep mülayim adamlara bulaştığından, havaya attığı birkaç boş tekmeyle adam dövdüğünü sanıyormuş meğer. Dayak yemenin ne demek olduğunu hiç bilmediğinden kırılmadık kemiği kalmamış gibi geldi. Cemil onu görünce yolun sonunun geldiğini anladı. Artık çorap söküğü gibi gelirdi bunun arkası. Eline aldığı zarfla Kamil’in yolunu tuttu. “Yahu, ben senden aldığım parayı verdim. Sen hatırlamıyorsun. Aha da sor kahveci Sami’ye. O da vardı yanımızda. Askerden yeni gelmiştim, biriktirdiğim parayla annemin umre parasını birleştirip eline saydım.” dedi. Dedi demesine ama en sağlam şahit diye gösterdiği kahveci Sami ölmüş gitmişti. Kamil bir daha sinirlendi. Elini yumruk yapıp havaya kaldırınca Cemil, “Dur ulan, al paranı. Verdim vermesine ama sen inkâr ediyorsun, seninle uğraşamam ahirette. Al hayrını gör, bir daha da oğlana bulaşma.” dedi. Kamil, parayı saydı, üç katı kadar daha para istedi. O gün altın şu kadardı, bugün bu kadar. Sana verdiğim para o gün bu kadar çeyrek ediyordu, bugün bu kadar diye diye ince ince hesap yaptı. Verdiği para Cemil’e zaten çok gelmişti. Şimdi üç katı parayı bulmak için epey kapı çalması lazımdı ama bu olayı duyan herkes aynı yolla parasını tahsil etmek isterse diye evde ne var ne yoksa toplayıp sessizce halletmek istiyordu bu işi.
Eve giderken, marangoz çıktı karşısına. Kaşları çatık, kolları göğsünde bağlıydı. Cemil, sessiz bir selam ile yanından geçecekti ki adam önüne dikildi. Ters ters bakıp yolunu açtı. Cemil, anlayacağını anlamıştı. Marangozun parasını da toparlayıp gelirken, elinde kalan para ile ödeyebileceği borç devede kulaktı. Marangozun da parasını kurtardığını duyanlar sessizce kahvede toplandılar. Demek ki parası var ama ödemiyor diye mırıl mırıl başlayan söylenmeler yüksek sesli bir isyana dönüştü. En son biri kalkıp “Ben gidiyorum, ben yokluk çekerken param onun elinde pul oluyor.” diye yola düştü. Dükkâna geldiklerinde Cemil her zamanki neşesiyle kendilerini karşılayacak sandılar ama öyle olmadı. Cemil onları görünce yerinden yavaşça kalkıp buyur etti. Sessiz sessiz konuşmaları dinledi. Alacak defterini önlerine koydu. Biri alıp inceledi, kendi alacağının karşısında yazan ismi bulup, “Adresi ver sen isteyemiyorsan ben isterim.” dedi. Cemil, bunu beklemiyordu, eli ayağına dolaştı. Yazılanların hiçbiri doğru değildi çünkü. Ortalarda görünmeyen Osman’ı sordular. Hasta olduğunu öğrendiler. Yediği dayak onu yatağa düşürmüştü. Dün alınan borçtan tutun da yirmi yıllık borçlara kadar hepsi sayılıp döküldü, birkaç aya hepsini bitireceğinin sözünü veren Cemil, bir kez daha elleri boş gönderdi alacaklılarını. Artık suyunun ısındığının farkına varmıştı.
Borçlular, hemen her gün kapıya dayanıyor, dükkânda bulamayan evinde, evde bulamayan kahvede, kahvede bulamayan sokaklarda karşısına çıkıyordu Cemil’in. Cemil, bankadan kredi çekti, yastık altından altınları çıkardı, karısının kolundan bilezikleri, parmağından yüzükleri, kulağından küpeleri aldı yetmedi. Ablasının umre parasını, annesinin kefen parasını, kaynanasının birikmişlerini topladı. Bir seneye hepsini ödeyeceğine söz verip, yıllanmış tüm borçlarını kapattı. O gün kafasını yastığa huzurla koydu. İlk defa dayak yeme korkusuyla kaçmıştı huzuru.
Günler geçmiş, borçlar bitmiş Osman yataktan çıkamamıştı. Borçsuz yaşamak onu huzursuz ediyordu. Aile yakınlarından aldıklarını borçtan saymıyordu çünkü. İnsanlarla iletişim yolu buydu Osman’ın. Borç isteyecek, borçlular gelecek onlara bahane bulacak. Çocukluğundan beri gördüğü hep buydu. Başını huzurla yastığa koymak için hayatında bir kaos olmalıydı. İçinde ufak bir heyecan, küçük bir korku. Bunun için kafasında sürekli planlar yapıyordu.
Sonunda aradığı heyecanı buldu. Çocukluktan beri aynı mahallede, aynı okulda, aynı çarşıda arkadaşlık ettiği Ethem’i aradı. Ethem’e kimsenin bilmediği bir borcu vardı ama o da aileden sayıldığı için borçtan saymıyordu. Ufak bir şaka diye anlattı ince ince işlediği planını. Ethem dünden razıydı, kolları sıvamış bekliyordu. Ethem, Osman’ı kaçıracak, başka birisi gibi babasını arayıp fidye isteyecek, istediği para gelmezse Osman’ı bir daha göremeyeceklerini söyleyecekti. Tüm çarşı esnafına da fısıldanacaktı durum. Ethem ortalardan kaybolmayacak, kimse ondan şüphelenmeyecekti. Ethem’in heyecanı Osman’ı sevindirmişti. Bilmediği bir şey vardı ki Ethem bu gönüllü kaçırılma işinin sonunda parasını kurtarmış olacaktı.
Plan tıkır tıkır işledi. Osman kendi rızası ile gitti, Ethem ile terkedilmiş bir kulübeye. İki gün sonra babası artık kendini çok çaresiz hissetmişken ilk telefon geldi. Osman kaçırılmıştı ve yüklü bir fidye isteniyordu. Tüm esnaf durumu öğrenmişti. Polise haber verirlerse Osman’ın başına kötü şeyler gelebilirdi. İnanmayanlar oldu ama yine de ya doğruysa diyerek eller cebe giriverdi. Herkes gönlünden kopanı, elinden geleni döktü verdi Cemil’e. Cemil torladı topladı parayı. Ethem’in söylediği yere götürüp bıraktı. Ethem paraları aldı, Osman’ın kendisine olan borcu içinden sayıp cebine koydu.
Osman, sabaha karşı, üşümüş bir haldeydi ama uykusuna devam etmek için ısrarla gözlerini açmıyordu. Bir kuşun başına konmasıyla hatırladı nerede olduğunu. Bir dağın başında elleri ayakları bağlanmış vaziyette bir sandalyede oturuyordu. Babası ve esnaf inansın diye fotoğraf çekmek için Ethem bağlamıştı onu. Ama sonra ipleri çözmemiş, alacağı paranın kendi borcu için olduğunu söylemiş; olanları kimseye anlatamayacağını bildiği için de korkusuzca onu orada bırakıp gitmişti. Giderken fidye diye gelen paranın kalanını Osman’ın ayağının dibine bırakmıştı. Gamsız Osman, bu halde bile uyumayı başarmıştı. Ethem’in onu ölüme terk etmeyeceğini ve o parayı tekrar borç olarak ona vereceğini adı gibi biliyordu çünkü.